Öğrendim

Ne kadar çok anne vardı çevremde. Herkes farklıydı, herkes kendince bir anneydi. Ya ben? Ya ben nasıl bir anne olacaktım? Çocukluğun heyecanını içinden, gençliğin toyluğunu üzerinden atamamış halimle nasıl bir anne olacaktım karnımda varlığını hissettiren yavruya?

Bir insanın dünyaya gelişine bütün bedenimin tanıklık etmesi, ruhumun eşlik etmesi nasıl bir şeydi? Gün be gün karnımda büyüdüğünü hissettiğim ama neye benzeyeceğini hayal bile edemediğim bir yavrunun, bana “anne” diyecek olması nasıl bir duyguydu?

Düşünmesi ne kadar da zor… Nasıl büyüyecek bu yavru, ağlamalarında nasıl teselli edeceğim onu? Ya susturamazsam, ya doyuramazsam, ya onu mutlu edemezsem?

Doğumdan sonra rahatımın bir kalemde silineceğinden bahsediyordu insanlar. 30 yıllık rahatımı annelik uğruna terk etmeye değer miydi?

Zihnimde dönüp duran sorular, içimde kalp yerine atan bir vicdan sızlaması, ama en önemlisi umut… Bir insan evladının yetişmesine vesile olmak… “Çocuğum” dediğim canlının “çocuğum” olmadığını, benim onun annesi olduğumu geç de olsa idrak edebilmek…

Annelik için “Özgürlüklerin bitip, esaretin başladığı nokta.” der kimileri. Oysa annelik bütün nefsani duyguların içinden sıyrılıp, Allah’a yaklaşma hali gibi geliyor bana. Kendi keyfiyeti içinde daralan ruhun, huzura kavuşma noktası. Bir canlının muhtaçlığında yeniden doğmak…  Onun her nefes alışında biraz daha büyümek ve onunla hayatı yeniden keşfetmek…

Evet, bir evlat sahibi olmadan önce, daha çabuk bitiyordu işlerim, daha hızlıydım, daha dikkatli, belki daha titiz… İstediğim zaman istediğimi izliyor, istediğimi yiyor, içiyor, geziyor ve daha ehli keyif hareket edebiliyordum.

Şimdi o eski “ben” yerini bir  “anne”ye bıraktı.  Artık bütün rahatımın bir küçük canlıya feda oluşunun ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. Bilmemek kolaydı belki, ama bir kere öğrenince bir yavru için annenin ne demek olduğunu, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Eskisi gibi bakmıyor insan hayata. Rüzgar esişine titriyor yüreği.

Hatalarımla sürekli yüzleşir oldum. Çünkü her anımda  benim gibi davranan bir yavrunun aynasıydım. “Fıtrat işte, huy.” deyip bir kenara çekilmektense, “Ben nerede hata yaptım?” deyip sürekli kendime bakmayı öğrendim.  İşte onda cevapla gelen can yangısında buldum, değişme cesaretini. Cüssesi benden katlarca küçük bir canlıdan özür dilemekte kaybettim enaniyetimi.

Dünyama bir yavrunun girişiyle değişen bakışımla, huzurlu bir yuvanın neden keşfedilmeye değer olduğunu öğrendim.

Annelik çok güçlü bir duygu… Bu duygu insanın her zerresini sardığında, dünyadaki bütün maddiyat silikleşiyor. Ruhuma yaşam enerjisi veren büyük gücün annelikte saklı olduğunu öğrendim.

Hesabı Var

Bizler ne çok seviyoruz çocuklarımızı, her şey onlar için… Bütün çabalarımız, para kazanalım diye koşturmalarımız, kredi ödemelerimiz,  hep onlar için… Evi temizliyoruz ee onlar için… Kah işte, kah evde hep onların düşüncesiyle meşgulüz. Sorsalar hiç düşünmeden hepimiz onlar için canımızı veririz. Bu hepimiz için çok kolay, bir an bile gözümüzü kırpmadan yaparız… Ama asıl olması gereken onlar ile yaşamak, onların yaşamasına fırsat vermek değil midir? Biz yaşıyoruz da , onlar gönüllerince yaşayabiliyorlar mı acaba? “Hayır, olur mu biz onlar için her şeyi yapıyoruz karnı tok, sırtı pek.” mi diyorsunuz? Bu mudur bir evlada anne babalık yapmak.

Aç insanın doyacağı bir lokma ekmek, her yerde bulunur, zaten “Allah herkesin rızkını veririm.” demiyor mu? Bir ağaç kovuğu da onları soğuktan korur. Peki, o halde nedir bizim kucağımızda olmalarının nedeni? O yavrular seçmedi bizi “sen annem ol, sen babam ol.” diye. O yavrular istemedi… Bizim istememiz de değildi asıl geçerli olan. Yüce Yaratıcı’nın istemesindeydi asıl sır.  O bir kulunu yetiştirmeyi murat etti ve başına rehberlik etsin diye bizleri koydu…

Ya bizler, ne yapıyoruz? Onlara hayatın zorluklarına karşı rehberlik edebiliyor muyuz? Ne güzel söylüyor Adem Güneş: “Anne babanın görevi çocuğunun kalbini dinlendirmektir.” … Sizce ne kadar dingin yavrularımızın kalpleri? Bir böcekle göz göze gelmeye fırsatları var mı, bir lokmayı ağızlarında hissetmeye zamanları var mı? Yoksa misafir gelecek diye onlarla geçirecek vakit mi yok, işlerimiz başımızdan mı aşkın?  Sadece onlar için çabaladığımızı söylerken, çocukluklarında ruh ruha olamadığımız yavrularımız büyüdüklerinde neyle mutlu olacaklar?

Çalışan anne işten güçten yorgun, evdeki anne de ev işiyle gezmelerle yorgun… Babalar kumandaları tuttukları kadar yavrularına dokunuyorlar mı acaba?

Sadece beş vakit namaz bizi inanan yapıyor mu, bir kuru “Elhamdülillah” la kurtulabilecek miyiz şükretmemiz gerekenlerin sorgusundan? Gitmesek de görmesek de bir öbür tarafın olduğuna inanıyorsak… Sorgu melekleri gelip de başımıza, bütün defterleri taradığında, bir film şeridi gibi yaşadıklarımız ortaya döküldüğünde, Rabbimiz sormayacak mı? “Emanetlerime ne yaptınız ?”

“ Ben beş vakit namazımı kıldım, kalbim de temiz, e orucum, zekatım, hepsi tam” … Eee… O zaman neden sosyal bir varlık olarak yaratıldık, neden evlendik, neden aile kurduk? “Bunlar benim çocuklarım, matematiği süper, çizimi harika, mühendis, doktor oldu…” diye övünmesine gelince en âlâ anne baba oluyoruz, koltuklarımız kabarıyor.  Peki, iş hakkını vermeye gelince ne durumdayız?

Hazin bir ev manzarası…  Öyle herkes farklı bir odada, anne dizi, baba haber, çocuk çizgi film izliyor.. Ne büyük bir faciadır bu kopukluk. Şimdi gündemden haberdar olmak için, her kanalda ayrı ayrı haberleri dinlerken belki dünyadan haberdar oluyoruz da,  ilgisiz bıraktığımız çocuklarımızın elden uçup gidişine bihaber kalıyoruz… Dünyayı bilsek ne yazar?

Saygıya ne çok önem veriyoruz… Tabii haklıyız anne babaya saygı duyulmalı, o kadar emek veriyorken hem de… Peki, biz daha üç beş senedir dünyada olan yavrularımıza ne kadar saygı gösteriyoruz? Elinden tutup koştururken, “Baba, karınca yuvası…” dediğinde, “A dur, bakalım.” deyip yere eğilecek kadar baba mıyız, yoksa “Sırası mı şimdi karıncanın…” deyip bir yerlere yetişme telaşında mı?

Öyle boyumuzla posumuzla anne babalık olmaz… Önemli olan ne kadar onların boyuna inebildiğimiz… Gözleriyle aynı seviyede olabilmek için ne kadar zaman diz çöktük çocuklarımızın yanına? Bir çiçeği koklayabilmek için onlarla birlikte ne kadar yerlere uzandık, bir karınca yuvasının başında ne kadar küçücük kalabildik?

Anne babalık büyüklükten kurtulmak, nefsimizden arınmak için ne büyük bir deniz… İçinde yıkanıp bütün benliğimizden arınma zamanı… Bir çocuğun seviyesindeyken büyüklük duygusu gelmez insana…” Ben şuyum, ben buyum.” demekten sıyrılır insan, bir çocukla aynı hizadayken…

Sahip olduğumuz her nimet gibi, anne baba olmanın da hesabı var… Yavrularımız büyüyor, bizler hızla yaşlanıyoruz. Ne zaman yavrularımızla gerçekten ilgileneceğiz?

Kızgın Kedi ve…

100_4808

Saat gece yarısını geçmiş, elimde beyaz, kedili bir elbise, gözlerimde yaş…

Affet yavrucum beni…

Üzgünüm, bugün misafir gelecek diye senden yardım istedim, sen ise “Ben yapmak istemiyorum.” dedin. ”Tamam” derkenki kızgın ses tonum için senden özür dilerim.

Sen oyun istediğin vakitlerde aklımın bir yarısı yapmam gereken işlerde olduğu için oyuna kendimi veremedim, özür dilerim.

Sen benden resim yapmamı istedin, ben “Sen daha güzel yapıyorsun ve kendin yapsan.” derken derdinin resimden çok benimle zaman geçirmek olduğunu fark edemedim, özür dilerim.

Dağılan odanı birlikte topluyorken, sen bir oyuncağınla kenara çekilip oyuna daldığında, “Neden yardım etmiyorsun?” diye sitem ettiğim için özür dilerim.

Akşam gideceğimiz misafirlikte huzursuz olmayasın diye, uyumanda biraz ısrarcı davrandığım için, özür dilerim.

Yeni aldığımız beyaz elbise çok yakışmıştı üzerine, çok da rahattı, sevdiğini düşünmüştüm. Bu sefer onu giymek istemedin. Nedeninin çocukça bir huysuzluk olduğunu düşündüğüm için özür dilerim…

O elbiseyi sevmemişsin oysa, sebebi ise üzerindeki küçük kedi resmi, gülmeyen kızgın bir kediyi kim sever ki? Dikkatsizliğim ve anlayışsızlığım için, özür dilerim.

Sen şimdi yan odada uyuyorsun, ben ise günümü gözden geçiriyorum. Seninle yaptığımız börek, birlikte sehpaların tozunu alışımız, kitap okumamız, masal, evcilik,  elbiseli kız resimleri… Yaşanılan güzel şeyler vicdan azabımın yanında soluk kalıyor.

İçimde bir şey acıyor ve yeniden sabah olsa, yeniden annen olarak uyansam dünyaya ve sana yaptığım haksızlıkları telafi etmeye fırsatım olsa, diye dua ediyorum.

Yeniden seninle bir günümüz olsa ve ben daha sakin, daha hoşgörülü bir anne olsam…  Senin bana davranmanı istediğim gibi davransam sana…

Senin henüz 4 yıldır bu dünyada olduğunu hep hatırımda tutabilsem.

Senin bana ait olmadığını, tek başına bir birey olduğunu ve tercihlerinin, kararlarının en az benimkiler kadar önemli olduğunu dikkate alabilsem…

Senin onayını almadığım misafirler için seni telaşlara sürüklemesem…

Yeniden sabah olsa, ve biz o sabaha uyandığımızda elbisendeki o “kızgın” dediğin kediye gülen yüz yapsak birlikte, o zaman beni affeder misin anneciğim?

Büyüklük Devrinde Çocuk Olmak

Güneşli bir bahar günü, çocuklar parkı doldurmuş…

İçlerinde biri var ki, belki de parkın en şanslı çocuğu…

Çok anne baba var etrafta, kimileri ayakta elinde telefon, sigara… Oturan, konuşan, çay içen, gazete okuyan… Kimileri sıkılmış “Hadi gidiyoruz artık.” diye bağırmakta.

Bir anneye takıldı gözlerim çocuklar içinde. Kalabalığa ve yaşına aldırmadan kızıyla birlikte kaydırakta kayan bir anne.

Parkta çocuğuyla oynayan anne görmek şaşırtıcı,  çünkü günümüz büyüklük devri…

“Güzel havada çocuğu parka getirdik işte.” mecburiyetinin, ilgili anne-baba olmaya yettiğini zanneden hale geldik pek çoğumuz.

Ne kadar lütufkâr davrandığımızı düşünüyoruz: “Hadi koş oyna!” diye oyun parklarına çocuklarımızı salıverirken.

Kenarda büyükçe beklemek marifetmiş gibi, elimiz salıncaklara zor gidiyor çocuklarımız “Beni sallar mısın?” diye yalvarırken.

Büyümek için acele ettiğimiz çocukluğumuzu bir nebze de olsa yaşamak bir kez daha nasip olmuşken, yazık ediyoruz en güzel zamanlara.

Onunla oynayamayacak kadar büyük olduğumuzu söylüyoruz bizi yanına çağıran çocuğumuza kızgın kızgın bakarken, ama parmaklarımız elimizdeki telefonda puanlar toplarken oyunun en âlâsını oynuyoruz.

Çocuklarla boğuşmaya enerjimiz olmuyor ama bilgisayar başında geç saatlere kadar oyunlar oynamaya güç yetirebiliyoruz.

“Hadi  oynayalım baba.” diye yalvaran çocuğumuzun topu ayaklarımızın ucuna kadar geliyor da, vurmaya üşeniyorken, kendi formumuz için gece yarıları halı sahalarda top peşinde koşmaktan yorulmuyoruz.

Büyümek için acele eden biz yetişkinlere sorsak pek çoğumuz yeniden çocuk olmak isteriz oysa, yeniden küçük yaşlara dönmek ve yeniden koşturabilmek isteriz… Ya da kimimiz hiç çocukluğumuzu yaşamadığımızı söyleyip yeniden o yaşlara dönmek isteriz.

Yanında bir çocuk olan herkesin “yeniden çocuk olma” şansı vardır aslında.

Neşesinde kaybolabilir insan çocuk gözlerinin içine dalınca.

Bir çocukla boğuşmak dünyaya dair herşeyi bir kenara itebilme gücünü verir insana.

“Benim zamanımda bunlar yoktu.” dediğimiz oyuncağın bir ucundan tutarak en güzel hülyalara dalabiliriz.

Çocuğumuzun pişirdiği küçük pembe fincanlarda hayali çaylar yudumlarken, akşama ne yapacağımızın tasasını bir süreliğine de olsa unutabiliriz.

Parkta çocuğumuzla oynayacağımız bir avuç kum için hiç kimse bizden para istemez.

Ağaçlar arkasında saklambaç oynarken, hayatın bütün sıkıntılarından bir süreliğine saklanabiliriz.

Çocukla oynarken hayat durur aslında, bütün sesler susar, bütün ışıklar söner… Bütün kalabalıklar durulur. Siz ve çocuk başbaşa kalırsınız en kalabalıklar içinde bile… Ruh ruha, gönül gönüle…

Büyüklük devrinde çocuk olmayı bir deneyebilsek, bir daha bu huzurdan vazgeçemeyeceğiz…

 

 

Yeniden Doğmak

images (5)

9 aylık heyecanlı bekleyiş sona erdi, yavruma kavuşturana binlerce kez şükürler olsun. İlk annelik öncesine nazaran, daha rahattı ama daha uzun sürdü sanki bu dönem. Belki de minik ablanın heyecanlı bekleyişiyle sona doğru günler geçmek bilmedi.

Doğum sonrası hislerimi merak eden ve bir an önce yazmamı bekleyenler vardı, o nedenle geçtim aslında bilgisayar başına. Her annenin söyleyeceği gibi bu süreçte yaşananların tarifi imkansız…  Bir canlının büyümesi için insanın vücudunun vesile olması… Mutluluk içinde mutluluk ve çok büyük bir lütuf…

Her kadın doğumdan çıkınca hemen yavrusunu kucaklayıp, emzirmeyi hayal eder ya, ben de ilk kızımdaki gibi yine öyle olmasını umuyordum. Yavrum doğar doğmaz kucağıma bastırıp, saatlerce koynumda uyutacaktım, doyasıya dolduracaktım minicik karnını. Ama doğumdan çıktığımda kucağıma yavrumu vermediler, hatta ilk gördüğüm anı bile hatırlamıyorum. Odaya getirildim, eş dost, akrabalar var… Ama yavrum yok, hani o 9 ay karnımda taşıdığım yavru, hareketlerini tek tek saydığım, kavuşmanın heyecanıyla her sıkıntıya katlandığım yavru, yok… “Nerede?” dedim, muhtemel bir sıkıntı ihtimaline karşı kuvöze alınmış, hem de ben koklayamadan… Kucağıma alıp, “kuzum” diye göğsüme bastıramadan.

Eskiden deselerdi “Doğumdan yavrun olmadan çıkacaksın.”, derdim ki “Dayanamam.” ve feryat figan ağlardım herhalde… Annelik lütfunu yaşamak,  Allah’a teslimiyeti de öğretiyormuş insana. O an, zihnimdeki bütün hücreler sustu ve adeta İlahi bir ses konuştu… “Gonca, rahat ol. Bebeğin kucağında olsa bakacak, onu besleyecek sen değilsin. Orada, bulunduğu yerde yalnız değil, Rabb’inin koruyucu melekleri onun hep yanında.” Normalde hassas, duygularını kolay kontrol edemeyen biri olmama rağmen, bir huzur ve rahatlama duygusu sardı bir anda her yanımı… Yavrumun kokusunu alamadan bile süt kanallarının İlahi gıdayı üretmeye başlaması da yine büyük bir lütuf.

Tebrik için arayanların, ziyarete gelenlerin çoğunda kaygı, üzüntü; sonuçta yeni doğmuş bebek yoğun bakımda… Bende anlatılamaz ve anlaşılması zor bir huzur, güven, rahatlık… Ama kavuşmak için heyecanlı bir bekleyiş… İşte o anlarda en yoğun hissettiğim duygu şu oldu: “O bebeğin sahibi sen değilsin, aylarca karnında büyümüş ve senin bir parçan olarak doğmuş olabilir, ama bilesin ki onun sahibi sen değilsin.” Kendini hissettiren Yaratıcı’nın varlığının bütün azametiyle titremek, aynı zamanda en büyük huzurum oldu.

Dualar ve heyecanla beklediğim bir koca günün ardından, bebeğime kavuşma anı geldi… Bir kundağa sardıkları minicik çıplak vücudunu öpüp koklamadan, hemen göğsüme dayayıp, gözyaşları içerisinde tereddütsüz kendini İlahi gıdaya teslim edişini izledim… En ufak bir “Bu kim, ben nerdeyim?” kaygısını gütmeden, adeta kokuma aşina bir yavrunun koynumda huzur buluşunda yeniden doğmak… İşte o an en unutulmaz andı. Ardından 3 saat arayla emzirebilecek olduğumu söyledikleri yavrumdan zaten  2 saat boyunca ayrılamayışım ve onun kucağımda hissettiği sıcaklığı bırakmak istemeyişi…

Yeni bir hayat, yeni bir başlangıç… Küçücük parmakların en yakınındaki koca ellere sıkı sıkı sarılışındaki muhtaçlık… Hayatı bilmeden bile rüyalar aleminde korkudan büzüşmüş dudaklarındaki çaresizlik… Hayatta tek güvendiği insan olan annesi kucaklasın diye çığlığa dönen ağlamalarındaki acizlik… Açlığını giderebilmek için kokusuna yapıştığı, koynuna sokulduğu annesine duyduğu tarifsiz ihtiyaç… Bir küçük yavrunun farklı hallerinde yeniden başlamak hayata… Her yeni annelikle hayata yeniden doğmak…

Biraz Zaman

images (23)

Daha çok zaman kazanmak için, biraz zaman ayırmaya ne dersiniz? Daha çok yaşamak için, yaşamaya ara vermeye? Daha çok düşünebilmek için, bir süreliğine düşünmemeye? Daha net görebilmek için biraz gözlerinizi kapatmaya… Ne dersiniz?

Meğer ne kadar yoğun bir insanmışım ben… Sanki dünyanın bütün işi benim üstümde. İşlerim bitmiyor, yapılacaklar yetişmiyor, bir işi halletsem, ardından daha büyüğü başlıyor. Bir kitabı okusam daha binlercesi sırada bekliyor… Davet edilecek, ziyaret edilecek, aranacak hatırlı insanlar listesi gittikçe uzuyor… Dün temizlediğim oda, bugün yine eski halini alıyor. Bugün eksiğini tamamladığım liste, yarın farklı eksiklerle karşıma çıkıyor.

Ben tamamlamaya çalıştıkça eksik büyüyor sanki, doldurdukça daha hızlı boşalıyor…

“Biraz zamanın var mı?” dedim kendime bu gece.  Biten günü kapatmadan, yeni güne uyanmadan… Fazla değil, sadece biraz zaman… Tıka basa doldurmaya çalışmadığın, bir yerlere yetişmek için sündürmediğin, bitti mi diye sürekli saate bakmadığın, kendi haline, sade, sadece biraz zaman…

Sözü gecenin sessizliğine bıraktığın, sürekli konuşmak ve birilerine bir şeyler anlatmak zorunda hissetmediğin…

Sürekli kendini korumak arzusuna gem vurup, üzerine bir şal almadığın… Uzun zamandır ilk defa vücudunun serinliği hissetmesine izin verdiğin…

Şehrin parlayan ışıklarının albenisine inat ve korkuna aldırmadan karanlığa dalıp gittiğin…

Biraz zaman…

Düşünmeyi düşünebilmek ve yaşamaya ara vermek için… Biraz zamanın var mı, kendinden kaçmadığın… Tersine bu sefer sadece kendini muhatap aldığın…

Biraz zamanın var mı yaptıklarını sorgulamak ve yapmadıklarınla yüzleşmek için?

Bir film şeridi gibi yaşadıklarını özetlemek için?

“Neden, nerede ve nasıl yaşıyorum?” diye sorabilmek ve yüzüne çarpan soruları cesurca duyabilmek için sadece biraz zamanın var mı?

Sayılı saatler bir kuş misali avcundan uçup gitmeden, biraz zamanın var mı, kendine “Ne yapıyorsun?” diyebilmek için?

Söyle ey nefsim! Akan giden ömrün neresindesin!

 

 

 

Bir Ağaç Gölgesinde

images (13)

Şu fani dünyada ihtiyaçlarımız hiç bitmiyor, bitmediği gibi giderek lüksleşiyor.

Osho’ya ait olduğu söylenen bir söz çıktı karşıma ve ardından derin düşüncelere daldım… “Sahte ihtiyaçlarla yaşıyoruz, hiç giderilememelerinin sebebi budur.”  diyor Hintli düşünür.

Sahte ihtiyaçlar… Nefsimizin ihtiyaçlarına gerçek diyebilmek çok zor, çünkü asıl ihtiyaç bedeni isteklerimizin giderilmesinde değil. Öyle olsaydı biterdi, tamam artık bu kadar, diyebilirdik. Bitmiyor gerçekten, almakla tüketmekle dolduramıyoruz evimizi, cebimizi, midemizi… Hep bir eksik, hep bir ihtiyaç… Kullandığımız süpürgenin daha küçüğü çıkıyor piyasaya, telefonun daha yeni versiyonu… Arabamız dar geliyor, evimiz karanlık… Her geçen gün yeni bir ihtiyaç baş gösteriyor. Bitmiyor eksiklerimiz. Her güne yeni bir isteğimiz bulunuyor.

Oysa Peygamber Efendimiz (sav)’e yönümüzü çevirebilsek, halimizin traji komikliğinin idrakine belki zihnimiz biraz olsun yaklaşacak. Efendimiz dünya hayatını bir yerden bir yere yolculuk yaparken bir ağacın gölgesinde dinlenen, sonra kalkıp yoluna devam eden bir adamın, ağacın altındaki durumuna benzetiyor. Düşünün ki bir şehirden bir başka şehre gidiyoruz ve mola verdik, yol kenarında durduk. Hangimiz o kısa süre içerisinde yerleşik hayata geçeriz, ev bark inşa ederiz? Bir an önce ihtiyacımızı giderir, dinlenir yola devam ederiz. Gözümüz yoldadır çünkü, varacağımız yere ulaşmak için sabırsızlanırız. Bizim için ağaç gölgesi ulaşılacak yer olmuş sanki. Halimiz ne komiktir ki ağaç gölgesinde dinlenmek kadar kısa bir süre için ne yatırımlar yapıyoruz, evler, arabalar alıyoruz. Bu dünyada ilelebet kalacakmışçasına sağlamlaştırmaya çalışıyoruz yerimizi. Oysa ölümsüzlüğü isteyen nefsimizin aksine ruhumuz maddi hırslarımızdan oldukça sıkılmış durumda. O yüzden varlık arttıkça huzursuzluğumuzun da artışı. İhtiyaçlarımızın sahteliği nefsimizin isteklerine uyuşumuzdan… Oysa asıl ihtiyaçlar ruhumuzun eksikleri.

İskender Pala birkaç sene önce kaleme aldığı bir yazısında unutamadığım bir soru soruyordu: “Hayatınızın ağırlığı ne kadar?”

Bir hayli ağır hayatlar yaşıyoruz. Küçücük bir kısmının eksilmesinde canımızın çok acıyacağı servetlere sahibiz. Pahaca ağır, aslında sahte servetler… Onları korumak ve kollamak için bütün ömrümüz heba olup gidiyor. Neden eskilerin sığdığı yerlere şimdi sığamıyoruz, neden yedikleriyle doyamıyoruz, insanın aklı bir türlü almıyor. Kainat Efendisi (sav) sert bir hasır üzerinde yatarken hasır yüzüne iz yapıyor da,  Hz. Ömer gözyaşları içinde soruyor:  “Nice padişahlar, nice sultanlar saraylarında kuş tüyü yataklarda yatarken, sen Allah’ın en sevgilisi neden bir kuru hasır üzerinde yatıyorsun?”  Cevaben diyor ki Efendimiz “İstemez misin ya Ömer, bu dünya onların, ahiret bizim olsun.”

Kısacık bir gölgelenmek süresince konakladığımız bu dünya için bütün çabalarımız. Oysa ilelebet kalacağımız öteki tarafa bizimle gelemeyecek şeyler biriktiriyoruz. Ağırlığımız gittikçe artıyor ve bu dünya hayatında hareket etmek gittikçe zorlaşıyor. Varoluş amacımızı düşünmek, yaşadığımıza şükretmek zorlaşıyor.  Şükürsüzlüğümüzle elimizdekiler bir türlü tamamlanamıyor. Ne olduğunu bilmediklerimizi içine tıka basa doldurup, peygamber sünnetinden uzaklaştırdığımız midelerimizle hastalıklardan kurtulamıyor vücutlarımız.

Şairin dediği gibi; “Neylersin ölüm herkesin başında/Uyudun uyanamadın olacak. “

Bitmeyecek sandığımız şu ömür bir gün bitecek, sahip olduğumuzu sandığımız herşey ardımızdan dağıtılıp, paylaşılacak. Herkesin bir gün mutlaka gittiği bir öbür taraf var ki, oraya gidiş kaçınılmaz.  Gerçeğe ihtiyaç duyan ruhumuzu doyurma gayretimizle ancak hakedeceğimiz bir ömrün hesabını verebileceğiz belki de. Hayatımızı sahte ihtiyaçların ağırlığından arındırıp, ruhumuzun açlığına kulak vermeli, iş işten geçmeden, sayılı nefeslerimiz tükenmeden. O ağacın gölgesinde bir soluk alıp, ruhumuzun asıl istediği yere ulaşmak için yola düşme vakti…

 

 

Hala İmkanımız ve Ömrümüz Varken

images (11)

Hava yağmurlu bugün, gökyüzünde griye yakın bir renk, odanın içi hafiften karanlık…

Perdeleri açık olan pencereye doğru gözüm kayıyor… Bir renklilik var, sanki cam her zamanki cam değil… Hımm, bak sen şu şirineye, kâğıtlar, duvarlar yetmemiş, şimdi de sıra cama mı geldi, diye gülümsüyorum. Ama yok,  camı küçük kızım boyasa, renkler bu kadar da düzgün olmazdı ki… Biraz daha yaklaşıyorum pencereye, acaba nedir grilikler üzerindeki bu renklilik… Yoksa… Olamaz! Canım eşim, tam da en çok baktığım pencerenin önüne rengârenk bir afiş asmış, binaların arasında. Biliyor ya renkleri seviyorum, ne hoş, çok duygulandım… Ama nasıl olur, bu kadar yükseğe böylesi sürpriz pek mümkün bir şey gibi görünmüyor… İyice yaklaşıyorum ve… Aman Allah’ım ne muhteşem. Bu bir gökkuşağı… Her gün orda burda şurda, her anımızı süsleyen renklilik nasıl bir anda gökyüzünde belirebilir…

Ben bu görsel ziyafeti hak edecek ne yaptım? Bir bilet almadım, bir bedel ödemedim, bir yerlere yetişmem, “Aman izleyecek yer kalacak mı?” endişem hiç olmadı,  kim bana bu şöleni layık gören?  Kim oturduğum yerde gözlerimin önüne bu renkli şöleni sunan?

Dışarıya çıkıyorum, serin havaya rağmen yemyeşil bir halı…

Sonbaharın kahverengine rağmen, kırmızı, turuncu, sarı… Kuruluğuna rağmen muntazam şekillerde yapraklar… Bir çınar yaprağı tutuyorum avcumda her bir ayrıntısında incelik, her bir zerresinde ustalık… Kim işlemiş olabilir bunu dünyadaki milyarlardan daha çok olan aynı ağacın tüm yapraklarına?

Islanan toprağın kokusunu burnuma hangi oda parfümü sürebilir? Baharın hasretini, açacak kır menekşeleri, erguvanlar, sümbüller dışında hangi koku dindirebilir?

Güneşten randevu almam gerekmiyor. “Müsaitsen yarın gel, biraz da benim evi ısıt.” demiyorum bir gün bile. Her gün doğuyor, “Yoruldum, sıkıldım.” demeden… Bulutların ardında olduğu günlerde bile ışığını eksik etmiyor yeryüzünden. Peki, kimin eseri bütün bu aydınlatma? Akşamları insan yapımı elektrikler kesiliyor kimi gün de, “Bugün güneş kesildi.” dediğimiz oluyor mu hiç?

Hangi kuru dal, “Ben bu bahar açmayacağım.” diye diretiyor, hangileri “Bugün benim izin günüm, beni rahat bırakın.” diyor… Hiçbirisi… Her bir ağaç, kışın dinlenen dalları tomurcuğa dönüyor, ucundan rengârenk çiçekler patlayan, eşsiz tomurcukları sunuyor kâinata… Her biri bir hediye adeta, böylesine karşılıksız hediyeyi hangi eller bize uzatıyor?

Sevdiklerimizden bir hediye alıyoruz da havalara uçuyoruz, dünyalar bizim oluyor.  Bir resim sergisinde tablolar üzerine serpiştirilmiş boyalara pek çok anlam yükleyip sayısız övgüler yağdırıyoruz. Yazılmış bir kitaba şimdiye kadar duyulmamış şeyler yazıyormuş gibi rağbet ediyoruz. Bir tiyatro ya da sinema sahnesinde kurgulanan oyunlara ayakta alkışlar sıralıyoruz… “Ben güzelden anlarım, her şeyin iyisini bilirim.” edasıyla, burnumuz havada ortalarda dolaşıyoruz da peki, içinde yaşadığımız güzelliklere neden bu denli suskunuz?

Her gün hiç bitmeyen bir oyun sahne alıyor, dört mevsimde ayrı ayrı renklendirilmiş bir dekorla, nerede gören gözlerimiz? Tabiatın bin bir türlü canlısı kulağımıza en güzel şiirleri fısıldıyor, nerede duyan kulaklarımız?

Her bir yaprağa bir başka sanat nakşoluyor günbegün, nerede sanattan anlayan yanımız? Çiçeklerin içine her mevsim farklı esanslar dolduruluyor, nerede koklama duyularımız?

Her gün yanından geçtiğimiz ağaca hiç bakıyor muyuz, oysa o bizi her gün yeşilliğini sunarak karşılıyor. Bir karış suratla yanından geçip giderken bir hayli kabalık etmiyor muyuz? Yürüdüğümüz yollara serilen çiçekler bizim için döşenmiş, hayatımıza renk katmak pahasına, belki de yarın hayatta olmayacak bugün açan mavi mine. Üzerinden basıp geçerken, biraz yazık etmiyor muyuz?

Daha çok üreteceğiz, daha çok tüketeceğiz derken görmezden gelip, tahrip ettiğimiz tabiatın zararı kime? Neyi kimden çalıyoruz? Hesapsızca kestiğimiz ağaçlar, umursamadan çiğnediğimiz çayırlar, çiçekler bizim bir parçamız değil mi?

Bu sabah evden çıkarken, beton binaları, asfalt yolları izlemekten vazgeçin. Kaldırım taşları arasından başını çıkartmış bir küçük yeşil otu fark edin. Duvarlar üzerine yayılmış yeşil yosunları keşfedin. Her gün önünden geçtiğiniz ağacın kabuklu gövdesine dokunun bu sabah. Tabiattaki bir taş parçası bile her gün yüzlerce defa bastığımız klavye, telefon tuşlarından daha sıcak, yumuşak değil mi?

Kimi zaman etrafımızı kaplayan beyaz karın, en güzel dinlendirici; yağan yağmurun bereketin habercisi olduğunu fark edin.

Varsa yakınlarınızda bir su birikintisi, deniz, göl, dere adı her neyse.  Suların kıyıya değerken bıraktığı köpüğü izleyin ve sessizlikte gürleyen sesini.

Bir beş dakika geç başlasın koşuşturmaca bu gün. Ayaklarınız altındaki çakıl taşlarını hissedin. Yüzünüze değen rüzgârı, elinize damlayan yağmuru… Tabiatın her zerresini içinize çekin bu sabah. Çiçek, böcek, çayır, çimen… Hiçbir şey yoksa yol kenarındaki çamur kokusunu içinize çekin;  pencereden görebildiğiniz renkleri zihninize yerleştirin…

Bütün tabiat bizler için beklemekte, ne zaman fark edeceğiz her gün her saniye yolumuza serilen güzellikleri, gözlerimizin tanıklık ettiği şöleni ne zaman hissedeceğiz? Bizim için hepsi… Bugün var ve yarın belki de hayatta olmayacak bir kelebek uçuyor yanı başımızdan… Belki de ağaçta salınan bir yaprak karışmış olacak toprağa, biz onu selamlamadan. Tabiat her birimize verilmiş bir armağan… Aynı güneş, aynı gökyüzü, aynı gökkuşağı, aynı yağmur damlası… Her birimize bolca sunulmuş bir ziyafet her an yanı başımızda…

Hâlâ ömrümüz ve imkânımız varken, bize bahşedilenleri fark etme zamanı. Onca gürültü, onca kalabalık, onca telaşın içinde kaybolmadan, biraz durup tabiatta gizlenen sürprizleri hissetmek için, yavaşlamaya ne dersiniz?

İki Dirhem Bir Çekirdek

images (1)

İki kardeş salonun ortasında bir sehpa üzerinde oyun hamuru yapıyorlar, ellerini kabın içine daldırıp, un ve suyu iyice yoğuruyorlar. Eller yapış yapış, üst baş un içinde, tabii etraf da… İkisi de çok mutlu, işin ilginç tarafı anneleri de en az onlar kadar mutlu. Bu uzun yoğurma eğlencesinden sonra dışarıdaki çamurda da oynamak istiyorlar. Anne neşeyle kabul ediyor. İki kardeş neşe içinde dışarıya koşuyorlar ve çamurda oynuyorlar. Sonra banyoya…

Evet, şaşırdınız biliyorum, bu kadarı da fazla. Bu anlatılanlar gerçek olamaz… Evin ortasında kirlenen ve ortalığı kirleten iki çocuk var. Bu durumdan mutlu bir de anne var. Bu ancak bir hayal olabilir ya da film… Evet, yanılmadınız bu geçen gün rast geldiğim Pepe çizgi filminden bir bölüm. İzlerken dedim ki bu bence büyüklere izletilmeli, çocuklara değil. Hangi çocuk Pepe ve kardeşi kadar şanslı olabiliyor ki? Neden yavrular Pepe’ye bu kadar hayran, şimdi çok iyi anladım.

Aslında çok basit görünürken, neden gerçek hayatta yakalanması zor bir kare diye çok düşündüm, rüyama bile girdi. Öyle zor bir hayat olmalı ki şu anda yaşanılan, şartların elverişsizliğinden anneler çocuklarına bu rahatlığı verememeli. Aksini ne zihnim, ne kalbim kabul edemiyor.

Mesela şöyle bir tablo olmalı: Evde sular, çeşmeler yoktur. Her yer soğuk, tek odada soba yanar.  Banyo soba başında bir leğende 15 günde bir, çamaşırlar ayda bir kazanlarda bahçede, dere ya da göl kenarlarında, en az üç, beş çocuk… Deterjan bulmak ne mümkün, en iyisi kül ya da kil… Bu durumda tabii insan çocuğu ve üstü başı kirlensin ister mi? Pepe’nin annesi şanslı. Evde düzgün bir banyo, su akan bir çeşme, üstelik sıcak su, ev sıcak… Kirlenen kıyafetlere gelince tam otomatik çamaşır makinesi hizmette, deterjan da var… Kim kaybetmiş de bulalım bu imkanları. Film işte, ne kadar da kolay herşey(!)

Biliyorum ki 4-5 yaşına gelmiş ve annesiyle kurabiye yapamamış çok çocuk var. Sebebini sorsanız anneye, “Her yer kirleniyor.” diyor. Parklarda su birikintilerine yaklaşmaması için yüzüne “Sakın ha!” diye parmak sallanan çocukların üstleri ıslanmasın, kirlenmesin derken oyun çağı geçiyor.

Artık çocuklar iki dirhem bir çekirdek geziyor. Anneler bir o kadar rahat, ama çocukların o gün biraz kirli olmaya hakları yok. Hiçbir çocuk bu kadar şıklığı hak etmiyor bence. Çocuk dediğin biraz dağınık, biraz da kirli olmaz mı? Çocuk üstüne başına dikkat edemez çünkü, etmemelidir. Onun keşfedeceği, dikkatini yoğunlaştırması gereken daha önemli şeyler varken, biraz dağınıklık, biraz kir çocuğa yakışır bile. “Aman üstüm kirlenmesin.” derse doğallığını kaybeder çocuk, kendi gibi davranamaz. Ya anneler? Hangi evde, elde leğende yıkanıyor günümüzde çamaşırlar? Her bir lekeye ayrı bir deterjanı dökecek kadar bol keseden alışverişler yapılıyor. Artık neredeyse köylerde bile çeşmelerden güneş enerjisiyle sıcak sular akıyor. Bir düğme ile iki saate kalmadan bütün ev yıkanıp, süpürülüp temizleniyor. Peki, o halde derdi ne günümüz annelerinin?

Kendi rahatımıza hizmet etmek ve el aleme temiz, güzel görünme isteğimize karşı koyamayınca minnacık yavruları nasıl da harcıyoruz. Oysa her çocuk rahat olmak ister, varsın kıyafetleri kirlensin ama gözleri etrafta merakla yeni şeyler öğrensin. Pepe’nin annesi kadar rahat olamasak da, salonun değil belki ama mutfağın bir köşesine büyük örtüler sersek de ortalarında minik elleriyle sanatlarını icra etse yavrularımız. Her gün belki çok zorsa bile en azından bazı günler kirlenme lüksleri olsa da sokakta, parkta çamura bulanıp gelseler de o temiz banyolarımız ilk defa yavrularımıza hizmet etmemin mutluluğunu yaşasa. Ne kaybederiz? Zaman mı? Neler için harcamıyoruz ki zamanımızı, çocuklarımızın sağlıklı gelişimi için daha çok zamana değmez mi? Hem de bu özverimizle  çocuklarımızın en güzel çağlarında kazandıkları yetenekler, mevsiminde yenen meyvenin tadı kadar kalıcı olacak dillerinde.

O kadar çok anne var ki temizliğe, titizliğe her şeyden çok önem veren… Çocuklara bunun baskısını yapmadan ve “Dur, yapma!” demeden önce, ellerini vicdanına koymaya ve kendi rahatlıklarını biraz olsun kenara bırakabilmeye davet ediyorum anneleri. Göreceksiniz, izin vermek engellemeye çalışmaktan daha kolay olacak. İçinizde keyifli bir huzur, yavrunuzun yüzünde hoş bir gülümseme… Yüreğini saracak bir sıkıntı ve pişmanlığın yerine bunu kim istemez ki?

Kendin Olma da Ne Olursan Ol

images (2)

Mevlana Hazretlerinin herkesçe bilinen kıymetli bir sözü vardır, ” Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol”… Belki hemen her evin duvarlarını, takvimlerini süsler, üzerinde nice araştırmalar, sayısız ödevler yapılmıştır, okullarda üzerine ne kompozisyonlar yazılmıştır.

Günümüzde bu sözün uygulamadaki yansıması bir hayli değişti. “Kendin gibi olma da ne olursan ol!”

Bir parkta iki okul öncesi öğretmeninin konuşmasına şahitlik ediyorum, okulun nasıl gittiğini soruyor biri, diğeri buruşmuş bir yüzle cevap veriyor:  “4 yaş grubu, çok hareketliler, çok fenalar.”   4 yaşındaki çocuklardan hareketli olması beklenmez de ne olması beklenir acaba? Yüz ifadesinden anlaşılan, asıl sıkıntının öğretmenin alt edemeyeceği(! )kadar hareketli olmalarıdır, bu ne fena bir durumdur, oysa öğretmen hepsini oturtabilse, hepsini susturabilse ne güzel(!) bir hayat olur.

Başka oyun parkına getirilen aynı yaşlarda bir grup, çocuklar doğal olarak hareketli…  Hemen sert bir komut cümlesi: “Robot ol!” Bir cümleyle hiç kıpırdamayan minikler…

Bir başka okulda uyku saati… Her çocuğun uykusu yok, aralarında fısırtılar, konuşmalar, gülüşmeler… Hemen yine uyarı cümlesi…“Çiçek ol!” Bir cümleyle susan ve gözlerini kapatan yavrular…

Bir anne bahçede koşan çocuğunun arkasından yavaşlaması için sesleniyor, “Hani tembel hayvan olacaktık?”

Bugün robot, çiçek, tembel hayvan yaparak susturulan, doğal hareketleri engellenen çocukların yarın da bir yarış atı gibi koşturması istenecek. “Hadi testini çöz, hızlı ol!“ denecek. Hep bir şey olacaklar ama oldukları şeyden kime bir hayır gelecek acaba?  Hep olmadıkları ve olmak istemedikleri bir şey olmaya zorlanacaklar.

Sonuçta yıllar sonra belki bir yerlere ulaşacaklar, belki doktor, belki mühendis, belki mimar, öğretmen olacaklar. Bütün çevrenin gururla baktığı, ama kendi içlerinde kopan fırtınalar kimin umurunda? Yıllarını verdiği okul hayatının ve iş hayatının içindeki boşluğu artırdığını ve aslolanın “kendisi olmak” olduğunu çok geç fark edecekler… Belki cepleri dolu ama içi boş bir hayat…

Çocukluk yıllarımda herkesin dilinde dolaşmıştı, sıradan bir pop müziği cümlesinden çok öteydi barındırdığı: “Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin.” Şimdi iltifatlar kendisini dış kaynaklarca dizginleyip, değiştirebilenlere yapılıyor, herkes gibiysen kıymetlisin,  çok yazık…

2007 yapımı bir Hint filmi, Taare Zameen Par… Her Çocuk Özeldir…  Gözyaşları içinde izlediğim… Her anne babanın ve her öğretmenin özellikle izlemesi gereken özel bir film…

“Biraz tatlı, biraz ekşi,

Biraz yakın, ama çok uzak değil,

Bana gereken, tüm ihtiyacım olan  ‘özgür olmak’”

Ne zaman verilecek çocuklara ihtiyaçları olan özgürlük? Ayakları üzerine bastıklarını sandığımızda mı hak edecekler kendileri olmayı? O ayaklar hiçbir zaman kendi ayakları olamayacak ki. Hiçbir zaman gerçek potansiyellerini, gerçek güçlerini ortaya koyamayacaklar. Her adımlarında gölge gibi tepelerine üşüşmüş anne baba ve öğretmen telkinleriyle, sürekli bir şeyleri yapmaları ya da yapmamaları istenen çocuklar, içlerindeki sınırsız güzellikteki hazineyi hiçbir zaman ortaya dökemeyecek. Ne kadar da üzücü…

Kendi evinde bile misafir gibi, misafirlikte yetişkin gibi, okulda öğretmen gibi, camide cemaat gibi, hastanede hasta gibi olması istenecek…  Çocuklar hiçbir zaman şu sorunun cevabını bilemeden büyüyüp gidecekler: “Ben ne zaman çocuk olmalıyım? “

Hayatınızda Çocuğunuza Yer Var mı?

images (3)

Söz konusu çocuk olunca hiç kimse laf ettirmez anne babalığına. “Ben zaten kimin için çalışıp, didiniyorum.” cümleleri dökülüverir dudaklardan. Ama davranışlara bakılınca pek öyle göründüğü söylenemez.

Pazar kahvemizi yudumlarken gözlerimizi diktiğimiz gazete sayfasını merak etme, buruşturma hakkı var mıdır minik yavrumuzun?

Ajandamızın o çok kıymetli notları arasına birkaç çizik kondurmasına rızamız var mıdır?

Okuduğumuz kitabın altını çizerken,  yazılanlar çocuğumuzun resimlerinden daha mı kıymetlidir ki, kitabın en boş sayfasını şen resimlerini çizmesi için ayırmak bu kadar zordur?

Ağır misafirlerimizin yanında çocukluk etmesine razı mıyızdır ya da o günkü keyifsizliğini özgürce yaşamasına?

Belki biraz uzayacak da olsa, ev işlerine müdahil olmasına sabrımız  ne kadar müsaittir?

Kıymetli muhabbetlerimizin meraklı sorularla bölünmesine hazırlıklı mıyızdır?

O yeni yıkattığımız mis kokulu halımıza yanlışlıkla dökülen bir bardak süte karşı tahammülümüz nasıldır?

Yoğurduğumuz hamurun içine elini daldırmasına iznimiz var mıdır?

Evin her noktası onun mudur, yoksa salon, vitrin gibi özel korunaklı alanları var mıdır, çocuğumuzun benliğini zarara uğratan?

Yeni süpürdüğümüz evde toz oluşacak kaygısına rağmen koşturmakta özgür müdür yavrumuz?

Pür dikkat izlediğimiz ekrandan gözümüzü ayırıp, yavrumuzun meraklı ve heyecanlı bakışlarına cesaret katar mıyız?

Bu sorulara verdiğimiz cevaplar bir nevi vicdan muhasebesi. Yüzleşmek istemediğimiz, kaçtığımız… Anne babalar olarak onlar için çalışıyor, yoruluyoruz. Ama çalışırken yanında olamadığımız çocuklarımızı, yanlarındayken de hiç hesaba katmıyoruz. Dilimizde, sözümüzde hep öncelikliler ama iş davranışa düşünce büyük bir çelişki ortaya çıkıyor.

Onları her şeyden çok sevdiğimizi söylüyoruz ama misafir hazırlığımız onlara olan ilgimizden daha uzun sürüyor.

Eşe, dosta, akrabaya, misafire gösterdiğimiz saygımızın, muhabbetimizin ne kadar da azı yansıyor yavrularımızın minik yüreklerine.

Onların karnını doyurmak için gıda almakla, yemek yapmakla uğraşıyoruz ama işimizi uzatıyor diye azarlayarak yanımızdan kovduğumuz çocuklarımızın ruhları aç kalıyor.

Herkes için çocuğu kıymetli, herkes için onların varlığı çok önemli. Peki, ama hayatımızda çocuklarımızın gönüllerince yaşayabilecekleri kadar yer var mı?

Ben, Keyfim ve Kahyası

images (9)

Oldum olası, kamyonların ve arabaların arkalarına yazılan, araç sahibinin psikolojisini tek bir cümleyle özetleyen yazılara çok ilgiliyim. Ülkemin sosyopsikolojik durumunu da ortaya koyduğu için, çok önemsiyorum aslında o cümleleri. Geçenlerde bir tanesine rastladım, önce çok güldüğümü ama sonra düşündürdükleri üzerinde dalıp gittiğimi belirtmeliyim… Günümüz yaşantısında içinde bulunduğumuz durumu, bu kadar güzel özetleyecek bir cümle daha bilmiyorum. “Biz üç kişiyiz: Ben, keyfim ve kahyası…” Bu söz günümüz insanının durumunu öyle güzel anlatıyor ki, nereye koysam orayı dolduruyor sanki. Sosyal yaşamda karşılaştığımız hemen her olayın izahı, toplumun hemen her sorunun açıklaması belki de bu cümlede gizli.

Bir keyiftir tutturmuşuz ve her şeyi keyifle ölçer olmuşuz. Keyfimize göre yaşayalım, her şey keyfimizi coştursun… Keyfimiz isterse yapalım, keyfimizin istemediklerinden ilk fırsatta kaçalım.

Bilmiyoruz ki, keyfimizi doyurmaya çalıştıkça isteklerimiz daha da büyüyor. Nefsimizi şişiriyoruz adeta bir balon gibi ve içindeki boşluk sürekli artıyor. “Keyfini her şeyin önceliğine al.” diyen bir nefse sahibiz, insanız. Ama nefsimizin bu keyif oyununda bir oyuncak olarak oradan oraya sürükleniyoruz. Ama nerede kaldı, nefsimize hakim olabilme vasfımız?

“Ten bir gemi, dünya denizdir. Dünyayı tenine koyarsan, gemi batar. Ayaklarının altına al ki yüzüp gidesin.” diyor Hazreti Mevlana. Belki de bu yüzden sürekli buhranlara sürüklenmelerimiz. Keyfimiz için yaşıyor, ama yine de tam mutluluğa ulaşamıyoruz. İsteklerimizi hemen hızlıca karşılamaya çalışmak, ona kavuşsak bile gözümüzü başka hedefe dikmemize ve mutluluğumuzun sürekli ertelenmesine sebep oluyor.

Büyük tasavvuf ehli Muhyiddin-i Arabi’nin söylediği gibi. “Dünya malı deniz suyu gibidir, içtikçe içenin susuzluğu artar.” Ne yemekle, ne içmekle doyuyoruz dünya malına. Sürekli açız, midemizin bir kapasitesi var, ama dolmuyor… Sınırları belirli olan hangi hacmi dolduramazsınız? Fizik kurallarına bile aykırıdır, bu tokluğumuzu bile doyuramamamız. Karnımız tok olsa da gözlerimiz aç ve sırf lezzetin verdiği keyif için yiyor, içiyoruz.

Dolaplarımız ziyadesiyle dolu, ama aynı şeyleri giymekten sıkıldığımızı bahane edip, yeni giysiler almaya koşuyoruz. Aç olan gözlerimiz ilk giyişten sonra o giysiyi de eski safına itiyor.  Böylelikle sürekli her şeyin yenisini almak için bir gerekçemiz oluyor.

Nefis “Hiçbir keyiften mahrum kalma.” baskısını yapıyor, “Bu dünyaya bir kere geliyorsun.” diyor. Koşturuyoruz artık oradan oraya, zahmetli işlerden bir çırpıda sıyrılıp, hep daha rahatını arıyoruz, bulamazsak da ömrümüz bu yolda tükenip gidiyor.

Hatta en ulvi duyguları bile keyfimizin kurbanı edecek kadar canileşiveriyoruz. Anne babalığı yaşamak, o tattan da mahrum kalmamak için çocuklar dünyaya getirip, salıveriyoruz hayatın bir yerlerine. Kim büyütmüş, nasıl büyümüş umurumuzda olmuyor. “Karnını doyurdum, benim daha öncelikli işlerim var.” bencilliğini kendimize hak görüyoruz.

Kendi zevklerimiz hep ön planda, yaşam amacımız… Peki, kendimiz ve keyfimizi tatmin etmek olsaydı bu dünyaya geliş sebebimiz, “Neden bir aile, bir toplum içinde yaratıldık?” sorusunun cevabını hiç düşünmüyoruz.

En sosyal ibadette bile yıl boyunca yiyeceğimiz etleri dondurucumuza sıkıştırırken, bu dünya çatısı altında, et tozundan çorba yapıp çocuklarını beslemeye çalışan anne babalardan haberdar mıyız?

Psikiyatri Profesörü Kemal Sayar’ın çok güzel bir tabiri var: “Kendini tavaf eden hacı”… Sadece kendimiz için yaşıyoruz. En ufak keyfimize değecek bir şey olsa, hemen keyfimizin kahyası bir bahane üretiyor ve kaçıyoruz. Kurtulduğumuzu zannediyoruz olumsuzluklardan. Oysa boşluk bizimle geliyor. Şişirip şişirip arşa kadar ulaştırdığımız nefsimizin içini dolduracak kadar büyük keyfiyeti hiçbir yerde bulamıyoruz.

Henry Ford’un oğlunun intihar ettiği bilinir. Ne kadar gerçektir bilemiyorum ama ardından bıraktığı mektupta şöyle yazdığı rivayet edilir: “Her şeyi tattım, bir tek ölüm kalmıştı tatmadığım.”

Bu dünya her zevki tadacağımız bir keyif bahçesi değil. Hele ki maddi manevi açlık ve yoklukla boğuşan sayısız insan varken, başkalarına rağmen ulaştığımız varlıklar bizi mutsuzluğa sürüklemekten başka bir işe yaramıyor.

Ayaklarımızı uzattığımız yerden, şöyle bir doğrulup, hak ettiğimizi sandığımız keyfiyeti biraz öbür dünyaya bırakıp, etrafımızda olanlara bakabilmeliyiz. “Benden daha zenginler var.” deyip, servetimizi katlayacağımızı umarken, sahip olduğumuz her varlığın bir yangınla silinecek kadar geçici olduğunu fark edebilmeliyiz. Bize emanet edilen sağlık, mal, mülk, evlatlara sahip olduğumuz düşüncesinden sıyrılıp, “Aldığın nefesi bile geri veriyorsan, demek ki hiçbir şey senin değil.” sözünün gerçekliğiyle yüzleşmeli. Kendimizi bir kenara koyup, hayatımızın merkezine önce ailemiz olmak üzere diğerlerini koyabilmeli. İşte o zaman şişire şişire doyuramadığımız nefsimizin zulmünden kurtulacak ruhumuz. Varlık ve keyfiyet mezalimine maruz bırakarak esir ettiğimiz ruhumuz, işte o zaman gerçek özgürlüğü tadacak.

 

 

Okul Mevsimi

images (14)

Mevsimlerden sonbahar… Okul mevsimi…

Siyah önlüklü, beyaz yakalı günlerim aklıma geliyor…

Kuru yaprakların kokusu gibi burnuma değiyor ilkokuldaki sınıfımın siyah zift kokusu. Serin rüzgarlar gibi gözlerimi yakıyor silinen karatahtanın beyaz tebeşir tozu. Zihnimde canlanan hatıralara engel olamıyorum, olmak da istemiyorum belki… Karatahtalara ve siyah önlüklerin aksine ne kadar da aydınlıktı o günlerde çocuk olmak…

Ve boğazımda düğümleniyor cümleler… Çocukluğum, ilkokul yıllarım… Pirinçten bir zili elinde dolaştıran nöbetçi öğrencinin ayak sesleri çınlıyor önce kulaklarımda, sonra zilin verdiği sevinç…

Oyun bahçesine çıkışın heyecanı her ders arasında ayrı dünyalar açıyor önüme; öğretilmiş hayattan teneffüse çıkıyorum adeta; gerçek hayatı öğrenmek için… “Aç kapıyı bezirgan başı…” deyip kollar arasında kalan kişinin kulağına bir şeyler fısıldıyorum. “Yağ satarım, bal satarım, ustam ölmüş ben satarım.” şarkısıyla elimdeki mendili birinin arkasına bırakıveriyorum. Sonra birdirbir, yakan top, dalye… Her teneffüste farklı bir heyecan, farklı bir neşe sarıyor benliğimi…

Konuşmayı, koşmayı, gülmeyi, paylaşmayı… Hayatın inceliklerini öğreniyorum bu ders arası derslerle…

Zil çalıyor ve okul gününün sonunda, asıl macera başlıyor… Ayaklarımın altında hissettiğim toprağı ezerek ve olumsuz yükleri boşaltarak tutuyorum evin yolunu… Yanımda en yakın arkadaşım ve şen şakrak bir muhabbetle…

Gönlüm eskilere dalıp, orada kalmak isterken, aklım bugüne çekiyor beni. “Geçmiş bitti.” diyor ve soruyor:  “Bugünle derdin ne?”.

Yine sonbahar ve okul mevsimi… Bakıyorum etrafıma, parklar, bahçeler boşaldı, sınıflar doldu ama çocuklar eksildi dışarıdan… Sokaklardan kaybolan çocuklar hayattan da saklandı sanki. Sanki her biri kabuğuna çekilip, bir köşeye sindiler. Araçların, binaların içine kışlık konserveler gibi tıkıldılar sanki.

Marifetmiş gibi okullarda ders üstüne ders inşa ediliyor ama şimdiki çocukların pek çoğunun teneffüsü bile yok oynayabilmek için… İkili öğretim adı altında sıkıştırılmış dersler arası, beş dakika nefes molası… Hoş, olsa da sanal alemdeki bildirimlerden öteye geçer mi muhabbetler? Oynamak deyince önlerindeki ekranı kurcalamaktan başka bir şey anlamayan, yerde yuvarlanmayan… Üstü başı temiz, sanal dünyada domates yetiştiren çocuklar… Kurmaca arkadaşlıklar için kimliklerini yeniledikçe, çocuk yüzleri eskiyen kayıp çocuklar…

Daha hayatın ilk yıllarında “Bilgisayarın şifresini biliyor.” diye konu komşuya havalar atıp, zekasına övgüler toplanan… Çağa uyum sağlasın diye, ellerine tabletler tutuşturulan hissiz çocuklar…

Sırf ileride daha çok para kazansın diye; “Daha iyi bir okulda okusun, varsın uzak olsun.” deyip, günün en verimli saatlerinde bir servis aracı içerisine hapsedilen,  enerjileri heba edilen halsiz çocuklar…

Öğretmenin en hızlısını, en hırslısını seçebilmek için; bir devlet okuluna bile tonlarca para dökülen ve daha ilk yıllardan yorulup, nefesleri tükenen yorgun çocuklar…

Hani diyor ya şair: “Bilmezdim kelimelerin bu kadar kifayetsiz olduğunu, bu derde düşmeden önce…”

Günümüz çocuklarının içler acısı halleri olunca konu, bir sızı düşüyor içime… Yetersiz kalıyor kelimeler derdimi dökmeye… Sanırım bir tek hayal kurup dua edebiliyor, aciz yanım…

Sitemim eski günleri yeniden yaşamak için ya da çocuklarımız aynı günleri yaşasınlar diye değil. Biliyorum ki her devir kendi içinde farklı güzellikler ve zorluklar barındırır. Ama sanki artan imkanlara nazaran çocukların mutsuzluğu daha da artıyor. Anne babalar olarak müdahil olamadığımız çarpık bir eğitim sistemi içinde, bütün sorumluluğu bu yanlışlıklara yükleyip, “Ama ben ne yapabilirim ki?” deyip sırtımızı döner olduk. Bu düzelmeyen eğitim sisteminin yanında en büyük sorumluluk da anne babaların maddiyat bağımlısı tutumunda değil mi aynı zamanda?

Çocuklarının maddi geleceğine imkanlar hazırlayacağım derken, çocuklarını daha yalnız yaşamaya iten anne babalar, dışarının tehlikelerinden emin olduğunu sanıyorlar çocuk ekranlar önündeyken. En iyi eğitim şartlarını sunayım derken, en temel fıtri özelliklerini kaybettiriyorlar, farkında bile olmadan.

Çocuklar çocukluklarını yaşamaktan uzaklaştıkça, büyük eksikler barındırıyor hayatları, hiçbir zaman kapatamayacakları boşluklar kalıyor bir yerlerde. Her türlü olumsuzluğa rağmen onların çocukluklarını en doğal haliyle yaşayabileceği yollar aramaya mecbur değil miyiz anne babalar olarak?

Yine bir okul mevsimi ve ben yine hayallere dalıyorum işte… Çocuklar çocukluklarını masumca yaşayabilsinler diye… Çocukluk günlerini temel edip, üzerine sağlam yapılar inşa edebilmeleri için. Hissedebilme yeteneklerini kaybetmeden, yaşamın tam ortasında var olabilmeleri için…

Farkındalığın Ağırlığı

images (5)

Hani bir haber alırsınız, uzaklardan… Çok sevdiğiniz bir dostunuz gelecektir ziyaretinize… Yıllardır görmediğiniz ama gönülden sevdiğiniz, hasretlik çektiğiniz… En hatırlı olanından işte… Hemen bir hazırlığa tutuşursunuz… Sarmalar, dolmalar bir yandan, diğer taraftan tatlılar… Camlar, perdeler, halılar, koltuklar… Silinmedik, yıkanmadık yer bırakmazsınız… Önemlidir gelen, kıymetlidir.  Yatacağı yatağı hazırlar, kalacağı zamanın uzunluğuna göre bir plan bile yaparsınız. Şu mesirelik, bu ören yeri, o kapalı çarşı… Memleketin görülecek, duyulacak, yenilecek neyi varsa her şeyi sermek istersiniz önüne… Gelince de ne yapacağınızı, nasıl memnun edeceğinizi şaşırırsınız… Bir yorgunluk, bir telaş ama değer nihayetinde, en sevdiğiniz dostunuzdur, her şeyin en iyisine layıktır…

İşte böylesinden bir haber aldım. Yaklaşık 6 ay sonra bir misafirim gelecekmiş… Biliyorum ki çok hatırlı, çok kıymetli… Hatta benim dar zihnimle anlayabildiğimden daha da önemli… Bilmem ki acaba hazırlığa zamanım, gücüm yeter mi? Ne hazırlarsam onu yiyecek, önüne ne koyarsam onu yapacak, ne planlarsam öyle ağırlanacak. Ben nasıl bir ev sahibiysem o da öyle bir misafir olacak. Benim sesimde yankılanacak sesi, benim bakışlarım kadar şefkati tadacak, benim sıcaklığım kadar ısınacak yüreği… Bildiklerimi bilecek, bilmediklerimin sıkıntısını çekecek…

Bambaşka bir misafir bu… Derdini anlatamayan, konuşmayı bilmeyen, gözleri iyi göremeyen, yürüyemeyen, her şeyi yiyip içemeyen… Yalnızlığının bir saniyesinde bile huzuru hissedemeyen bir misafir… Duygularımı allak bullak eden, bütün bildiklerimi unutturan, aklımı başımdan alan… Sorumluluğunun büyüklüğünün farkına vardığım, ağırlamaya layık görülmüşlüğümden içten içe utandığım, bu büyük lütuf karşısında şükürsüzlük etmekten korktuğum… Bilirken misafirin azizliğini, layık olamamaktan, gerekenleri zamanında yapamamaktan kaygı duyduğum…

Yaklaşık üç buçuk yıl önce de işte böyle bir misafirim gelmişti. Ne kadar layığıyla hazırlanabilmiştim bilmiyorum… Kıymetinden habersiz halimle pek çok şeyimle eksiktim, belki de her şey hâlâ yarım… Ama gelişiyle gönlümü şenlendiren, hâlâ evimin en değerlisi, hayatımın merkezi… Memnun edebilmek ve iyi ağırlayabilmek için çabaladığım, layık olabilmek için gözyaşları döktüğüm… Gelişiyle hayatımın seyrini değiştiren, bana muhtaçlığında kendimi bulduğum, gözlerinin ışığıyla parladığım… En kıymetli misafir…

Gelirken yanında ne paha biçilemez hediyeler getirmişti… Yıllardır hediyeleri bitip tükenmedi. Benim kusurlarıma, hatalarıma rağmen sunduğu güzellikler her gün tazelenmekte…

Böylesi bir misafirin ikincisini beklerken, nasıl korkmaz insan? Nasıl gözyaşlarına boğulmaz? Nasıl uykuları kaçmaz? Bilmemenin hafifliği rahat tutar insanı, ama ya farkındalığın ağırlığına nasıl dayanılır? Ne kadar kalacağı belli olmayan, böylesine bir misafire nasıl hazırlanılır?

 

 

Korkuyorum

images (25)

Şimdilerde, her yerde, teknolojinin her geçen gün artan yeniliklerinden, hayatımıza kattığı kolaylıklarından bahsediliyor.

Teknolojinin çoğu zaman, hayatımızı kolaylaştıran bir nimet olduğu inkar edilemez. Çok şükür ki günümüzde hiçbir anne, onlarca saatini ayırarak leğenlerle bir göl kenarına yanaşıp, aylık biriken çamaşırlarını elinde çitileyerek yıkama mecburiyetinde değil. Çok şükür ki uzak diyarlardaki sevdiklerimizin sesini, hatta görüntüsünü hemen yanı başımızda hissedebiliyoruz. Birkaç saniye içinde; hiç kimse günlerce telefon sırasında, istedikleri numara bağlansın diye beklemiyor.

Teknolojinin önemi ve yararları bir yana, hayatıma bıraktığı kocaman bir alışkanlık ve bu alışkanlığın bağımlılığa dönüşmesinden; bu bağımlılığın da kendini rahatlığa bırakmasından kaygılıyım bu günlerde. Bir başka deyişle, rahat batıyor. Teknolojinin yerini aldığı yeteneklerimin körelmesinden korkuyorum.

Sıklıkla 10-15 sene önceki hayatım geliyor aklıma. Bir bilgisayarımın, bir telefonumun, sürekli yanımda gezen bir internetimin olmadığı günler… Çamaşırımı elimde yıkamak zorunda kaldığım, bir mecburiyet olarak gördüğüm bu yıkama işinin su ile zihnimi terapi ettiğini geç fark ettiğim yatılı okul yıllarım…

Teyzemin kızıyla yemek sonrası bulaşıkları yıkarken mutfak kapısını kapatıp, fısıldaşıp dertleştiğimiz, işin zahmetinden ziyade rahmetinden nasiplendiğimiz güzel çocukluk yıllarım…

Gaz lambasının ışığında ders çalışılan yıllara yetişemesem de, şimdiki gençlere nazaran teknolojinin yokluğuyla tanıştığım söylenebilir. Az çok bu yoksunluğu tadan biri olarak “Çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, elektrik süpürgesi gitsin; yerine çalı süpürgeleri, leğenler, kazanlar gelsin.” demeyeceğim… Diyorum ya, fena alıştım teknolojinin rahatına.

Telefon ve bilgisayara gelince… 2000’li yılların ilk senesinde tanıştım bilgisayarla, cep telefonuyla ikinci senesinde. Akıllı telefon çılgınlığıyla maalesef geçen sene…

Hayatımın her anında karşıma lütuf olarak çıkan her teknolojik nimetin, sayısız yararı oldu.  Ama şimdilerde fark ediyorum ki biraz fazla girdi hayatıma teknoloji. Sahip olduğum makinelerden her hangi biri, bir şekilde bozulsa hayatım büyük bir sekteye uğruyor. Telefon rehberim devre dışı kaldığında ziyaret etmek istediğim arkadaşıma ulaşamayacak kadar sosyal hayatımı etkiliyor teknolojiye kendimi bu denli kaptırışım.

Evden ayrılan aile fertlerinin eve dönecekleri saatler aşağı yukarı belliydi eskiden, belli olmayan durumlarda ise sabırla beklenirdi. Yine durum aynı olsa bile telefon görüşmeleriyle adeta akşamdan konuşulmayanların eksiğini kapatmaya çalışıyorum gün içinde. Sonra “Neredesin?”, “Ne zaman geleceksin?” soruları… Sevdiklerimi arayıp, onlara ulaşamamaktan korkuyorum. Şarjı bitmiş bir telefon ile kaybolmaktan… Telefonum bozulunca ya da sim kartım bir şekilde kullanılamaz olunca, “Nasıl olsa kayıtlı.” diye aklımda tutmaya zahmet etmediğim telefon numaralarına ulaşamamaktan korkuyorum.

İçindeki bilgileri telefonumun ya da bilgisayarımın hafızasına güvenle kaydettiğimin ve boşalttığım hafızamı yeni bilgilerle dolduracağımın heyecanını duyarken; atıl bıraktığım hafızamın da beni yarı yolda bırakmasından korkuyorum.

Klavyenin başında on parmak olmasa da en az 6 parmağımı kullanıp istediğim her şeyi tıkır tıkır yazarken, Word sayfalarına ardı sıra kelimeler sıralarken, bir beyaz kağıt karşısında okuma yazması yokmuş gibi bakakalıp, kalemi iki parmağım arasında kavrayamamaktan ve kağıt üzerinde gezdirememekten korkuyorum. Ellerim çekiniyor kağıttan, yabancılaşıyorum adeta. Sanki hangi harfler nasıl yazılıyordu bilmiyorum, kalemi tutarken kayıp gidecek gibi avucumun içinden, sanki sahiplenişim yarım… Sanki hiç kalem tutup yazmamışım…

Birkaç kalemi bir kenara ayırıp, gelecek kuşaklara anlatmak için saklamayı düşünüyorum bu günlerde. Bir on sene sonra, geleceğin klavye çocuklarına elimdeki antikalaşan kalemleri gösterip, “Eskiden bunlarla yazı yazardık.” desem acaba gülerler mi bana, ne dersiniz?

 

Ruhumuz Nerede

images (15)

Hızlı olmayı marifet sandık… Aynı anda birden fazla işi yapabilmek büyük maharetti.

Hem ev işine hem dışarı işine koşturabilmek çağdaşlıktı…

Hızlı konuşmak zeka göstergesiydi…

Hızlı yiyebilmek pratikliğin simgesiydi…

Hızlı soru çözmek daha başarılı kılacaktı bizi.

Hızlı okuma yarışlarıyla daha minicikken tanışarak daha bilgili olacaktık.

Hızlı yürümek, hızlı hareket etmek zamandan kazandıracaktı.

Hep bir acelemiz olmalıydı, hep bir yerlere yetişmeliydik.

Koşturduk, koşturduk… Ne işler bitti, ne planlar… Hızlandıkça çözülmesi gerekirken sarpa sarıyordu her şey. Hayata ve birbirimize karşı kontrolsüzlüğümüz artıyor ve avcumuzun içinden kayıp gidiyordu zaman.

Aynı anda on çeşit yemek yapabilmek, o yemekleri yerkenki ağız tadımızı artırmıyordu oysa.

Daha çok soru çözüp daha yüksek puanlarla, çok iyi okullara yerleşince mutluluğumuz tavan yapmıyordu.

Hızlı yemek, vücudumuza gereksiz ağırlıklar ve hastalıklar eklemekten başka bir şeye yaramıyordu.

Hızlı okumak, hızlı soru çözmek, hazmedemediğimiz bilgilerden öte bir yere ulaştırmıyordu bizi.

Bize yapılan ve farkında olmadan yavrularımıza yaptığımız kötülüğü hiç bilemedik. Hep bir yerlere yetişme telaşı… “Hadi yavrum çabuk ye.” “Hadi yavrum hemen giy ayakkabılarını.”

O yavrular da peşi sıra koşturmaya başladı ardımızda. “Neden bu acele?” sorusunun cevabı hep bir muamma olarak kaldı, telaştan bu sorunun cevabını merak edebilen bile olmadı.

Sakinlikte gizliydi evrenin sırrı oysa. Bir çiçeğin aylar süren serüveninde saklıydı hayatın kokusu. Yüce Yaratıcı’nın istese anında var edeceği bir canlıyı, aylarca anne karnında bekletmesindeydi sabrın anlamı. Kainatın sükûnetinde ne güzellikler uzanıyordu bize. Bilemedik hayatın anlamını, koşturmakla meşguldük çünkü. Kah evde, kah dışarda o işten bu işe…

Ev işlerini en hızlı bitirmeyi hüner saydık ama o işler hiç bitmedi. Günden güne, marketten markete koşmayı sosyallik sandık, çocuklarımızın dilleri dışarıda biz sosyalleştikçe onlar sosyalliklerini, doğallıklarını kaybetti.

Hissedemeden, fark edemeden, şükredemeden geçen koskoca bir ömür… Ardımızda her bir davranışımızı kopyalayan çocuklarımız… Ruhlarını dinleyecek zamanı onlara tanımadığımız, ellerinden çekiştirirken merak dolu gözlerini etraftan çekip aldığımız ama  her bir parçası gerilerde kalan… Heyecanlarını yitirttiğimiz, yeteneklerini körelttiğimiz yavrular… Geleceğin  “Zengin oldum, başarılı oldum ama mutlu olamıyorum.” diyen psikolog kapıları aşındırıp da bir türlü yaşamanın hızını kesemeyen mutsuzları…

Kızılderililerin bir hikâyesi vardır, sıkça anlatılan… Araştırma yapmak için bir süreliğine Kızılderililer ile kalan bir yazar, onların bir âdetini keşfeder. Kızılderililer, grup halinde gidecekleri yere doğru hızla ilerlerken birdenbire durup, bir süre bekleyip sonra tekrar yola koyulurlar. Yazar bu duruma birkaç defa şahit olunca en sonunda dayanamayıp: “Neyi bekliyoruz? Niye yolumuza devam etmiyoruz?” diye sorar. Kızılderililerden biri cevap verir: “Vücudumuzun hızlı hareketine ruhumuz yetişemiyor ve vücudumuz ilerlese de ruhumuz geride kalıyor. Bu nedenle biz ruhumuzun geride kaldığını hisseder hissetmez durup, ruhlarımızın bize yetişmesini bekleriz.”

Peki ya biz? Vücudumuz nerede şimdi, ruhumuz nerede?

Ağaçlar ve Çocuklar

12B5991512AA98CF

Ağaçlar gittikçe grileşen dünyamızın en rahatlatıcı canlıları. Her biri farklı yaprak ve kokusu ile çiçekleriyle meyvesiyle inanılmaz güzellikler sunuyorlar hayatımıza. Her mevsim ayrı renk ve görünüm… Tıpkı çocuklar gibi, her biri ayrı güzel, her yaşları birbirinden renkli ve keyifli.

Kızımın doğum günlerinde ağaç dikiyoruz, ilk yaşından beri.  İlk yaş ağacı çamdı, sanırım mavi ladin cinsinden. Hâlâ toprağa kök salıyor olmalı ki henüz çok fazla uzamadı. İkincisi ıhlamurdu, yaprakları bir hayli şenlendi, yakında çayını bile içebiliriz. Üçüncüsü için bu sene site görevlilerinden yine yer istedik ve güzel bir yere iğde fidanı diktik.  Zaman zaman ağaçlarını ziyaret ediyor kızım, eşe dosta tanıştırıyor. Diliyorum ki kızımız büyüdükçe, ağaçları da büyüsün ve kocaman bir ormanı olsun yeryüzünde.  Kuşların, böceklerin barındığı; insanların gölgesinden, meyvesinden, yeşilinden faydalandığı büyük bir orman…  Bu hayallere dalmışken, pamuk elleriyle minik fidanı tutan kızımın fidanla hemen hemen aynı boyda olduğunu fark ediyorum, sonra da pek çok yönden benzediklerini.

Ağaçlar toprağa, çocuklar hayata tutunuyorlar sıkı sıkıya. Hızla ence ve boyca genişliyorlar. Yeryüzünde kapladıkları alan hızlıca büyüyor.  Bizler anne babalar olarak, fidanların hemen yanı başındaki uzun boylu ağaçlarız. Çocukların her tarafını kuşatmış olarak, büyümesini bekliyoruz dört gözle. Köklerimiz köklerine dolanıyor, dallarımız dallarına. Tam dalına kuş konacak, bir hışımla kovalıyoruz, dalını yukarıya doğru uzatacak, yer açmıyoruz. Yağmurun yapraklarına değmesine izin vermiyoruz, oysa yağmur ne de güzel temizler yeşili. Bizler güneşe en yakın halde iken, onların yapraklarımız arasından sızan ışıkla yetinmesini bekliyoruz. Rüzgâr bile uğrayamıyor yanlarına, biz engelliyoruz çünkü.

Bizler çocuklarımızın en yakınındakiler olarak biraz fazla gölge etmiyor muyuz? Çocuğumuzun her bir santim boy atışında, bir başka dalımızı budamalı değil miyiz?  Biraz geri çekilip, onların serpilmesine ve kendileri olmasına izin vermeliyiz. Yoksa yeraltındaki kökleriyle yaşıyor görünen, ama boyu bir türlü artmayan, yaprakları donuk,  güneşten nasibini alamamış ağaçlardan ne farkı kalıyor çocuklarımızın?

Daha ilk yıllarında, çocuk merak ediyor: kumanda, anahtar, kalem, çanta… Etrafında gördüğü ne varsa keşfetmeye hazır, doğal bir merakla öğrenme telaşında her şeye dokunmak istiyor. Anne baba tepesinde, “Bunda merak edecek bir şey yok, sana göre değil! “

Çocuk sıkılmış, yorulmuş, canı acımış ya da huzur dolu bir kucak istiyor ve ağlıyor. Bir sebepten inciler dökülüyor gözlerinden. En insani durumda bile tepeden uyarı: “Bunda ağlayacak ne var ki, sus ağlama!“

Çocuk arkadaşlarıyla oynuyor, anne sesleniyor:  “Çisin gelmiştir senin hemen tuvalete.” İhtiyaç çocuğun ama karar annenin… Çocuk dışarıda, “Sen üşümüşsündür.” diye çekiştirile çekiştirile bir kat daha giydiriliyor, üşümüş ama haberi yok. Yıllar sonranın, annesinden uzakta bir türlü hastalıktan kurtulamayan, kendi doğal ihtiyaçlarında bile bin türlü sıkıntı yaşayan yetişkini…

Çocuk ziyadesiyle doyuyor, artık ağzına tıkılanlar geri çıkacak durumda, “Bu kadarla doyulur mu, biraz daha ye!” Mide çocuğun ama karar yine anne babanın… İlerinin yemek dengesini bir türlü bulamayan, doyduğunu bilemeden sürekli ağzına bir şeyler tıkan hastası…

Çocuklarımız bir gün yanlarımızdan uzaklaşıp gidecekler, kaçınılmaz, hayat herkesi farklı yerlere savuruyor. Düşünün ki rüzgâra alışık olmayan bir ağaç ilk fırtınada devrilmez mi? Güneşe alışık olmayan bir ağaç, çok güneş aldığında yaprakları sararıp solmaz mı? Yağmurun sağanağını, karın ağırlığını büyürken taşımamış bir ağaç ilk tipide yıkılmaz mı?

Ayaklarımıza dolanıp, sürekli düşen çocuklarımızın yaşam alanlarından biraz kenara çekilmeli; doğal ihtiyaçları konusunda onları rahat bırakmalı ve iradelerini kullanmalarına izin vermeli değil miyiz? Gerekiyorsa biraz aç kalmalı, bazen altlarına kaçırmalı, kimi zaman da soğuğu tatmalılar ki kendi kararlarını hissederek verebilsinler. Bir durumda ağlıyorlarsa gerçekten önemli bir sebebi olduğuna inanmaya, kimi zaman anlamasak bile merak ettiklerine saygı duymaya mecburuz.

Kendi bedenlerinin ihtiyaçlarına bile kendileri karar veremeyen çocukların, büyüdüklerinde maddi manevi mutluluğa ulaşmalarını nasıl bekleriz? Sürekli müdahalelerimizle onları yönlendirmeye çalışmak yerine, önce kendi dallarımızı budamalıyız, çocuklarımızın gölgemizde kaybolmasını istemiyorsak eğer.

 

 

 

Zorunlu Elektrik Kesintisi İstiyorum!

images (21)

Evimizin çok yakınındaki bir trafonun üzerinde yazan cümle bir hayli ilgimi çekti :  “Elektrik kesintisiyle tanışmamış bir kuşak için çalışıyoruz.”  Trafonun önünden geçip, her bu cümleyi okuduğumda derin bir ah çekiyorum içimden.

Günümüzde kesintisiz elektriğe mi ihtiyacımız var acaba, yoksa olabildiğince elektrikten kopmaya mı?

Eskiden sık sık elektrikler kesilirdi. Ailece gelmesini beklerdik saatlerce, bir mum ışığı etrafında… Ellerimizle şekiller yapıp, duvardaki gölgelerini seyreder, eğlenirdik: “Bak kuş, bak köpek…” Uzun süre gelmezse mecburiyetin verdiği bir huzurla derin bir uykuya dalardım. Karanlık sadece o gecelerde beni korkutmazdı.

Ya şimdi? Erken uyumak her yaş için bir hayal, evlerin dört bir tarafında priz var ama yetmiyor. Telefon(lar) şarj oluyor bir yanda, bir yanda televizyon(lar), diğer yanda bilgisayar(lar), internet… Hepsi ve daha fazlası tam zamanlı elektrik tüketmede… Peki ya harcanan, tükenen sadece elektrik mi?

En güzel aile zamanları tükenip gidiyor. Medeniyetin zirvelerine çıkacağız diye, sağolsunlar, şirketler hizmet yarışında(!) Bir yandan hizmet elbette, Allah bulanlardan, hayra kullananlardan razı olsun. Ama aile hayatımız ne halde?

“Yine elektrikler kesilse keşke.” demekten kendimi alamıyorum. Şimdiki çocuklar da bilebilselerdi mum ışığındaki gölge oyununun keyfini, ne kadar güzel olurdu. Sönen ışıklarla gözlerimiz biraz dinlense, beynimiz rahatlasa, telaşe bir süreliğine de olsa dursa. Büyük küçük demeden gözlerimizi televizyondan çekebilmenin başka yolu var mı? İnterneti kapatabilmenin, telefonu bir kenara atabilmenin var mı sizce bir başka çaresi?

Gözlerimi kapattım, bir hayal kuruyorum: Ülke genelinde elektrik kesintisi yapılsa.   (Topluma hizmet veren, çalışması zorunlu yerler dışında) Kesinti saat tam 20.00-22.00 arası olsa. Gözümde canlanan şu manzara maalesef pek çok evi anlatır sanırım:

Anne: “Tam dizim başlayacaktı, ama artık elektrikler kesildi izleyemem.”

Baba: “Ben en iyisi kahvehaneye gideyim, iki taş atarım, ama orada da elektrik yok, sokaklar da zifiri karanlık, evde kalmaktan başka çare yok…”

Üniversiteli genç: “Bilgisayarda arkadaşlarla yazışıyorduk, nolcak şimdi, saat de çok erken, uykum da yok.”

Liseli genç: “Elektrikler gelince test çözerim, nasıl olsa herkes benimle aynı durumda, ortalamalar yüksek olmaz.”

Çocuk: “Oh be, öğretmenin verdiği sayfalar dolusu ödevin biteceği yoktu. Yaşasın, kurtuldum. (böylece öğretmenler akşam yapsınlar diye çocukların boyunu aşan ödevler veremeyecek.)”

Hatta bu, devletin “aile destek programı” kapsamında yapılan bir uygulama olsa. Haftanın en az 4 günü. Adı “Aile zamanı” uygulaması… Ülke genelinde yapılacak enerji tasarrufunu hayal bile edemiyorum, ama bu şimdilik konumuzun dışında.

Masalların, eski hatıraların anlatıldığı; gölge oyunlarının oynandığı, radyo tiyatrolarının dinlendiği sessiz, loş akşamlar. Aile hep bir arada, bir mum ışığı etrafında göz göze, diz dize… O unutulan kelime oyunları, şiirler, şarkılar, Nasrettin Hoca fıkraları… Bilmeceler “Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane…”

Hayal bu ya, unutulan sohbetler nur gibi aydınlatır belki yüzleri. Perdeler sonuna kadar açılır ve ay ışığının huzuru yakalanır. Çocuklar şimşeklerle, gök gürültüleriyle barışır. Yağmurun cama vurma sesiyle gönüller huzur bulur. Saatin tıktıkları böler odanın sessizliğini, belki de bu sayede zamanın kıymeti anlaşılır. Belki de bu denli karanlık, misafir mağduru olarak susturulan çocukların, aile oyununu tatmamış yavruların yüzünü güldürür.

Zorunlu tasarruf talep ediyorum. İsraf edilen aile zamanları için, yitip giden aileler için, yeni nesillerin geleceği için… Ailelerde sorun çok, gençler laf dinlemiyor, çocuklar hırçın, eşler birbirini anlamıyor, gönüller darmadağın… Çünkü konuşmaya, anlatmaya, göz göze bakmaya zaman yok. Herkes birbirinden kaçarmışçasına kendi alanına kapanıyor, başka dünyalar altında yitip gidiyor ailenin her bir ferdi.

Sadece paranın mı tasarrufu olur, aile zamanlarından tasarruf istiyorum. Hem de acilen, bu akşamdan itibaren.

Ne bileyim benimkisi hayal işte. Belki alışkanlık olur birbirimizin gözlerine dalıp gitmek, birbirimizi dinlemek… Belki sessizliğin dinginliği yer eder zihinlerimizde. Ruhumuz arınır belki bütün karmaşadan, gürültüden…

“Her şeyi devletten mi bekleyeceğiz?” diyenleriniz varsa, en azından birkaç akşam elektrik şalterlerini indirmeye ne dersiniz? Ailenizin ruhunu dinlendirebilmek için; yavrularınızın yüz hatları değişmeden yüzlerini görebilmek; büyümeden seslerini, keşfettikleri kelimeleri daha çok duyabilmek için; eşinizin gönlünü birkaç akşam da olsa hoş tutabilmek ve yuvanıza huzur katabilmek için DEĞMEZ Mİ?

 

 

Bu Bahar Hafiflemeye Ne Dersiniz

indir (7)

Bahar geldi ve etrafı yeşiller sardı. Güneş paltosunu çıkardığından olsa gerek, artık daha çok ısıtıyor yeryüzünü. İnsan daha enerji dolu başlıyor güne şimdilerde. İşte tam temizlik zamanı… Bahar temizliği…

Ama bu temizlikte camları silip perdeleri yıkamak; koltukları, halıları temizlemek yok. Bu temizlik başka… Kararan kalbimizi parlatıp, vicdanımızın tozunu alma zamanı… Bakıp da görmeyen gözlerimizi, duyup da anlamayan kulaklarımızı temizlemenin günü bugün…

Belki bu bahar yaşayacağımız en son bahar olacak, kim bilir? Temizlik için ne çok geç,  ne de çok erken… Dün artık yok, yarın belki de hiç gelmeyecek, ama bugün tam zamanı.

Hanımları pek çok konuda savunabilirim de bir konuda asla: alma ve biriktirme hastalığımız… Bazen çok ucuz olduğunu düşünüp, bazen de “Bir gün lazım olur.” diye aldıklarımız ve evin ücra köşelerine yığıp sakladığımız onlarca hatta tonlarca kıyafet, bugün ihtiyacı olanların kullanması için yer değiştirmeli belki de ne dersiniz? Biliyoruz ki daha zayıf olmamızı bekliyor pek çoğu. Kiloca eksildiğimizi bile düşünsek, dolabımızda yıllarca bekleyen o kıyafetleri giymek yerine, bu büyük zayıflama sevincimizi yenilerini alarak kutlarız. Bu demektir ki bugün giymediklerimiz yarın da giyilmeyecek. O zaman bekletmemizin anlamı ne?

Sürekli yeni giysilerle ne kadar da yenilenmiş görünüyoruz, ya her yenilikte eskiyen vicdanımız? Yardıma ihtiyacı olanların değil farkında olmak, yanından bile geçsek görmüyoruz, çünkü vitrin ışıkları gözlerimizi kamaştırıyor. Mağazaların albenisine kapılıp gidiyoruz. Şu zavallı halimize yine kendimiz acıyoruz, “Koskoca bir ay oldu hiçbir şey almadım üstüme.” diye üzülüyoruz. Sıklıkla “Giyecek hiç bir şeyim yok.” diye dert yanıyoruz. Varlıkta yokluk bizimkisi. “Yardım” deyince bu yoksul(!) halimize güzel bir alışverişle yardım etmek geliyor aklımıza… Zavallı biz, gerçekten de yardıma ihtiyacımız var. İnsanlığımızı yeniden kazanmak için muhtacız en büyük yardıma…

Sürekli favori rengimiz değişiyor. Aldığımızın farklı renklerinden de birer tane sahip olabilmek için bahaneler üretiyoruz durmaksızın. “Bugünlerde kırmızıyı çok seviyorum.”, “Mor kendimi daha iyi hissettiriyor bu mevsimde.” diyerek, gardıroplarımızla birlikte üstümüz başımız da renklenip gökkuşağına dönüyor, ama zifiri karanlıklara boğuluyor kalplerimiz.

Belki bu bahar son bahar olacak yaşadığımız… Bırakın sehpaların üstü tozlu kalsın, camlardaki yağmur izlerinin kimseye bir zararı olmaz, halıdaki lekeler de bir süre daha bekleyebilir. Bu sefer temizliğe kullanmadıklarımızı bir kenara ayırmakla başlayalım. En azından bir sene boyunca kullanmadığımız her şeyi çıkaralım dolaptan.

Mağazalarda kampanyalar, indirimler 365 gün sürerken, her güne alışveriş yapma zorunluluğu doğuruyor. Bir hafta bir şey almadığımızda, gözümüze uyku girmiyor ve bu eksiği tamamlayabilmek için alışveriş mağazalarında fazla mesai yapıyoruz. Kimilerimiz mağazalarda çocuklarımızı kaybedecek kadar kendimizden geçiyoruz, parıltılı reyonlarda… Bitmek bilmeyen mesailerde zaman ve paramızı da kaybediyoruz ama asıl kaybettiğimiz; kanaatkârlığımız.

Gittiğimiz altın günlerinde, gezmelerde en şık olmalıyız, en çok iltifatı toplamalıyız da, bu beğenilme arzusunun sınırı nerede? Şanımız yürüse gitse; giydiklerimiz, taktıklarımız, aldıklarımız dilden dile dolaşsa ne yazar? Ömrümüzün birkaç metrelik beyaz bir bez parçasında  son bulacağı gerçeğini hangi şöhret değiştirebilir? Bizi bugün giydiğimiz giysilerce değerlendirip iltifatlara boğan insanlar, gerçekten  dost mudur ki bizim için hayati önem taşıyor söyledikleri? Gerçek dostlar, üzerimize her gün aynı şeyi giydiğimizde bile gözlerimize sıcacık bakabilenlerdir. Önemli olan bedenin üzerini saran renkli kumaşların şatafatındansa, içindeki gönül zenginliği değil midir?

Hepimiz bu diyardan bir gün göçüp gideceğiz, uzun yaşayanı olmuş da, burada temelli kalanı var mı tanıdığınız? Biriktirip, tonlarca para harcayıp, servet haline getirdiğimiz mal varlığımızı dolaplarda saklayıp, kimselere vermeye kıyamadığımız o güzelim eşyaları, biz terk-i diyar ettiğimizde arkamızda kalanlar ihtiyacı olanlara verecek. Ardımızdan dağıtılacağına, kendi ellerimizle vermek daha güzel değil midir?

İşsiz bir babanın uykusuz gecelerine bir fener olsa dolap bekleyen kazaklarımız; aceleyle aldığımız ama aylardır giymediğimiz o yepyeni elbise, giydikleri üzerinde paralanmış bir annenin gözlerini parlatan bir neşe olsa… Beşinci paltomuzu gözden çıkartabilsek de, askıda bekleyeceğine, üşüyenlerin sırtını ısıtsa… Yarın uyandığımızda onlarcasının içinden bir çift ayakkabımız eksilse hayatımızdan, ne çıkar? Dolaplarımızda aylardır, hatta yıllardır nöbet tutan eşyaları artık özgür bırakma zamanı, aynı zamanda cömertliğimizi kurtarma zamanı hapsettiğimiz hücreden.

Ne mi olacak şimdi? Kullanmadıklarımızı ayırıp, ihtiyacı olanlara ulaştırabildiğimizde kalbimizi boğan karanlık, vicdanımızın üzerine binmiş kalabalık kalkacak. Evimizin dolapları boşalıp kullanmadığımız eşyalar eksilirken, asıl hafifleyen gönlümüz olacak. Çok büyük bir yük kalkacak omuzlarımızdan.

Bu bahar hafiflemeye ne dersiniz? Mutlu edebilmek ve mutlu olabilmek için…

Görünmeyen Çizikler

meraklı çocuk

Geçen gün, bir arkadaşımın işi çıkmıştı ve çocuğunu yanında götüremeyecekti.  Çaresizliğini görünce iki yaşındaki oğluyla ilgilenebileceğimi, oyun arkadaşı arayan kızımın da bu durumdan memnun olacağını söyledim.

Ertesi günün gelmesini kızımla sabırsızlıkla bekledik, küçük bir misafirimiz gelecekti ve onunla dolu dolu vakit geçirecektik. Sabah oldu ve annesiyle birlikte geldi küçük misafirimiz… Kısa bir alıştırma sürecinden sonra,  annesi gitti ve misafirimizle baş başa kaldık.

Misafirimizin karnını doyurduk. Sonra kızımla birlikte top oynadılar, yatakta zıpladılar… Daha sonra biraz sıkıldıklarını ve misafirimizin annesini aradığını görünce, “Çocuklar hava çok güzel, dışarı çıkmak ister misiniz?” dedim, ikisi de sevinçle kabul etti.

Montlarımızı ve ayakkabılarımızı giydik. Elime de dışarıda oynamak üzere bir top aldım.

Emanetin başına bir şey gelmesin diye, evde oynadıkları odanın kapısında dikilen ben, dışarı çıkma teklifinde bulunarak asıl zorlu süreci başlattığımı çok geç fark ettim.

Küçük misafirimizle attığımız her bir adım gözüme kocaman bir tehlike kaynağı olarak görünüyordu. Asansöre bindik,  kızım yanımda küçük misafir kucağımda, ”Aman eli bir yerlere sıkışmasın”…  Kızım merdivenlerden gönlünce iniyor, ama küçük misafir hâlâ kucağımda, “Merdiven bu ne olacağı belli olmaz, riske gerek yok.”

Nihayet bahçeye ulaşıyoruz, küçük misafir elimi bırakıp koşmak istiyor. Elinden tutuyorum. “Hayır, burası sert zemin, burada olmaz.  Düşme tehlikesi!”  Elini bırakmak bir yana, içimden geçenlerden sonra korkuyla elinden daha sıkıca tutuyorum. Kızım ise yanımızda sağda solda koşturuyor.

Küçük misafirimiz topu oynamak üzere elimden almak istiyor. Veremiyorum, “Betonun üzerinde hayatta olmaz.” Hemen çimlere çıkmak üzere hızlanıyorum.” Maazallah yere düşerse, kafasını çarparsa, beton sert, ama çimler yumuşak…”

Parkta salıncaktalar, ben küçük misafirin başındayım… Tahterevalliye biniyorlar, yine onun tarafından sıkıca tutuyorum.  Gölge gibi üstündeyim. “Aman düşmesin, aman bir yeri acımasın.”  Güneşin geldiği yere özellikle onu oturtuyorum, “Aman üşümesin…”

Tam iki saat sonra annesi almaya geliyor. Çok sevdiği misafirimiz gittiği için kızım çok üzülüyor. Ama ben derin bir nefes alıp, rahatladığımı hissediyorum. Ne çok gerilmişim…

İtiraf etmeliyim ki parklarda çocuklarının tepesinden ayrılmayan anneanneleri, babaanneleri, bakıcı teyzeleri ilk defa anlayabiliyorum. Oysa gördüğüm manzaralar karşısında ne çok cümle kurmak istemiştim, kendimi tutamayıp kimilerine de müdahale etmiştim: “Neden tutuyorsunuz ki, kendisi çıkabiliyor.”  diyerek…

“Aman düşersin.” diye arkalarından sürekli söylenmelerini, “Terleyeceksin koşma.” demelerini, sürekli üstlerindeki tozu toprağı silkelemelerini, yapmak istedikleri pek çok şeye “hayır” demelerini, işte şimdi anlıyorum.

Çevrede hayret uyandıracak kadar rahat bir anneyim oysa, tedbiri aldıktan sonra bir şeyin olacağı varsa zaten olur… Ama kendi çocuğuma gösterdiğim rahatlığı küçük misafirimize gösteremedim. Çünkü o emanetti, “Ya başına bir şey gelirse, annesine nasıl hesap veririm.” diye birlikte geçirdiğimiz iki saat içinde oldukça tedirgindim. Misafir yavrunun yüzü gülüyordu ama pek çok durumda onun özgür ve rahat davranmasına engel oldum. Tamamen iyi niyetle de olsa bu onun çocukluğunun gereğini yapmasına, gönlünce koşturmasına mani olmaktı. Yavrucuk iki saat içinde gelişimi için gerekli olan pek çok adımı deneyimleyemedi. O dakikalardaki öğrenme fırsatları bir daha gelmemek üzere kaybolup gitti.

Çok önemli gerekçesi olmadan, her gün, akşamlara kadar çalışmak üzere işyerlerine koşturan  ve kendi rahatı uğruna çocuğunu sürekli başkalarına bırakan annelere bir çağrım var şimdi: Lütfen güneşli bir öğle vakti, bir çocuk parkına gidin ve kaydırağa ulaşmasına saniyeler kalmışken, düşecek diye bluzundan çekilerek indirilen çocukları görün. Hasta olmasın diye, koşmaları engellenen, engellendiği için daha da hızlanan çocukların yüz ifadelerine bir bakın.  Kumların içinde huzurla kendini bulmaya çalışırken, aman üstünü kirletme, yere oturma uyarısıyla, her toz zerresinde üstü başı çırpılan ve yarım kalan kumdan kalesi hiçbir zaman tamamlanamayacak çocukların burukluğunu seyredin.

Anneanne, babaanne ya da bakıcı teyzeler, en ufak bir kötü niyetleri olmadan, emanete zarar gelmesin, aman yavru sıkıntı yaşamasın, bir şey olursa annesine ne derim,  kaygısıyla, çocukların rahat hareket etmesine engel oluyor.  Kısıtlamalarının çocuğun zararına olduğundan haberleri yok, olsa bile yapabilecekleri başka bir şey yok. Vücuduna, sağlığına zarar gelmesin diye bu kadar tedirgin olan insanların bu korumacılıkları çocuklara daha çok zarar veriyor.

Anneler akşamları eve geldiklerinde, çocuklarının dizinde çizikler yok belki, üstleri de tertemiz, ceplerine girmiş bir kum tanesi bile bulamazsınız…  Görünürde her şey yolunda… Ama bir daha geri gelmeyecek en kritik gelişim dönemleri uçup gitmiş, içlerindeki yaşama sevinçleri dizginlenmiş, heyecanları örselenmiş, merak duyguları köreltilmiş… Bu kayıpların bıraktığı izler çocukların görünür yerlerinde değil belki.

Kendi kimliğini bulamayan halleriyle büyüdüklerinde, ruh dünyalarına kazınan çizikler görünür olduğunda,  çözüm için geç kalınmış olmayacak mı?

Tut Güneşi Gitmesin

clip_image002

Koskoca bir sene bitti. Yeni yılın bile üç koca ayını devirdik. Baharın bu renkli günlerinde benim gündemimde en önemli konudur ZAMAN… Bitmez dediğimiz yıllar bitti. Çok değil birkaç sene önce onlara da “yeni” demiştik, ama onlar da eskidi. Peki, ne kadarı yaşandı bu geçen senelerin, ne kadarı kaybolup gitti?

Yıllar evvelinde bir resimle karşılaşmıştım. Uzun uzun seyre dalıp, gözlerimi alamadığım, çarpıcılığı ile içimin sızladığı, gözlerimi buğulandıran, ellerimi titreten bir resim…

Resimde sıradan bir kum saati var, hani şu biblo niyetine vitrinlere konulan… Yukarıdan aşağıya kumlar akıyor ama cam kırık ve akan kumlar dışarıya taşıyor. Zamanın tutulamazlığını ne kadar da güzel anlatıyor resim. Hangimiz tutabildik ki zamanı, bir cam fanus içinde hangimiz hapsedebildik? Belki hepimiz istemişizdir bazen durmasını. Günler geçmesin dediğimiz çok olmuştur ama güneşi durdurabildiğimiz hiç vaki değil…

Basra’nın büyük âlimi Abdullah bin Amir’e bir dostu, “Biraz vakit ayır da şöyle havadan sudan sohbet edip vakit geçirelim.” der. Âlimin verdiği cevap çok kısadır: “Tut Güneş’i gitmesin, seninle oturup havadan sudan konuşup vakit öldürelim.”

Bu cevaba şaşıran dostu, “Ne demek tut güneşi?” deyince Abdullah bin Amir:

“Çünkü güneş durmayıp gidiyor, böylece vakit harcanıyor; ya vakti durdur seninle havadan sudan muhabbet edelim, ya da geriye çekil, akıp giden vakti değerlendirelim, nakitten de kıymetli olan vakti boşa harcama gibi bir gaflete düşmeyelim.”

Her gün güneş batıyor ve her sabah yeniden doğuyor… Havadan sudan işlerle, havadan sudan sözlerle ömürlerimiz tükeniyor bir yerlerde. Hem de kucak dolusu nakit harcasak bile geri getiremediğimiz vakitler…

Peygamber Efendimiz’in (sav) sözleri de bir derin sızı koyuyor yüreğime, bir de derin vicdan azabı duyuyorum ardından:

“İki nimet vardır ki insanlar kıymetini bilmiyorlar: Biri sıhhatleri, diğeri de boş vakitleridir!”

Ben ne kadar zamanımın kıymetini bilebildim? “Zamanın kaybolduğunu bilenler, en çok üzüntü duyanlardır.” diyor İtalyan yazar Dante. Bu yüzden mi acaba bu zaman konusundaki derin üzüntüm. Peki, ben zamanı değerlendirme konusunda neredeyim, geçmiş hatalarımla ve bugünümle yüzleşmeli değil miyim? Eski yıldan yeni yıla çıkabilmenin şükrünü başka türlü nasıl yapabilirim? Kaybolan zamana hükmüm yok, ama bilemediğim bir güne kadar devam edecek olan ömrümü daha verimli kılmak elimde değil midir?

Zamanımın en çok boşa gittiğini düşündüğüm anlar uykularım oldu hep. Günde 10-11 saat uyuduğum çok oldu. Oysa dinlenecek kadar bir uyku yeterdi, gereksiz koşturmalarım mı, hedefsizlik mi, plansızlık mıydı çok uyumamın sebebi? Şimdi olabildiğince az uyumayı kendime ilke edindim. Artık uzun süre uyursam, dinlenemeyip sırtımın, belimin ağrıdığını hissediyorum. Demek ki vücudumun istediği daha çok uyku değil. O halde az ve öz bir uyku beni ayakta tutabilir. Artık en erken saatlerde kalkmayı hep amaç edindim. Ne kadar da bereketleniyor günüm, öğlene kadar işlerimi bitirip, aileme ayırmaya,  okumaya, düşünmeye ne kadar çok zaman kalıyor. Ama yine de saatler yetmiyor, hep daha da erken güne başlamanın yollarını arıyorum. Her gün güneşten önce dünyaya uyanmak gönlüme şifa olacak biliyorum.

Geçmişimde magazin haberleri içinde zaman harcadığım olmuştur, kim ne yapıyor diye merak ettiklerim… Oysa ne kadar da gereksizmiş. Başkalarının hayatını düşünürken, kendi zamanımdan çalıyormuşum. Kendi zamanımım hırsızı olup; en güzel anlarımı böyle tüketiyormuşum, bu kendi kendime attığım dost kazığı…  Ünlü ya da ünsüz başkalarının hayatını hiç merak etmiyorum artık. Hangi sanatçı kiminle evlenmiş, ya da komşu teyze neden öyle söylemiş… Magazine yer bırakmadım hayatımda, başkalarını konuşup da hem zamanımı hem de kalbimi kirletemem, hem de ikisi de bana emanetken…

“Faydasız ilimden sana sığınırım Allah’ım.” diye dua ediyorum sık sık. Okuduğum gazetenin, şöyle bir göz attığım kitabın bile hayatımda ne kadar önemi varmış. Laf olsun diye yazılmış pek çok kitap, gazete girdi hayatıma, artık buna izin vermiyorum. Okuduğum her bir satırı seçerken daha özenli olmaya çalışıyorum ve faydalı olması duasıyla başlıyorum okumaya.

En çok zamanımı çalan şeyler de lüzumsuz düşünceler, kaygılar, vesveseler oluyor kimi zaman. Onları dinlemeye başladım mı, çoğalıp bütün ruhumu esir alıyorlar. İnsanı depresyonlara sürükleyecek kadar üst üste geliyorlar bazen. İnsan önce kendinin doktoru olmalı diye düşünüp, “Artık beni rahatsız edemezsiniz, sizinle uğraşmaya vaktim yok.” diyorum, bir bakmışım uzaklaşmışlar. Aslında çekip gitmediklerini biliyorum, bir boşluk bulup doldurmak üzere en yakın kapıların ardında bekliyorlar… Ben ise onlara fırsat vermemek için, olabildiğimce her anımı meşguliyetle doldurma gayreti içindeyim.

Her an, bir işle dolmuyor elbette. Dinlenmek de lazım… Boş boş yatmak beni dinlendirmeyecek biliyorum, ruhumu daha da yoracak. Ya pencereden dışarıya bakıp bir kainat tefekkürüne bırakıyorum kendimi; ağaçlar, bulutlar ne kadar da muhteşem bugün…  Ya da dünyayı yeni tanıyan bir insan yavrusunun masumiyetini seyretmeye dalıyorum ya da hafif bir müziğe…

Şimdilerde ise internetin nasıl yakamdan tutup da beni kendine bağlamak istediğini fark ediyorum. Artık tuzağa düşecek kadar küçük değilim. “Sevgili internet, bak muhterem televizyonu attık kurtulduk. Çok kaşınma, benden uzak dur, yoksa senin de sonun yakındır.” diyorum. İşe de yarıyor… Bir reklam, bir resim deyip, kendimi kaptırmak yerine açtığım pencereleri bir çırpıda kapatıyorum.

Peki, zaman üzerine düşünmek için geç kalmadım mı? Neden okullarda zaman yönetimi öğretilmiyor ki? Neden ben zaman üzerine düşünmeye 30’lu yaşlarda başlıyorum?

Matematik, fizik, İngilizce… Hepsinden daha önemli değil midir ZAMAN? Zamanın değerini bilen zaten her türlü başarıyı yakalamaz mı? Nedir zaman konusunda bu kayıtsızlığımız? ZAMAN BİLİNCİ daha okul yıllarında hepimize anlatılsaydı daha verimli yaşar, daha kaliteli işler yapar, daha da mutlu olmaz mıydık? Zaman bilinci olmayınca heba olan çocukluk, boşa giden bir gençlik, sonrasında ne yapacağını bilmeyen bir nesil yetişiyor. Bitmeyen işler, yanlış planlamalar, programsızlık, zaman konusunda pişmanlıklar değil mi herkesin canını acıtan pek çok psikolojik sorunun sebebi?

Doğduğumuz andan itibaren, her bir saniye bir amaca hizmet etmek amacıyla bize bahşediliyor aslında. Sayılı nefesimiz varken, biz o nefesleri nerelerde tüketiyoruz?

Tüketimden, israftan bahsediliyor çok yerde, uzun uzun… Daha da önemlisi zaman israfı değil midir? En büyük tüketim, en bulunmaz sermaye zaman değil midir?

Bir gün Yunan filozofu Eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalamış ve şiddetle azarlamış. Talebesi: “İyi ama ben çok az bir paraya oynuyordum.” diye itiraz edecek olunca Eflatun cevap vermiş: “Ben seni kaybettiğin para için değil, kaybettiğin zaman için azarlıyorum.”

 

Bu ZAMAN konusu zamanlara sığmaz biliyorum ve benim de kendimle hesaplaşmam hiç bitmeyecek onu da biliyorum. Ne güzel söylüyor şair Necip Fazıl ZAMAN şiirinde:

Nedir zaman, nedir?/Bir su mu, bir kuş mu?/Nedir zaman, nedir?/İniş mi, yokuş mu?

Bir sese benziyor;/Arkanız hep zifir!/Bir sese benziyor;/Önünüz tüm kabir!

Belki de bir hırsız;/İzi, lekesi var./Belki de bir hırsız;/O yok, gölgesi var…

Kime kaçsam ondan;/Ha yakın, ha ırak?/Kime kaçsam ondan;/Ya sema, ya toprak…

Bu güzel dizelerdeki gibi zamandan kaçış yok, yaşadığımız her anın hesabını vermekten de.

Şeyh Edebali Osman Gazi’ye nasihatinde “Vakit kıymetli oğul, sakın boş gezmeyesin.” diyor. Peki, boş gezmemek denilen nedir? Boşa zaman harcadığımız örneklerimizle, çocuklarımıza boş gezmemek nasıl öğretilir?

Eğer siz de güneşi tutamıyorsanız bugün saate farklı bir gözle bakmaya, yaşadığınız her anı farklı bir bilinçte değerlendirmeye ne dersiniz?

 

Çocukla Baş Etmenin Yolları

images (24)

Çocukla baş etme yollarını bilen var mı? Bir çocuk nasıl susturulur, “Otur” deyince nasıl oturtulur, misafirlikte nasıl misafir gibi davrandırılır, nasıl istenilen her şey yaptırılır? Bu başlığı attığıma bakmayın, ben bu yolları bilmiyorum. Bunu yapmaya çalışan anne babaların ve çevrenin uyguladıkları yöntemleri de vicdanım kabul etmiyor.

Peki, sizce çocuk bir dert midir, baş edilsin?

Çocuğuyla baş etmeye çalışıp, amacına ulaşan bir tek anne baba göremezsiniz. Ama “Şunun kızı çok uslu, hiç kıpırtamaz; onun oğlu çok sessiz, hiç gıkı çıkmaz” cümlelerini duyar gibi oluyorum. İşte mesele çocuğa bakış açımızda saklı. Susan, sessizce oturan, konuşmayan, kıpırdamayan, sorgulamayan bir çocuksa umduğumuz, her şeyden önce kendi anne babalığımızı sorgulamamız gerek.

Eşimin bizzat yaşayıp anlattığı şu olay oldukça üzücü ve manidar: Bir gün araba pazarında gezerken, ağlayan bir çocuk görmüş ve bir süreliğine olaya kulak misafiri olmuş. 5-6 yaşlarındaki çocuk, hüngür hüngür ağlıyor. Polis amcalar gelmiş, yardım edecekler. “Gel, seni babana götürelim.” diyorlar, çocuk direniyor ve daha çok ağlıyor. “Arabayla yavaş yavaş gezelim, sen babanı görünce gösterirsin.” diye uzun süre dil döküyorlar. Çocuk “Yok ben, karakola gitmem.” diye feryat ediyor. Ağlaması babasını kaybetmekten ziyade, karakola götürülme korkusundan.  Sırf yaramazlık yaptı diye “Bak seni polislere veririm, karakola bırakırım.” korkutma cümleleriyle kim bilir kaç kez adam edilmeye çalışıldı, kim bilir kaç kez onuruyla oynandı… Sonuç iç güvensizliği ile kimselere güvenemeyen, korkmuş, sinmiş, ezik bir çocuk.

“Ceza ile, korkutma ile çocuk adam olmaz. Ceza çocuğun duygu dünyasına zarar verir ve bir süre sonra da duyarsızlaşmasına neden olur.”  diyor Anadolu Pedagojisi.  Anlık ve geçici rahatlıklar uğruna, kaç çocuğun onuru harap edildi kim bilir? Her ortamda pek çok olayla karşılaşıyoruz her birimiz.

Varsayın ki bir hastanedesiniz. Dişiniz ağrıyor, kalabalık, bir saat oldu geleli ve hâlâ sıranızın gelmesini bekliyorsunuz. Karşınızda oturan hanımın çocuğu bir o yana, bir bu yana koşturuyor. Zaten yorulmuşsunuz, hastane kokusu, gürültü, kalabalık, bir de ağrılarınız… Bunca sıkıntı yetmiyormuş gibi “Bir de bu bacaksızı mı çekeceğim?” diye mi geçirirsiniz içinizden? Çocuk sürekli konuşuyor, zıplıyor. Ne yaparsınız? Sanki çocuğun başka bir seçeneği varmış gibi, çocuğa ters ters bakıp, annesine dönüp, “Ne ilgisiz kadın, şuna bak çocuğunu nasıl yetiştirmiş.” dercesine kadını gözlerinizle yerin dibine mi geçirirsiniz?

Bir de bu kalabalıkta sıkılıp, hoplayıp zıplayan çocuğun annesi olduğunuzu varsayın, o zaman ne yapardınız? Rahatsızlığınız var, mecburen geldiniz hastaneye, çocuğunuz da yanınızda bir türlü susmuyor, oturmuyor, herkesin gözü üstünüzde.  Utanıp, sıkılıp, çocuğunuza sessiz tehditlere mi başlarsınız: “Sus bak bir daha dışarı çıkarmam.” Üzerinize çevrilen gözler artıp, mesele çözülmediğinde sesli tehditlere başlar, sonrasına bağırmalarınızı ekleyerek çocuğa karşı mücadeleye devam mı edersiniz?

İşte karşı tarafın beklediği an… Tabiri caizse; sahibinin taşladığı köpeği, herkes taşlar. Sizin of, puflarınızı gören el alem başlar çocuğa karşı tehdit, yalan, aldatma içeren konuşmalara. Ne polisin kötülüğü kalır, ne doktorun iğnesi… Amaç tek; çocuk yeter ki sussun. Herkes bir çocuğu alt etmek için seferber olur. Oysa gayeleri, çocuğu susturduklarında daha rahat konuşmaktır. Yapacakları onun bunun dedikodusundan daha mı zararlıdır çocuğun şen sesi? “Hiç kafam götürmüyor.” diyen teyzeler, amcalar nedense bir tek çocukların sesine karşı bu kadar hassaslar.

Bizim bile sıkıldığımız yerlerde çocukların bunalması doğal değil midir? Böyle ortamlar genellikle bol asabiyet, dedikodu gibi olumsuzlukların olduğu ortamlardır ve çocuklar negatif enerjiden çok çabuk etkilenirler.

Bazen sıkıntıdan, bazen de neşelerinden onlar hoplayıp, zıplayıp, koşacaklar. Bir çocuğa “Koşma!” demek, bir kuşa “Uçma!” demek gibidir. Çocuğu bir şekilde küstürüp, köşeye sinmesini sağlarsınız, ama kolunu kanadını kırmış olursunuz. Onurunu incitmiş, ruhunu yaralamış olursunuz. Çocuğun onuru kimin umurunda, değil mi? Günü kurtardık, sorun çözüldü, çocukla baş edildi(!)… Gerisi kimin umurunda…

Gücümüz bir tek çocuklara yetiyor çünkü. Bütün sıkıntılar birikir, komşuya kızarsın, eşine sinirlenirsin, ağrıların artar, ev işleri yorar, müdürden fırça yersin… Hepsinin son damlası çocuğun bir hareketi olur ve bütün hıncını ondan çıkarırsın. Nasıl olsa o bir çocuk, unutur, bir şeyden anlamaz, karşılık vermez. Biz büyüğüz ya(!), istese de veremez.

Ne kadar vicdansız oluyoruz bazen, fazlasıyla kibirli ve enaniyetli… Çocuklara yüklediğimiz negatifliklerle çocukların durdurulamaz ve bizi anlamaz olmaları çok doğal değil midir?

Çocuğumla yoldan geçerken elimden tutmasını istiyorum, araba geliyor. Kızım ise bu sefer elimi tutmak istemiyor. Bizim telaşımızı gören bir anne gözlerini açıp, kızıma bağırıyor, “Şiiişt doğru yürü bakayım.” Sonra çocuğum ağlamaya başlıyor. Bu hanım belli ki bana yardımcı olmak istedi ama yardım bunun neresinde? Ben de kalkıp deseydim, “Bak teyze çok kızdı, dövecek”… Çocuğumun bana güveni kalır mı? Sadece kendi iradesini kullanmak istiyordu ve fark edemediği tehlikeyi anlaması için bir kenara çekilip ona durumu anlatmam yeterli. Çocukları korkutarak adam edemezsiniz. Korkutmak, kandırmak onları ezer, sindirir. Bugünün ezilip küstürülen çocukları yarının mutsuz ve problemli insanları olmaya aday maalesef.

“Peki, çocukla nasıl baş edeceğiz?” diyenleri cevapsız bırakmayalım; çocukla baş edilmez, çocukla işbirliği edilir. Siz ona hanımefendi, beyefendi gibi davranırsanız ve yalanlardan, dolanlardan uzak tutar, masumiyetine saygı gösterirseniz, bakın nasıl da değişiyor herşey. Nasıl güzel anlıyorlar her bir cümlenizi, kendilerini nasıl doğru ifade ediyorlar… Ama önce onların çocuk olduklarını ve doğal olarak hangi ortamda olurlarsa olsunlar çocukluklarının gerektirdiklerini yapacaklarını kabul etmek gerek. Sıkıldıkları zamanlarda neden sıkılıyorlar, yorulduklarında ya da huzursuzlandıklarında neye ihtiyaçları olduğunu doğru anlamak gerek. Bu da çocuklara değer vermekle başlıyor. Kendi rahatımızdan daha çok onların ruhsal ihtiyaçlarını ön plana alabilmeli. Elalem baskısına rağmen, onlara nazik olabilmeli. Bütün olumsuzluklara rağmen, çocuğunuzla iletişiminizi ve kibarlığınızı gören çevre efradının çocuğa bakışı değişiyor.

Hastane konusuna geri gelirsek, böyle bir ortamda çocuğum sıkılmış ve hoplayıp zıplıyor ve herkesin sinirli bakışları üzerimde. Ben ne yapardım? Tehdit, kandırma, korkutma olmadan da onu rahatlatabileceğimin garantisini verebilirim, yeter ki anne çocuğunu tanısın.  Orda çocuğuma bir oyun geliştirir ben de onunla oynardım. “Hadi beni yakala.” deyip, ben de koşardım. Ya da çantamdan bir kağıt çıkartıp, “Hadi seninle resim yapalım.” derdim. Ya da “Hadi etraftaki sarı renkleri bulalım.” …

O çocuğu hastanede saatlerce bekletmek onun seçimi değil ya da çok sevdiğimiz arkadaşımıza akşam oturmasına gitmek de onun seçimi değil. Mecburen ya da keyfen yanımızda oradan oraya sürüklediğimiz çocuklarımızın anlaşılmaya ihtiyacı var.

Karşımızdakinin küçük savunmasız bir insan olduğunu her an hatırımızda tutmaya çalışırsak, belki insafa gelir acımasızlaşan yanımız. Kendi rahatımızdan vazgeçebilmeye cesaretimiz yoksa, el alemin lafına kulağımızı tıkayamayacaksak çocukla baş etme telaşımız ömrümüzün sonuna kadar sürer, gider. Hayatı kendimize zindan ettiğimiz yetmezmiş gibi, çocuklarımızın geleceğine ellerimizle mutsuzluk ekmiş oluruz.

Çocukların misafirlikte misafir, hastanede hasta gibi davranmasını beklemek bizim yanlışımız. Çocuklar her yerde çocuk… Saygı görmek ve saygın nesiller yetiştirmek istiyorsak ister anne baba olalım, ister birilerinin el alemi; çocuklara saygı göstermeliyiz, hem de kendimize beklediğimizin çok daha büyüğünden.

Süt Bankası Yerine Güven Bankası

Süt bankası, son günlerde bolca tartışılan ve çoğu kişiyi kaygılandıran bir konu.

Konunun dinimizce sakıncaları zaten ilahiyatçılarca ortaya konuldu. Emzirme konusunda hassasiyet taşıyan bir anne olarak devletin başlatmak istediği bu uygulamaya benim de itirazım var. Amaç nedir bu uygulamada desek, alacağımız cevap: “Anne sütü alamayan bebeklere, bilim adamlarınca formülü taklit edilemeyen mucizevi gıdayı sunmak… Daha sağlıklı nesiller için…”

Bu konu benim bir hayli garibime gitti açıkçası. Sonuçları sakıncalı olmasa bile uygulanabilir olduğunu düşünmüyorum.  Annelerin çoğu kendi çocuğunu emzirmekten acizken, sanki kendisi lütfediyormuş gibi yavrusunun ağzına çarparcasına göğsünü tıkarken, “Vah zavallı yavrucuklar, karınları aç kalmasın, sağlıklı büyüsünler.” deyip, tanımadığı çocuklara yavrusuna çok gördüğü sütten mi ayıracak? Bu bence bir hayal! Bir anne kendi bebeklerine gösteremediği şefkati, tanımadığı ve yüzünü bile görmediği bir bebeğe nasıl gösterecek? Banka için süt toplanması nasıl sağlanabilir? İş yerinde, evinde işlerle boğuşan anne bu fedakârlığı yapabilir mi? Buna enerji ve zaman ayırabilir mi ya da ayırmak ister mi? Günümüz annelerinin pek çoğu, uzmanlar “bebeğinizin sağlığı için 2 yıl emzirin.” diye bağırırken bile buna sabredemezken, süt bankası için süt verir mi? Kendi yavrusunun zarar görmemesi için bile zevklerinden vazgeçemeyip, emzirirken sigara içen kimi anneler mi başka çocukların sağlığını düşünecek? İstisnalar olacaksa da pek çoğu için cevabın “hayır” olacağını düşünüyorum.

Denirse ki bebeğini kaybeden anneler sütünü bağışlasın, Allah herkesin yavrusunu korusun, zaten üzüntüden sütün kesildiğini hepimiz biliriz. Kaldı ki emilmeyen bir göğüsten süt yavaş yavaş çekilir ve süt kanalları bir süre sonra boşalır. Sütü çeken bir kuvvet olmazsa vücut süt üretemez.

Yeni doğmuş bir yavrunun karnını doyurmaya ihtiyacı vardır, evet, ama asıl ihtiyacı olan güven duyabileceği sıcak bir kucaktır. Karnını her türlü doyurursunuz bebeğin, içeriği anne sütüyle kıyaslanamasa da devam sütleriyle de beslersiniz. Ama ya ihtiyacı olan güven duygusu? Annesini kaybetmiş bir bebeğin ihtiyacı olan sıcaklığı bir sütanne telafi etmeye çalışabilir, ama biberon denilen plastik parçasıyla içilen sütün içeriği ne olursa olsun bu ihtiyacı karşılayamaz.  Ancak bir sütanne sorumluluğunu taşıyan bir kadın, emzirdiği çocukla gönül bağı kurabilir. Bu gönül bağı kurulmadan, kan bağışı yapmak kadar kolay olmaz süt bağışı, hiç kolay bir şey değil.

Pedagog Adem Güneş, “Çocuk anneden sadece süt emmez, daha da önemlisi güven emer.” diyor. O halde bebeklerin midelerini dolduracak sütten daha önemli şeyler yok mu konuşulması gereken?

“Çocuğum yesin de sağlıklı olsun.” diye ağzına kaşık tıkılan, “Yok, sen daha doymadın.” ısrarlarıyla iradesi kırılan, “Yemezsen üzülürüm.” diye duyguları sömürülen, “Bitirmezsen Allah seni taş eder.” diye korkutularak mideleri dolan ama ruhları boşalan çocukların ebeveynlerine karşı kaybettikleri güvenleri, yeniden kazanmaları için GÜVEN BANKALARI kurulmalı bence.  “Çocuğumuz sağlıklı olsun.” derken ruh sağlığını tahrip eden anne babalara bir “Dur!” denmeli. Bütün çocukların fıtraten açlığa dayanamaz bir yapıya sahip olduğu ve birşekilde karınlarını doyurabilecekken,   güven duygusu yoksunluğunun telafisinin olmadığı herkese anlatılmalı.

Nice anne sütü almış çocuklar ruhları mengeneye sıkıştırılmış gibi buhranlarla boğuşuyor büyüdüklerinde.  Bu süt bankası yerine güven bankası yapılsın, yapılsın ki çocukların yaşama enerjilerini kıran anaokulu öğretmenleri, kişiliklerini hiçe sayan ilkokul öğretmenleri nasıl düzelir; cezalar sayesinde yaşamaktan soğutulan çocukların ruhları nasıl temizlenir,  sorularına cevap bulunsun.

Sokakta, okulda, evde nereye gittiği ve ne yaptığı belli olmayan, kendi anne babasının, öğretmenlerinin dâhil hiç kimsenin umurunda olmadığı çocuk ruhlarının tahribatına çözüm bulsun önce devlet. Günümüz çocuklarının dillerine dolanan müstehcen şarkılardan, izlenen müstehcen ötesi görüntülerden kurtarsın tertemiz beyinleri, her şeyden önce.

“Yeni doğan her bebek, ne pahasına olursa olsun anne sütü içsin.” deyip projeler üretenler, önce o yavruların büyüdükleri aile ortamı, eğitim gördükleri okul ortamı ve saygı görmedikleri sosyal ortamları nasıl çocuk ruh sağlığı için daha uygun hale getirebiliriz diye düşünmeliler.

İnternette manidar bir cümle ile karşılaştım: “Tuhaf şey! Yabancı girmesin diye evlerinin kapılarını kilitliyorlar, sonra da televizyonlarını açıyorlar.” Ben de bu anlamlı cümleye şunu eklemek istiyorum:

“Tuhaf şey! Daha sağlıklı büyüsün diye anne sütü veriyorlar, sonra da güven duygusunu tahrip edip, ruhsal gelişimini hiçe sayıyorlar.”

 

 

 

Solan Çocuklar

images (4)

Geçen gün hava güneşliydi… Üç yaşındaki kızımla dışarının yolunu tuttuk. Uzunca bir yürüyüş faslından sonra eve dönüş yolunda kızım, bahçede oynayan üç kız çocuğuna adeta kilitlendi. Evcilik oynayan çocukların yakınına çöktü ve onları izlemeye başladı. Çocuklar muhtemelen 4-7-9 yaşlarında. Ben de hem çocukların oyununu hem de onları pür dikkat izleyen kızımı seyredecek olmanın heyecanıyla biraz uzaktaki bir duvara oturdum.

İzledikçe duyduklarım ve gördüklerim karşısında şaşırıp kaldım. Çocukların ikisinin elinde birer telefon (belki eski, belki yeni), bir diğerinin elinde bir kart (oyundan o da telefonmuş). En büyük olan anne, diğerleri onun çocukları. Evcilikteki cümleler: “Kızım telefona bak.”, “Kızım telefonunla istediğin gibi çetleşebilirsin.”, “Kızım interneti açar mısın?”… Şaşırdım ve çok üzüldüm.

Oysa yemyeşil çimler vardı hemen yanlarında, üzerinde şubat ayına rağmen açmış sarı çiçekler, minik narin, mavi mineler… Biraz ilerideki ağacın altında lila rengi sümbüller açmıştı, biraz daha ileride mor kır menekşeleri… Yeşil defne ağaçları, çamlar, kuru kahverengi çınarlar… Ama bu güzel yüzlü yavrular, bu renkli ortamda bile ruhlarını bir siyah ekrana teslim etmişti. Elimizden telefon düşmeyen anne babalar olarak suçlunun kim olduğundan çok da habersiz olmasak gerek…

Gazetede bir reklam… “Hayata renk kat.” sloganıyla telefon reklamı… Elimizde sürekli gezdirdiğimiz ve gündelik hayatımızı, her türlü iletişimimizi sekteye uğratan teknolojik cihazlar istediğimiz renge boyansın; mavi, yeşil, turuncu, ne fark eder, siyah ekranın soğukluğunu giderir mi herhangi biri?

Biz gözlerimizi telefon, bilgisayar, televizyon ekranlarına kilitlemiş, ruhumuzu başka ellere teslim etmişken, hayat kaçıyor. Dışarıda cıvıl cıvıl kuşlar uçuyor. Bulutlar adeta gökyüzünde dans ediyor.

Bugün bir serçe sizin gözlerinizin içine gülümseyecekti belki, neredesiniz?

O hemen arka bahçedeki menekşe sizin için açmıştı, birazdan solacak, ama neredesiniz?

Sokağın sonundaki kuru dallı ağacın üzerinde yeşil yosunlar bekliyor sizin dokunmanızı, neredesiniz?

En önemlisi hayatın renklerini sizden öğrenmek için, “Annem, babam beni ne zaman dışarıya çıkaracak?” diye gözlerinizin içine bakan, beton binaların içinde oflayıp, puflamaktan sıkılan, güneş görmeyen çiçekler gibi renkleri solan yavrularınız bekliyor. Siz hayatınızı yaşarken ve “Çocuğumun karnı tok, sırtı pek.” diye kendinizi kandırırken, çocuklarınız çaresizce soluyor…

Yağmur çamur demeden, soğukta bile üzerine bir kat fazladan giydirerek sokaklarda koşmasına fırsat vermezseniz, onlar enerjisini nasıl boşaltacak? Sulara basmadan, yaprakları ezmeden, çiçekleri koklamadan büyürken bilin ki hayatlarında büyük bir parça eksik kalıyor. Bu şekilde gerek yaşadıklarını gerekse başkalarını hissedemeyen çocuklar büyüyor.

Bir başka gün hava biraz bulutluydu, hani olur ya insanın canı hiçbir şey yapmak istemez. Kolumu kaldıracak halim, enerjim yoktu. Akşama kadar tembellik yapmak geldi içimden, ama yalnız değildim. Hemen kendimi toplayıp, kızıma dışarıya çıkmayı teklif ettim. Hava soğuktu, ama olsun. Bir kat fazla giyindik ve yorulduğunda oturması için arabasını aldık yanımıza. Kimi yerlerde koşarak, kimi yerlerde zıplayarak dolaştık. Yürüyüş yolundaki km çizgilerini yakalamaca oynadık, üzerlerinden atladık. Peşimize takılan köpekten çok değil de arkasından gelen üç kardeşini görünce biraz korktuk. Yolumuzda yayılan solucanları ezmemek için zikzaklar çizdik. Dinlenebileceğimiz bir bank bulup meyve molası verdik. Ellerimizi açıp, bu güzel günü bize nasip eden Allah’ımıza bir şükür duası yaptık. Sonra derin derin nefes aldık, ağaçları inceledik. Yapraksız olanların kısa bir süre sonra yaprakları çıkacaktı, kimileri de hep yeşil kalan ağaçlardı. Bir de mor-beyaz hercai menekşeleri vardı, yanından geçerken onlara selam verdik. Adını bilmesek de uzun gagalı kuşları ürkütmemek için biraz daha yavaşlamamız gerekti…

O kadar iyi geldi ki açık havada yürümek… Yüzüme çarpan soğuk hava beni kendime getirmişti, adeta terapi gibi. Bütün olumsuz enerjim gitti üzerimden, yenilendim. Kırmızı burunlu kızım ise koşturmaktan yorulunca arabasında mis gibi bir öğle uykusuna daldı.

Bu huzurlu gezintimizin keyfi, sokaklar ve yürüyüş yolu boş olduğundan benim için biraz buruktu. Vakit öğle saatleri, çevrede bir tane çocuk yoktu. Kızım bir ara yoldan geçen bir arabayı göstererek “Anne çocuk sıkılıyodur de mi?” dedi. Gösterdiği arabanın içini göremedim, ama içinde bir çocuk varmış. Şaşırmış bir halde “Nereden bildin?” diye sordum. “Çünkü ben arabada sıkılıyorum ya o yüzden.” dedi.

Olabildiğince sadece uzun mesafelerde arabayı tercih eden bir aile olsak bile kızım arabada sıkılıyor. Aslında bütün çocuklar sıkılıyor kapalı ortamlarda. Kış akşamları dışarıya çıkıp yürüyoruz, bir tek insan görmek mümkün olmuyor maalesef. Gündüzleri de keza öyle. Yazın bütün çocuklar dışarıdayken, hava biraz soğuk, serin olunca hiç kimse sokağa çıkmıyor. Oysa okula, kreşe gitmeyen çok çocuk var, biliyorum. Ama hasta olurlar korkusuyla açık havadan, doğadan uzak tutulan çocukların ebeveynlerine sormadan edemeyeceğim: Soğuk havaya çıkarmamak uğruna, içinde ne olduğu belirsiz, masum zihinlerin en derinine zehir işleyen kara kutulara teslim etmek onları hastalıktan korumak mı demek?

Anne babalar, korkmayın. Dışarıda esen rüzgâr çocuğunuza zarar vermez, bir süre sonra alışıyorlar. Asıl, soğuk havalarda gün yüzünü görmeyen çocuklar hastalıktan kurtulamıyor. Şehir, köy, kasaba demeden dışarıya çıkarın çocuklarınızı. Bir cadde üzerinde bile yaşıyor olsanız, eminim açık havadan faydalanacağınız çok şey vardır çevrenizde. Havanın soğukluğuna göre kıyafetlerinizin kalınlığını artırıp, dışarıda bulunduğunuz süreyi kısaltın, yeter. Kaloriferli evlerde, havasız ortamlarda, betonlar içinde boğuluyor çocuklar. Sağlıklı büyümeleri için özgürlüğe ve açık havaya ihtiyaçları var. Yaz kış demeden çocuklarınızı dışarı çıkarın ve hayatlarına doğal renkler katmasını sağlayın, kapalı ortamlardaki suni renklerle güzellikleri solup gitmeden.

 

Hayalci Kadınlar

Son yazımda hayalet erkeklerden bahsetmiştim. Genelleme yaptığımı söyleyip, anlatmak istediklerimi yakalayamayanlar oldu. Öncelikle şunu belirtmek isterim “çürük elmalar” diye bir yazı yazıp, çürük elmalarla ilgili düşüncelerimi paylaşsaydım, “Bütün elmalar çürüktür.” demek istediğim sonucu çıkabilir miydi? Tabii ki hayır… İşte bu noktada beyleri alınganlık yapmaya değil, kendi evlerinde varoluşlarını sorgulamaya davet ediyorum.

Peki, hayalet erkekler var da bütün kadınlar sütten çıkmış ak kaşık mı? Hiçbir sorun tek taraflı değil. Hiç kimse de kusursuz ya da tam kusurlu değil.

Sorunlu erkekler var, sorunlu kadınlar da var.  Sorun gerek kadın, gerek erkek olarak kendimizi bir yerlerde unutmamızdan ve yaratılış gayemizin idrakine varamamamızdan kaynaklanıyor. “Neden kadın yaratıldım?”, “Neden erkek yaratıldım?” sorusunu kaçımız soruyoruz kendimize, gözlerimizi aynadaki suretimizden kaçırmadan? Kaçımız dünyaya geliş amacımız üzerine düşünmek için günün belirli zaman dilimini ayırabiliyoruz, başkasına sataşmadan?

Dinimiz aile reisliği görevini babaya vermiş, ne kadar büyük bir paye… Kadınların, çocukların ve kısacası ailenin emanet olduğu gerçeğiyle erkeklere düşen sorumluluğun çok daha fazla olduğu kanaatindeyim. Ama kadınlara verilen de yapılarında barındırdıkları zarafetle, yuvasını çekip çevirme gücü.  Kadınların sorumluluklarını üstlenmemeleri ve her şeyi erkeklerinden beklemeleri, erkeklerin imtihanını hayli zorlaştırmıyor mu?

Peki, hayalet olan erkekler annelerinden öyle mi doğuyorlar? Hayır, fıtri farklılıklar taşımakla birlikte her çocuk saf ve temiz doğar. İnsan önce anne ve babasının tutumlarıyla, sonra da çevrenin etkisiyle ve yaşadıklarıyla şekillenir.

Erkeğin anne babasından göremediği ilgi ve şefkati (ya da gördüğü ilgi ve şefkatin devamını) evlendiğinde eşinden beklemesi, ondan da göremediği alakadan sonra içine kapanması ya da tersine daha da hiddetlenmesi yadsınamaz bir gerçektir. Bin bir hayalle evlenen kadın, fırtınalar içinde boğuşan erkeğin sığınacağı bir liman olamıyor. Oysa içinde sert fırtınalar, kasırgalar kopan erkeğin, dingin bir limana ihtiyacı var. Bir yumuşak kalple dinecek belki de bütün kasırgaları. Ama kadının buna ne sabrı ne tahammülü var. Gardını alıp, duruyor erkeğin karşısında. Yanında dursa, belki bütün sıkıntılar hafifleyecek. Sonuçta kadın da erkekten çok şey bekliyor ve çevresinden aldığı “Güçlü dur, kendini ezdirme” taktiklerini uygulayarak daha da mutsuzlaşıyor. Çünkü erkeğin ihtiyaç duyduğu başını koyacağı sıcak bir omuz, ona kalkan olarak yükselen sert bir omuz değil.

Bazı kadınlar kendisi bir şeyler yapmaktan öte, sürekli kendisi için adımlar atacak bir erkek bekliyor. Hayal kuruyor, dizilerdeki gibi bir erkek hayali içinde yaptıklarıyla, eşini daha da uzaklaştırıyor farkında bile olamadan. Dizilerdeki sahte erkeklere hayran oluyor kadın. Hayallerinde oluşturduğu erkeği görmeyi umarak ekranlardan çevirdiği gözlerini yanındaki eşine dikiyor. Nerede o her gün bir hediyeyle koşup gelmesini; romantik, kibar olmasını beklediği adam? Nerede olacak, dizi setinde rol yapıyor.

Kimi kadınlar eşlerinin iyi yönlerini övmeyi ve dışarıya da “Eşim beni çok mutlu ediyor.” mesajı yaymayı, bunu da diğer kadınların gözüne sokmayı çok seviyor. Sevgililer günü denilen günde sanal ortamlarda boy boy resim paylaşan kadınlar bunun büyük bir göstergesi: Eline çiçek demetini alan makineye sarılmış, yüzde gurur dolu bir ifade… Bu demek değil ki bu kadınlar çok mutludur. Ama bu kadınların gördüğü romantik davranışları erkeğinden göremediği için içten içe kahrolan diğer kadınlar var… En sonunda dayanamayıp patlıyorlar… “Sen neden böylesin?” Adam şaşkına dönüyor. “Nasılım?” “Evlendiğinde böyle değildin?” Sürekli erkekleri eleştirmek yerine bir nefes alıp, kadınlar olarak biraz da kendimize bakmalıyız. “Evlendiğimizde ben böyle miydim?” “Acaba eşime karşı ben nasılım?

Hz. Hüreyre (ra) anlatıyor: “Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki:

“Şayet ben bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim.”

Ben bu hadis-i şerifi ilk kez okuduğumda şaşırdığımı ve çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Secde etmek… Secde Allah’a en yakın olma hali değil midir? Ve eğer birine daha secde emredilseydi bu kişinin kadınların eşleri olacağı gerçeği, bütün kadınlar olarak içimizi titretmiyorsa ve kendimizi her yeni gün sorgulama süzgecinden geçirmiyorsak, bizim de varlığımız hayalet kadınlığa dönmez mi?

Hayalci kadınlar, hayalet erkekler… Konu çok boyutlu ve oldukça geniş…

Uzun lafın kısası; yaratılış gayemizi anlamaya ve bize “kul olma” değerini veren Yaradan’ın lütfuna layık olabilmek için, “Neden eşim kadınlığını yapmıyor?”, “Neden eşim erkek olma sorumluluğunu yerine getirmiyor.” gibi sorularla topu karşı tarafa atmadan önce, kendimize bakmamız daha doğru ve isabetli olur.

“Ben erkek olmanın gerekliliğini yerine getirebiliyor muyum?

“Ben kadın olmanın gerekliliğini yerine getirebiliyor muyum?”

Kadın ya da erkek olalım, bu sorulara bulduğumuz hakkaniyetli cevapların bizim iki dünyada da mutluluğumuzu artıracağına inanıyor ve bunu hepimiz için gönülden diliyorum.

Hayalet Erkekler,

“Kadının asli görevi anneliktir. Kadın zorunluluk yoksa çalışmasın, evine dönsün, kadınlığını yapsın, aileler aile olsun.” …

“Kadın üretkendir, evde oturmasını beklemek çağdışıdır. Kadın ne pahasına olursa olsun çalışmalıdır.”…

Son günlerde kadının çalışması çok tartışılan bir konu… Bir türlü anlayamadığım nokta şu; bu sorgulama sürecinde erkeklerin dokunulmazlığı nedendir? Her ortamda, her durumda kadınların çalışması konusuna odaklanmışken sözü ne zaman erkeklere getireceğiz? Kadının birinci görevi annelik ve kadınlık… Peki, erkeğin birinci görevi nedir? Erkeğin de asıl görevi doğasına uygun sorumluluklar ve babalık değil midir? Kadınların güvenemediği erkekler yüzünden kendilerini dışarıya attıkları bir toplumda erkeklerden hiç bahsedilmeyişin nedeni nedir?

“Eve ekmek getiriyorum.” cümlesinin arkasına sığınıp, bunun ötesinde yapacağı ve yapmayacağı her şey için kendini haklı gören bir erkeğin, görevini yerine getirdiği söylenebilir mi?  “Akşama kadar yoruluyorum zaten, kafam şişti.” deyip, baba özlemi çeken çocuklarını eşine doğru ittiren, televizyonun karşısında haberdi, maçtı saatlerini geçiren bir adam, faturaları ödüyor diye aile reisi olma vazifesini yaptığını iddia edebilir mi?

Baba olmadan, kadının  annelik yapmasının çok zor olduğunu söylüyor uzmanlar. Günümüzde babalar nerede? İşte mi? O zaman, işten gelince nerede peki? Baba gün boyunca yok, akşamları da varlığının kimseye hayrı yok iken; bu hayalet babalarla o yuvada yetişen çocuklardan kime ne hayır gelir? Yıllar sonra büyüyüp de evlendiklerinde hayalet babalarından öğrendikleri güvensizlikleri, sevgisizlikleri eşlerinden görmemek adına çırpınan ve bir kez daha güvenleri sarsılan kadınları kim suçlayabilir? Güvenemediği eşleri yüzünden ellerinde maddi güvence tutabilmek adına bir arayış içinde kadınlar. Erkekler bu hazin tablonun farkında mı acaba? Aile kavramı insanın kendini en güvende ve huzur içinde hissedeceği yer olması gerekirken neden eşinden gizli banka hesabı açtıran kadınlar var?

Ben üç yıl önce iki diplomaya sahip bir şekilde işten ayrılma kararı aldım. Bir bankamatik kartımın olamayacağı pahasına da olsa… Çalışmadığım bu süreçte eşim her aldığımı başıma kaksaydı, her adımımın hesabını yapsaydı ben bu kararımda huzurlu olabilecek miydim? Eve geldiğinde bana emreden, zulmeden bir eşim olsaydı, evde yemek yapmaktan keyif duyabilecek miydim?

Kadınların sabahın en erken saatlerinde yollara düşüp, gece vakti evde olmalarından, nefes nefese halleriyle bir de evde koşturmalarından yana değilim, yüreğim sızlıyor. Çünkü kendim yaşadım… Kadının fıtratında evinden böylesine uzakta olmak yok. Hele hele koklamaya kıyamadığı yavrusunu birilerine emanet edip, içinde derin bir sızıyla, gözlerinde yaşlarla iş yerinin yolunu tutmaya bence hiçbir kadın hevesli değil. Ama ya işi bırakıp evde olsa, eşi akşam geldiğinde ona sanki evin hizmetçisiymiş gibi davranıp, yapamadığının hesabını sorsa, yaptığına burun kıvırsa… “Sen evde yatarken, ben dirsek çürüttüm.” deyip, ayaklarını uzatıp uyuklayana kadar televizyon seyretse… “Ben o parayı nasıl kazanıyorum, sen biliyor musun?” deyip, beğenerek aldığı bir bluzun on saat lafını etse… Söyler misiniz bu kadın neden evde olmak istesin?

İş dünyasının zorlayıcı etkilerini en derin şekilde yaşamış biri olarak, evliliğimin ilk iki yılını yaşanmamış sayıyorum ben. İşin ağırlığından, mesai saatinin uzunluğundan ziyade yaşadığım ruhsal sıkıntılar… Ruhuma ters giden, beni yoran pek çok şey… Böylesine bir çalışma hayatı kadınlık fıtratıma tersti, bu yük fazla ağırdı… O uzun ve stresli yılların sonunda onulması zor yaralarım var şimdi: Savunmacı, sabırsız, güvensiz tavırlarım var… Modern hayatı ve kadının ne pahasına olursa olsun çalışmasını dayatan toplumun şimdi bana ne faydası var? Kim öder benim stres dolu geçen, yitip giden yıllarımın bedelini? Cüzdanım dolarken, ruhumdaki güzellikleri boşaltan günlerin telafisini şimdi kim yapabilir?

Kadın modern hayatın bütün pırıltılarından, prestijinden sıyrılıp akşam evine geldiğinde kendisiyle ve ailesiyle baş başa… Kariyer, iltifatlar, dışarıda giydiği şık çizmeler, pahalı takıların ışıltısı ve işin güzel yanları dışarıda kalıyor. Kapıyı kapattığı anda işin bütün olumsuz yanlarıyla birlikte ev, yemek, iş, çocuk, eş…  Kadının kadınlık ve annelik yapmaya vakti yok, gücü yok.  Hep yoğun, hep yorgun…

Bunca yoğunluğa ve yorgunluğa, yüzüne bakmaya katlanamadığı nice kişilerden gördüğü saldırgan davranışlara, hakaretlere göz yummak pahasına da olsa kadını çalışmaya iten, erkeğin ona sahip çıkmaması ve güvensiz tavırları değil midir? Belki de bu kabullenemediği öfkenin sonucu dış dünyada mutluluk arayışıyla, çalışan kadın iş hayatında sosyalleşme umudunda; çalışmayanlar ise sanal ortamlarda arkadaşlıklar peşinde. Çünkü erkekten değer göremiyor ve kimseye güvenemiyor kadın.

Kadının fıtratında değer görmek var, fark edilmek… Evini tek başına geçindiren bir kadının, her türlü durumun üstesinden gelip, çalışmak zorunda kalması anlaşılabilir. Ya maddi durumu yeterli olanlar? Evinde fark yaratamayan ve fark edilmeyen kadın paraya ihtiyacı olmasa da kendini dışarıya atıyor. Kendini değerli hissedebilmek için, değer görebilmek ve mutlu olabilmek için çalışmak istiyor. Sanki her şey dışarıda üretilmeliymiş gibi, çalışmayan kadınlar çağdışıymış, beceriksizmiş gibi.  Bir yol konulmuş önümüze, özgürlük, çağdaşlık diye, yitip giden kadının fıtratıyla birlikte sağlığı ve mutluluğu oluyor. Her gün sosyal bir ortamda bulunmanın verdiği etkiyle yeni harcamalar ve sonrasında daha çok kazanma zorunluluğu doğuruyor kendine kadın. Tüketim toplumunun kurbanı olarak daha iyi giyinmek, daha iyi yaşamak uğruna evinden daha da uzaklaşıyor. Böyle olunca kadın geç saatlere kadar dışarıda, erkek de keza öyle. Peki, aile nerede?

Evler akşamları yemek, içmek, uyumak gibi temel ihtiyaçların karşılandığı bir otel haline geliyor, çocuklarda aile aidiyeti ve güven duygusu gelişemiyor. Bu da pek çok şeyin eksikliğini ortaya çıkarıyor. Sorunlu ailelerden sorunlu erkekler çıkıyor;  bunlar geleceğin aynı tahammülsüz, ilgisiz babalarına dönüşüyor. Baba desteği olmayınca evde anneliği annesinden görmeyen kızlar, geleceğin anneliği hissedemeyen kadınları haline geliyor. Hayalet baba, mutsuz anne, mutsuz çocuklar, mutsuz nesiller… Bu nesillerden oluşan yeniden mutsuz aileler, mutsuz çocuklar… Aileleri bu çıkmaza sokan şey; modern hayatın tüketimi artırıcı etkisinden daha öte erkeğin bu süreçte kadını hayat içerisinde yalnız ve savunmasız bırakması.

Günümüz annelerinin mutsuzluğunun ilacı, çöken ailelerin şifası uzakta değil, kendi kültürümüzün derinindeki baba rolünde saklı:  Emanetin hakkını vermek…

“Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız…”  diyen bir Peygamberin (s.a.v.) dinine inanan erkeklerin üzerine eş ve baba gömleği giymeden önce kendine sorması gereken şu değil midir?

“Yarın bu yavruları ve aileyi bana emanet eden Yaratıcı ‘Emanetlerime ne yaptın?’ dediğinde ben ne cevap vereceğim?”

 

Tesettür Kararım

Hayatımın hiçbir döneminde kadınlar arasında açık, kapalı ön yargım olmadı. Hiç kimseyi bu kriterle yargılamadım. Benim tesettürden anladığım, bir ibadetti çünkü, namaz gibi, oruç gibi, zekat gibi… Yapabilenlere hep gıpta ile baktım. İnsanın Allah rızası için alacağı bir karar olmalıydı bu çünkü… Tesettürlü dostlarım da oldu, en açığı da… Biliyordum ki aslolan yürekti ve bizler ilmimizi artırdıkça bir şeylerin eksikliğini ya da fazlalığını hissedebilirdik yüreğimizde.

Uzun zamandır içimde varolan bir istekti tesettür, biraz da canımı acıtan… “Kim ne der, kim nasıl bakar, acaba iş bulamaz mıyım, hayat çekilmez hale gelir mi, insanlar bir siyasi görüş gibi algılar mı…” gibi kaygılarım vardı, nefis bu ya hiç rahat bırakır mı? Ama yürekten tefekkür ettikçe “Allah’ım yapacağım her şey senin rızan için olmalı, atacağım her adım senin yolunda olmalı, bana yardım et.” diye dua ediyordum.

Dinimizin ilme verdiği önemi öğrendikten sonra, hep dar zamanlarım olsa da daha çok öğrenmeye ve öğrendiklerimi uygulamaya gayret ediyordum. Şu üç günlük dünyaya gönderilme nedenimiz sadece yiyip, içip, yatıp, ceplerimizi parayla doldurup, sefa içinde yaşamak olmasa gerekti.

Bir Cuma günü, tam Cuma vakti… Tam kendimi tefekkürün sularına bırakmışken, içimden bir ses, “Gonca, ne zamana kadar yaşamayı düşünüyorsun? Her an ölüm gelip çatabilir ve ne zaman öleceğin belli değil, farkında mısın? Ölmek için hazır mısın?” dedi, irkildim.

Ölüm… Ne kadar soğuk ve uzak bir kelimeydi oysa. Daha çok gençtim, yaşayacağım çok şey vardı, şimdi ölümü düşünmenin zamanı mıydı?

Ben zihnimden atsam da hayatımdan söküp atabilir miydim bu ölüm gerçeğini? Bir anda Sanki Ömer Hayyam konuşmaya başladı yanı başımda:

“Niceleri geldi, neler istediler. Sonunda dünyayı bırakıp gittiler…
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi? O gidenler de hep senin gibiydiler.
Dünyada ne var, kendine dert eyleyecek, bir gün gelecek ki can bedenden gidecek,
Zümrüt çayır üstünde, sefa sür iki gün…  Zira senin üstünde de otlar bitecek. “

Sonra “Evet Gonca, şimdi ilminle amel etme zamanı.” dedim kendime. “Kalk yerinden ve Rabbinin farz kıldığı bir emri yine O’nun rızası için yerine getir. Kim ne diyecek, kim beğenecek, kim beğenmeyecek kaygısı taşımadan, modern hayatın dayattıklarına bakıp yılmadan, Rabb’ine sığınma vakti.”

O kadar çok varlıkla lütuflandırdı ki Yüce Rabbim beni… Sağlık, O’nu kalbime koyan güzel bir aile, her an sevgisiyle yanımda olan bir eş, bir yavru ve annelik… Yediğim önümde yemediğim arkamda…

Saymanın bile mümkün olmadığı bunca lütfun şükrü nasıl yapılabilirdi… Günlerce secdeden kalkmasam yine belki yediğim bir lokmanın şükrünü yapmış sayılmayacakken, O’nun emrettiğinin en doğrusu olduğunu bile bile tersini yapmak bir kaçıştı…

Çok şükür, bu kaçış yolu bu sefer O’na çıktı ve kendi isteğimle yürekten bir dua ile tesettüre girdim.

Nefis bu ya,  “30 yıllık alışkanlığı bırakmak kolay olmaz.“ diyordum. Ama hiç öyle olmadı, doğduğundan beri örtülü dışarı çıktığımı görmeyen yavrum bile “Anne neden başını örttün?” diye hiç sormadı. Kimi “Hayırlı, mübarek olsun.” diye karşıladı, kimi şaşkınlıkla, kiminde bir tuhaf bakış, kimisinin gözlerinde “Acaba kimden etkilendi?” soruları…

Merak edenlere cevap olsun: Bütün kâinatı kusursuzca ayaklarımın altına seren, eksiklerime rağmen lütuflarını hiç eksiltmeyen Rabb’imden etkilendim.

Tesettür kararımdan ve köşelerimdeki fotoğraflarımı değiştirdikten sonra bir e posta aldım. İzmir’den Gülşah Hanım yazmıştı. Okuyunca gözyaşlarımı tutamadım… “Yazılarınızı hep severek takip ediyordum ve ‘Bu güzel düşünceli insana inşallah Rabbim tesettüre girmeyi de nasip eder.’ diye dua ediyordum.” …

Yıllardır istediğim, hayalini kurduğum bir ibadeti neden Allah bana şimdi nasip etti, işte bu mailden sonra çok iyi anladım. Başta sevgili Gülşah Hanım olmak üzere tanımadığı bir insan için dua edecek kadar güzel kalpli bütün okuyucularıma yürekten teşekkür etmek istiyorum, Allah hepinizden razı olsun.

Bunca yıl açık olup da şimdi tesettüre girmek nasıl bir şey, eminim merak eden çok kişi var. Bence tesettür önce insanın yüreğinde başlıyor. Sonrasının hissettirdiği şey ise huzur dolu bir tamamlanmışlık duygusu…

Ah Eskiler

Bir bayram ziyaretinde eski bir fotoğrafa rastlamıştım. Genç ve üniformalı bir beydi resimdeki. 60’lı yıllardan bugüne kalan bir hatıra…

Fotoğrafın arkasında yazılanlar ise o kadar çok etkiledi ki beni:

“Sevgili amcacığım, gözlerinin önünde canlanan hayalimi yükseltmek için, şu cansız hayalimi gönderiyorum…”

El yazısıyla yazılmış bu cümle, ne kadar da zarif bir beyefendi diliyle, eliyle kaleme alınmış.

Bu fotoğrafa uzun süre bakakaldı gözlerim, hem bir hüzün, hem de derin bir hayranlıkla.

Eskiler… Ah eski günler… Doğumum çok eski olmamakla birlikte, bugünün dünden, hatta dünden önceki günlerden ne kadar farklı olduğunu anlayabilecek yılı yaşamış olmalıyım dünya üzerinde. Bugünümde böyle fotoğraf arkası cümleler kalmamış, ya da en azından benim duymayacağım kadar az olmalı. Şimdinin dijital fotoğraflarının neresine böylesi sözler yazılır? Bu dijital olanlar anlık mutlulukları sekteye uğratıp, bir yerlerde depolanmaktan ziyade ne işe yarıyor?

Eskiden ne kadar da azmış fotoğraflar. Kimilerinin evine fotoğrafçı gelir, özel günlerde bir kare çeker gidermiş, tabii yüklüce bir maliyeti gözden çıkartabilenler için. Kimileri de ayda yılda bir, bir fotoğraf stüdyosunda maaile yan yana dizilip, o anı ölümsüzleştirip, o cansız hayallerini uzaklardaki eşe-dosta postalarlarmış, bir zarfa koyup, üzerine adres yazıp, pulunu yapıştırarak. Emekle, çabayla, sevgiyle…

Şimdilerde istediğimiz her anı ölümsüzleştirebiliyoruz da anlarımızın kıymetini bilemiyoruz. Eskiden fotoğraflar azmış ama özel sayılan dakikalar çokmuş ve güzel yaşanan… Şimdi fotoğraflar çok, hayatımızın bir özelliği yok. İçinde suni gülümsemelerle kaydedilen binlerce kare…

Benim çocukluğumda sancılı bir dönem yaşıyordu mektuplaşma, şimdi ise can çekişiyor ve ömrünün son günleri belki de. İnsanın parmaklarından dökülen kelimelerle ne de anlamlıdır paylaşım. Gözyaşlarının ıslatıp, dağıttığı mürekkeple okunmaz olan kelimelere rağmen, ne kadar da anlaşılırmış duygular. Şimdi elektronik postalarca yazıp, altlarına smilelarla ne ifadeler ekliyoruz da sanal ortamlarda kimse gerçek duygularımızı hissedemiyor. Ağlasak, gözyaşlarımız klavyenin tuşlarını sırıl sıklam etse, yine de kendimizi anlatamıyoruz karşı tarafa. Hani diyor ya şair: “Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda, dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle…”

Ne gerçekten ağlayan var şimdi, ne de ağlayanın sesini duyacak olan. Artık makineleşiyoruz, insan yanımızı bilerek törpülüyoruz ki yaşamak daha kolay olsun… Acıma duygumuzu, başkalarına merhametimizi baskılıyoruz ki, daha özgürleşebilelim.

Ne ince cümlelerle anlatılırmış eskiden sevgiler… “Fikrimin ince gülü, kalbimin şen bülbülü…”   diyen şarkılarla ne kadar güzel yaşanırmış sevdalar. Şimdi çocuğumun bilinçaltını temiz tutabilmek adına radyoda çoğu şarkıyı değiştirmek zorunda kalıyorum. En yakınımızdan duymaya çekineceğimiz cümleler bile, şarkı sözü olmuş, ilkokul öğrencilerinin dillerinde. Birkaç sene geçmeden duyulanlar fiillere yansımaya başlıyor, sonra bunun suçlusunu arama süreci…

Şimdi “canım” kelimesini mağazada kıyafet satacak olan, hiç tanımadığım ve benden çokça küçük olan bir kız bile söylüyor, “Neye bakmıştın canım?” Can nedir?  Kimler canımız olmaya değerdir? Hiç tanımadığımız kişiler bile canımız olmaya, canımızın bir parçası olmaya aday şimdi. Ya tanıdıklarımız, sevdiklerimiz? Etrafta canlarımız arttı da tanıdıklarımıza olan sevgimiz, hürmetimiz azaldı. Canım dediklerimiz çok, canımızdan öte dediğimiz dostlar yok denmeye yaklaştı.

Günümüzde nicelik arttı, bol kelime kalabalığı, bol arkadaş trafiği var, aşklar, aşıklar çoğaldı… Ama nitelik kalmadı… Bir şehir içi otobüs yolculuğunda, arkamda oturan iki lisesi kızın konuşmalarına mecburen kulak misafiri oldum, diğer yolcularla birlikte. Çok değil on beş dakika içinde belki beş erkek ismi geçti konuşma içerisinde. Biri yeni sevgili, biri eskisi, diğeri internetten tanıştığı, bir diğeri peşini bırakmayan…

Pek çok şey kolaylaştı artık, kolaylık içinde rahatlığı da beraberinde getiriyor. Özensizliği ve hoyratlığı da arkasından davet ediyor… Sahip olduklarımız, kendimiz ve nihayetinde hayatlarımız değerini kaybediyor. Yaşanan bu kayıpların sonucu varlık içinde mutsuzluk… Eskilerin varlıkları azmış, ama dillerinden şükürleri eksik olmazmış. Şimdi sahip olduklarımız o kadar çok artmasına rağmen kalplerimiz bunu fark etmekten, dillerimiz şükretmekten uzak… Bunca varlık içinde mutsuzluğun ve kıymet bilmezliğin yegane sebebi bu değer bilmezliğimiz değil midir?

Kadir kıymet bilmek denir ya hani; önce kendimizin, Yaradan’ca bize verilen değerin kıymetini bilebilmeli. Kıymet bilen insan, her şeyin anlamını bilir çünkü. Anlamını sorgulamadığımız ve değerinin farkında bile olmadığımız bir hayat içinde bir oraya bir buraya savruluyoruz. Yaşadığımız hayatın anlamı üzerine düşünmeyeceksek, yaşamaya değer kılınmanın liyakati nasıl olur ki?

 

Sihirli Aynam

Her gün çok defa aynaya bakıyoruz… Elimizi, yüzümüzü yıkarken, kişisel bakımımızı yaparken… Ama evlerimizde bir yerlerde asılı duranların ötesinde öyle bir aynamız var ki o çok farklı, o bambaşka, o adeta sihirli bir ayna…

Çocuklarımız… En ufak bir ruh hali değişikliğimizden anında etkilenen, bizden gördüğünü hiç zaman kaybetmeden bize yansıtan, “Nasıl bir insanım?” sorusunun cevabını en net, en berrak halleriyle bize sunan aynalar…

Hem de sadece banyoda, lavaboda, konsollarımızda bakılmak üzere bekleyen aynalardan değil bu sihirli olanlar. Her an, her yerde gözümüzün içine bakan aynalar… İçimizden geçirdiğimizi bile ele veren, saklamaya çalıştıklarımızı ve sıradan aynaların bile göremediğini gözler önüne seren…

“Ayna ayna söyle bana! Bana kendimi anlat, nasılım, nasıl bir anneyim, anlat bana.” desem henüz üç yaşına basmamış haliyle anlatıverecek sanki her bir ayrıntıyı. Dökülecek bütün hatalarım, eksikliklerim ortaya… Olumlu davranışlarım daha da parlayacak onun yüzünde. Sesimdeki, tavırlarımdaki, bakışlarımdaki  küçücük bir nüansı bile fark edecek hassasiyete sahip sihirli bir aynam var. Aslında her çocuk böylesine hassas, böylesine etkileyici…

Bazen moralim bozuluyor basit dünya hallerine, farkında bile olmuyorum. Bir de bakıyorum ki oradan bir ses: “Anne yeden gülmüyosun?”  Bir anda yüzümün halini aynamda görüp, kendime geliyorum. Biraz sabırsız davransam, yavrumda bir huzursuzluk… Yanlış davranışlarımın aynama yansıyan aksiyle hatamı hemen fark ediyorum.

Bir gün bakıyorum, bebekken bile telefona merakı çabuk geçen kızım, eline geçirdiği her eşyadan kendine telefon yapıyor, kulağına götürüyor, “Yeden beni kimse aramıyo? diye kendi kendine soruyor, keyfi kaçıyor. Bu durumda bir terslik var diye düşünüyor ve hemen fark ediyorum ki aranacaklar listem kabarmış ve ben elimde telefon, bir onu bir bunu arayayım derken, sihirli aynam iş başında… Annesi ne ile meşgulse, onun da sevdası o yönde.

Gazete okuyorum, yine yakınlarımdan bir ses geliyor: “Bana da küçük gazete, anneee.” diye etrafımda fır dönen bir ayna yine. Okuduğum her şeyin küçüğünden o da istiyor. Yemek yapıyorum, “Ben de yapıcam anne.” Hemen ona da bir tahta, küçük uçlu bir bıçak; yaptığımın aynısını yapıyor. Temizlik yapıyorum, “Bana da küçük fırça, anne.” “Ben de silicem anne.”…

Bu ayna, 7 gün 24 saat mesaide. Hiç vazgeçmiyor, oyunlarında bile: Ben ona nasıl davranıyorsam, o da evciliklerinde bebeklerine öyle davranıyor. Kızmıyor, terslemiyor bebeklerini. Benim onunla konuştuğum ses tonunda, benim anlattığım açıklıkta o da herşeyi anlatıyor bebeklerine. Sürekli konuşuyor onlarla, koynuna bastırıyor, “Korkmayın ben yanınızdayım.” diyor…

Bu aynalarımız göreve çok erken zamanda başlıyor aslında, daha anne karnına ilk düştükleri anlarda. Bu aynalama her bir insan yavrusuna verilmiş ilahi bir öğrenme yöntemi. Yaradan’ın bahşettiği büyük merak duygusuyla, konuşmayı, yürümeyi, yemeyi, yaşamayı izleyerek ve gözlemleyerek öğreniyorlar.

Ama öyle bir gerçek var ki, bizi her an kopyaladıklarının farkında bile değiliz. Annenin bütün ruh hali değişikliğinden anında etkileniyorlar. Anne gerginse çocuk da gergin, anne sinirliyse çocukta sinirli… Dışarılarda kendini yerlere atan, annenin hiçbir dediğini dinlemeyen, hiçbir mekânda huzur bulamayan yavrular öyle dünyaya gelmiyorlar. “Fıtratı böyle.”  avutucu bahanesine sığınmak ne kadar da kolay, ama geçerli cevap bu değil. Çocuklarımızda istemediğimiz ve beklemediğimiz davranışları gördüğümüzde onlara değil, önce kendimize dönebilmeliyiz.

Bir şeyler ters gittiğinde, “Sen neden böylesin?” diye çocuklarımıza yüklenmek, kızmak yerine “Ben nerede hata yapıyorum?” sorusuna acilen cevap aramalıyız. Kendimizi düzeltip, yüz ifademizden, ses tonumuzdan  başlayarak, bütün davranışlarımıza çeki düzen vermeliyiz. Bizim kendimizde yaptığımız küçük bir değişimle aynadaki suretimizde inanılmaz değişiklikler olacak.

Henüz 3-4’lü yaşlarında bizi anlamıyor zannettiğimiz çocuklarımız, hal dilimizden herşeyi kaydediyorlar. Duygularına hemhal olamadan büyüdüklerinde, bütün olumsuz hallerimizin üstlerine sinmesi ve düzelmesi zor hallere bürünmeleri çok uzak değil.

Sihirli aynam, beni her an canlı tutuyor. Düzeltmem gereken davranışı hiç saklamadan bana gösteriyor. Her gün yüzüne baktığımda ve o oyununu oynarken onu şöyle bir adım geriden izlediğimde, bütün sorularıma cevap buluyorum. Hemen ardından yenilenme sürecim geliyor. Silkelenme ve hiç bitmeyecek bir kendimi sorgulama süreci…

“Sırlanmış camdan öte nurlanmış candan yaratılmış SİHİRLİ AYNAM! Söyle bana ben nasıl bir anneyim?”

 

Aziz Misafir

Güneşli bir günde kızımla parka gitmiştik. Yanımdaki bankta oturan, kızının oynamasını izleyen bir anne görmüştüm. Telefonda konuşmasına istemeden kulak misafiri olunca, yabancı olduğunu anlayıp merak duymuştum bu hanıma. Telefonu kapattığını farkedince hemen yanına gidip, selam verdim. Kendimi tanıtıp, onu da tanımak istedim. Amerikalı bir hanımdı ve dünya güzeli çocukları vardı. Yavrularına baktıkça sürekli “maşallah” dediğimi fark edince açıklamak ihtiyacı hissettim. “Maşallah, diyorum çünkü bizim inancımıza göre onlar, masum, saf, tertemiz doğuyorlar. Çok savunmasız oldukları için, Allah korusun diye öyle deriz.” demiştim. Bu güzel yüzlü hanım, hemen dediğimi düzeltmek istercesine, “Hayır, bize göre onlar günahkâr doğarlar, biz onları günahlarından arındırmak için vaftiz ederiz.” O minik yavrusunu henüz vaftiz etmedikleri için onların gözünde o çocuk bir günahkârdı.  Oysa bizim inancımızda bu yavrulara “sabi, melek” denirdi. Ama birden, aynı inancı paylaştığımız ailelerde o melek dediklerimize reva görülen davranışlar gözlerimin önüne geliverdi ve içimde derin bir üzüntü duydum. Özveriden, sağduyudan, anlayıştan uzak tavırlarımızla, bize emanet olan “MELEK” lere hak mı bu davranışlar?

Bir akşam yemeğine, ikindi çayına davet ettiğimiz misafirlerimize nice ikramlarda bulunup hizmette kusur etmeyiz. Yüzümüzden tebessümü eksik etmeyip, en hoş görülü tavrımızı takınırız. Misafir bizim kültürümüzde önemlidir. Misafirsiz evin bereketinin olmayacağına inanırız. Osmanlı’da evinde yemek yiyen misafirlere ev sahipleri “diş kirası” adı altında hediyeler verirmiş, “Soframızda iftar açtınız, bizim sevap kazanmamıza vesile oldunuz.” diye. Bu ne kadar da kadirşinas bir davranış… Böylesi bir devletin torunları olarak, misafirlere özenen, bezenen, “Allah evimizden eksik etmesin.” dualarımızla sergilediğimiz misafirperverliğimiz…  Hiçbir millette misafire hürmetin bu denli olmadığını söyler yabancılar, dış ülkelerden gelenlerce bu özelliğimiz ne kadar da takdir edilir.

Peki, bu denli misafirperver olan bizler, yuvalarımızın en kıymetli misafirlerine, aynı hürmeti neden göstermiyoruz?  Anadolu Pedagojisine göre yuvalarımızın Aziz Misafirleri onlar… Bir şekilde büyür diye sokaklara bırakılan, rahatlıkla terslenip bir kenara itilen, görmezden gelinen çocuklar, çocuklarımız… En önemli misafir onlar, görmesini bilene… Hemen yanı başımızdaki bu güzellikleri görmezden geldikten sonra, hangi güzellik doyurur ki gözlerimizi? Çocuklarla hemhal olup, aile aidiyetini oturtamayan anne babalar olarak, mutsuzluklarımıza yine yuvalarımızdan, yavrularımızdan kaçarak çözüm arıyoruz ama dış dünyada ve hiçbir yerde bulamadığımız asıl saadet yuvamızda. Bir babanın yavrusunun dizine dayadığı başını, hangi yastık o kadar rahat ettirir? Bir annenin yanağına değen hangi dokunuş, yavrusunun öpücüklerinin verdiği sıcaklığı hissettirebilir?

Böylesi bir toplum olarak çocuklara karşı bu denli kayıtsızlığımız, kıymet bilmezliğimiz büyük bir çelişki oluşturmuyor mu? Çocuklara en ufak bir ceza vermeyen, torunlarını sırtında gezdirip, onlarla oynamaktan geri durmayan bir Peygamber’in (sas) dinine inanan kişileriz ama inandıklarımızla yaptıklarımızın hiç ilgisi yok. Dünyayı keşfetmek için yaptıklarını “yaramazlık” diye nitelendirip, hemen sevdiği oyuncak ya da yemekten mahrum bırakıp, odasına gitmeyle cezalandırıyoruz ki adam olsunlar(!) Büyük ve güçlü olan bizler değil miyiz, ne de olsa dediğimizi yaptırana kadar zulmedebiliriz(!) Adam etmek adına bütün bunlar… Onlar zaten içlerinde koca dünyayı barındırarak geliyorlar yeryüzüne… Bu kibirli hallerimizle yazık ediyoruz onların masumiyetlerine ama en çok kendimizi adam sayarak kendi insanlığımıza yazık ediyoruz. Asıl adam olması gerekenler bizler değil miyiz?

Evimize kısa süreliğine gelen misafirler bile büyük bir hürmeti hak ediyorsa, bize emanet edilen bu yavrular daha mı değersiz? Daha minicik, savunmasız bir halde avcumuza doğan, Aziz Misafirler gözlerimizin içine bakıyorlar. Büyük cümlelerimiz arasına birkaç küçük kelimelerini sıkıştırabilmek adına yer bulmaya çalışıyorlar hayatımızda. Küçük ama dünyadan büyük halleriyle… Nasıl söyleriz ki bizimkinden daha önemsiz onların söyledikleri? Neden “Sus, büyükler konuşuyor.” diye tersliyoruz çocukları? Hangi misafirimize “Of, yeter artık!” dedik, hangisine burun kıvırdık? Koca koca insanlar yeni, pahalı halımıza dahi çay dökse, “Ay önemli değil şekerim, senden kıymetli mi, silerim geçer.” diyoruz da, bunu yapan daha el kasları tam gelişememiş, meraklarını giderebilmek derdinde olan, hayata yeni alışan yavrularımız olunca neden bunca tahammülsüzlüğümüz?

Bir misafirim evde bir şey dökmüştü yere, çok tedirgin olmuştu. Hiç önemsemediğim bir durumdur bu benim… “Çocuklar yapsa kızarız.” deyivermişti mahcubiyetle. “Hiç önemli değil, onlar da yapsa kızmamak lazım, değil mi?” diye karşılık verdim. İki saatlik misafirime gösterdiğim hoşgörüyü, yavruma gösteremiyorsam kendi samimiyetimden şüphe duymam gerekmez mi? Çocuklar bir şeyleri yere ya istemeden, ya da isteyerek dökerler. İstemeden yaptıkları zaten kazadır, kazadan kim sorumlu tutulabilir? İsteyerek yaptıkları da, ya merak ya da ilgi ihtiyacındandır. Bundan da o minicik halleriyle sorumlu olmasalar gerek. İlgimizi çekemeyen yavrulara, ikide bir yanımıza sokulup, eteğimizden çekiştiren hallerine bakıp kendine çekidüzen vermesi gereken kişiler biz değil miyiz?

Her bir yaptıkları davranış servet niteliğindeyken, en ufak bir bilmiş tavırları, kibirli halleri, kendini beğenmişlikleri de yokken… Bu masum hallerine bakınca herkesten daha kıymete değer değiller mi?

Bugün var, yarın yok misafirlerimiz onlar, Aziz Misafirlerimiz… Aile kararlarını birlikte almayı, önemli kararlarda ne kadar küçük de olsalar, yanlarına çöküp gözlerinin içine bakılıp da konuşulmayı fazlasıyla hak ediyorlar. “Müdür, arkadaş, büyük…” adı altındaki kişilerden gelen her soruya tereddütsüz, itirazsız cevapları sıralarken; o minik, masum ağızlarından dökülen “Yeden?” sorusuna cevap vermemek için direnen hallerimizle nedir bu kibirimiz?

En koyu sohbetlerde bile, konuşmaya bir virgül koyup, bize seslenen yavrumuza “Efendim bitanem.” diyebilmekle gösterilir onlara verdiğimiz değer, ceplerine doldurduğumuz şekerle değil. En önemli saydığımız işlerimizden önce, “Önce seninle oynayalım, sonra işimi yaparım.” diyebilmekle olur onları önceliğimize almak, “Kendime elbise almak yerine sana bisiklet aldım.” demekle değil.

Bir şekilde, hızlıca büyüyorlar. Bugün yaptıklarını yarın görmemize imkân yok. Günden güne yürüyüşleri, yüz hatları, mimikleri, cümleleri değişiyor. Bu denli gelişim gösteren bir canlının dünyadaki rehberi seçilmiş şanslı kişilersek eğer, misafirperverliğimizi gösterme zamanı. Ailemizin Aziz Misafirlerine… Hadi şimdi, sağa sola sinmiş, küstürdüğümüz yavrularımızın gönlünü alma vakti, hem de Yüce Mevla’nın içine cenneti gizlediği küçük kalplerini bir daha incitmemek üzere…

Kurtulduk

Sonunda kâbus bitti, kurtulduk… Evimizin en güzel köşesinde, pencere önü en manzaralı yeri kapmış, oturduğu yerden kıpırdamaya hiç niyeti olmayan muhteremi evimizin sınırlarından atabildik nihayet, taşınma esnasında bel/sırt hasarına neden olmadan ve zor sığan haliyle asansörü bozmadan. Bizim, çocuğumuz sayesinde izlememek için sattığımız televizyonu bir başkası çocukları için almıştı ya, ne diyelim hayat görüşü…

Evlenirken almıştık, zamanın son teknolojisi, borcunu uzun taksitlerle ödeyecek kadar pahalıydı. Madden vardı da, manen yokluğuna alışalı neredeyse 3 yıl olmuştu. Manevi yokluğunu çoktan güzelliklerle doldurmuştuk, maddi boşluğuyla açılan yeri kızımın resim masasıyla ve sandalyesiyle kapatmak da büyük bir keyif oldu doğrusu. Odanın aydınlığı arttı, evimiz pek ferahladı.

Sürekli tozunu almam gereken bir eşya eksildi, düşme/devrilme riski taşıyan aynı zamanda. Ee satış bedeli, şükür, evde beklemesinden daha bereketli.

Muhterem televizyonları alıyoruz çok paralar ödeyerek, ne kadar çok izlersek o kadar çabuk parasını çıkartacakmışçasına sımsıkı sarılıyoruz. Bir kara antenle izleyenlere “Vah vah, gariban.” diye üzülüp, “tele dünya” lar bağlatıyoruz. Peki var mı hayatımızda ödettiklerinin telafisi?

Bir misafirlikte, salonun en güzel yerinde bir manzara resmiymişçesine salınan koca ekrana mecburen gözüm kayınca; kadınlığımdan, anneliğimden utandım. Dizide sergilenen bu denli çıplaklığı ne modern hayat, ne çağdaş dünyayla kimse açıklayamaz bana… Bu kadarı giyim özgürlüğünün ötesinde, bu kadarı aile yapısını istismar…  Kendisini en âlâ dindar, hoca, hafız ilan edenler de aynı sahneye bakıyor; modern hayatı, din dışında özgürlüğü savunanlar da. Anlayamadığım nokta, iki taraf da eşlerini dışarıda o şekilde giyinmiş birine bakarken görünce rahatsız oluyor, iki taraf da çocuklarını o yatak odası sahnelerinde hayal etmeye tahammül edemiyor. Gerçekte kimse ailesi o durumlarda olsun istemiyor. Söz konusu olaylar ekran arkasında olunca, hani tanımadığımız kişileri, çıplak gözlerimizle görmediğimiz için çıplaklıklarını izlemek mubah mı sayılıyor?

Bu sahneler, evimiz yuvamız dediğimiz yerin en başköşesinde sergileniyor. Ne kadın, ne erkekten itiraz yok. Çocuklar için zaten renkli ve farklı bir dünya, izledikleri aile dışı çarpıklıklar, her türlü çıplaklıklar bilinçaltlarına birer birer kaydediliyor. Kimileri ibadetlerini diziler arası reklam boşluklarına sıkıştırarak belki de vicdanen rahatlıyor ama izlenen sahnelerin bu ibadetlerle çelişen büyük bir yanı yok mu?

Çalışan bir insan için, evde akşamları diziler karşısında kaygısızca uzanmak en büyük keyiflerden belki de. İnsanın bütün akşamını alıyor bu dizi faciası. Birçok televizyon bağımlısı için gerekçe “Böyle rahatlıyorum.” oluyor. Dinlendiğini zannediyor insan ama aslında izledikleri zihnini daha da dolduruyor. O diziler gereksizce yer işgal ediyor hayatlarda, kaygılanılacak ve merak edileceklerin listesine yenileri ekleniyor ama farkında bile olunmuyor.

İnsanın dinlendiğini zannetmesi, farklı dünyalar içinde kaybolduğundan aslında.  Kendi yaşadıklarını, yoğunluğunu, stresini unutuyor gibi görünüyor bu sayede ama aslında değişen hiçbir şey yok. Tersine, hayat kaldığı yerden devam ediyor ve tehlike karşısında kafasını kuma gömen deve kuşları gibi insan kendini “dinlenmek” adı altında, en güvenilmez yere emanet ediyor. “Ötekilerin içinde” benlikler yitip gidiyor. Bir çocuğun televizyon karşısındaki haline dikkat edilirse, ne kadar seslenseniz de duymuyor. Çünkü bütün algılarını bloke ediyor televizyon. Ya biz büyükler? “Biz yararlıyı, zararlıyı birbirinden ayırabilecek durumdayız.” diye kendimizi avuturken, televizyondan gelen sinyaller beynimizi etkisi altına almakta. İki saat ekran karşısında oturan bir yetişkinin, beyin hücrelerinde meydana gelen hasarın telafisi için en az bir hafta beyin egzersizi yapmak zorunda olduğunu söylüyor bilim adamları.

Televizyon izlemediğimiz ve onu evden attığımız için;  bize uzaylı muamelesi yapanlara, çaktırmadan acıyanlara ah keşke anlatabilseydim, içimdeki huzuru. Ötekilerin hayatlarından sıyrılabildiğimiz için kendi hayatımıza daha çok zaman ve enerjimiz oluyor. Doyasıya yaşamaya; bir kitap içinde kaybolup, bir duayla gözyaşlarına boğulmaya; ev içinde saklambaç, koşturmaca oynamaya; kelimeleri kağıtlara sığdırmaya; yaprakların sarı rengini kahverengiye dönmeden yakalamaya; güzel havalara aldanarak kasım ortasında açılan erguvan ağacının mis kokulu çiçeklerini fark edip koklamaya… Daha çok vakit var bir köpeğin süt içişiyle mest olmaya; yağmuru dinlemeye; şimşekleri izlemeye…

“Her gün batımında bir parçan eksilir.” sözünün gerçekliğiyle yüzleşirken, hayat hızla ellerimizden akıp gidiyor. Hayatın içinde olmaya daha çok zamanımız var muhteremden vazgeçtiğimizden beri.

Nasıl kurtulmalı televizyondan, nasıl başlamalı tam kapasite yaşamaya? Bu da uzun hikaye, nasipse bir başka sefere…

 

Annelik Mirası

24nursing-mother-600x600

Bir nisan sabahı başladı onunla ilk temasımız, saat 10 civarı… Küçük, kırmızı bir dudakla, minik buruşuk parmaklarla yapıştı bana. İlk dokunuşu ve ilk tutunuşuydu bu karnımda belirmeye başlamasından sonra. İlk karşılaşmamızdı ama o çok iyi tanıyordu beni, hatta sadece beni biliyordu.  Ben gelene kadar yaklaşık yarım saat sabırla beklemiş, benim odaya girmemle ağlamaya başlamıştı. Ah minik yavrum, ben de sen doğarken ağlıyordum, heyecan ve mutluluktan.

Gelmiş çatmıştı en önemli anımız… Hamileliğim boyunca kaygılandığım konu “Acaba emecek mi, acaba sütüm gelecek mi?” idi…  İşte o hayallerini kurduğum, merakla beklediğim, imrendiğim an gelmişti.  Emzirmek… Tam 28 yıldır taşıdığım vücudum, bu minik canlıya besin sağlayacaktı. Bu nasıl bir şey, mucize olmalı… Küçük dudakları bana tutunmaya çalışırken, ne zorlanmıştık ikimiz de…  O sırada odaya giren tanımadığım meraklı teyzeyi kovmaktan beter etmiştim can havliyle…  Ama o da yeni doğum yapmış birinin yanında, hem de hastanede söylediklerine dikkat etmeliydi değil mi?  Ben kızımı o an besleyebilmeyi umarken “Doğumdan sonra süt 2-3 günde ancak gelir.” demişti. Belki de ona kızdığımdan mıdır nedir, kızımı kucağıma alır almaz emzirebilmiştim, hiç vakit kaybetmeden doyurabilmiştim miniğimin minik karnını… Sonrası uzun uykular, kısa emmeler, emerken yorulmalar, tekrar uyumalar şeklinde devam etmişti.

Emzirmek… Ne kutsal bir fiil… Yaşamadan önce insan, biraz irkiliyor duyunca. Nasıl olur bu, diye düşünüyor. Nasıl olur da, insan vücudu içeriği asla taklit edilemeyen, bebeğin doğduğu aya göre ve gelişimine göre yenilenen anne sütünü üretebilir?  Yüce Yaratıcı’nın üretip, hazırladığı ilahi sütün bebeğine ulaşması için vesile olduğunu görünce, mutluluğu müthiş olmaz mı annenin?

Doyasıya emzirdim kızımı, gece gündüz demeden küçük hanım her istediğinde, yer mekan, zaman dinlemeden.

Uyurken iki büklüm oluyordu vücudum, hanımefendi rahatça emerek uyusun diye, emzik yerine beni emiyordu aslında. “Olsun.” dedim, onun masum dudaklarını yalancı emziklere terk etmedim. Onu başka şeylerle oyalamak yerine ona gerçek emzik olmayı seçtim. Bel ve sırt ağrılarım vardı bu yüzden son zamanlarda, boyun ve kas ağrılarım da bundan olmalıydı.

Dişlerimi sıkıştırmaya başlamışım son zamanlarda uyurken, geceleri ne kadar çok emerse ben o kadar zorlanıyordum çünkü. Emerken uyuyakalıyor ve beni bırakmak istemiyordu. Onu uyuttuktan sonra yapmayı planladıklarım hep bir başka güne kalıyordu, ben de onunla yatınca uykuya yenik düşüyordum çünkü.

Misafirliklerin en güzel yerinde, bir oda için müsaade istedim tam 29 ay boyunca. Rahat edemeyeceğim yerlere de misafir olmamayı tercih ettim. Dışarıda bir cami, alışveriş merkezlerinde emzirme odası aradım koşar adım kucağımda kızımla. Yemeklerde yalvarır durumda bakar oldum kızımın gözlerine, “Nolur annecim karnımı doyurayım, sana süt olsun.” dercesine… Ama nafile küçük hanım aceleci, hemen istiyor sütünü. Ancak acil durum yeri bulununca sükûnete eriyordu ağlamaları…

Otobüsler en zor alanlarım oldu. Bas bas bağırıyordu, “Annnee memeeee!” Utana sıkıla emziriyordum, üzerime örtmeye çalıştığım örtüyü el ve ayaklarıyla tekmeliyordu, emerken etrafı izlemek istiyordu çünkü. Hiç kimse ayağa kalkmasın, diye dualara başlıyordum, en yürekten…

Ama bitti… Tam tamına 29 ay… O kadar çok emdi ama sütüm hiç bitmedi. Allah’ın onun için lütfettiği nasibi ben ondan sakınmam, dedim. Bu kadar çok emerse bırakmaz, dediler, sana çok alışır, vazgeçmez, dediler. Saç yapıştır, bant yapıştır, kara sür, soğut memeden, başka türlü emmeyi unutmaz, dediler. Bir anda bırak, yoksa zor olur, dediler.

Hayır, dedim.  Zor da olsa, uzun da sürse benim için kızımın psikolojisiydi önemli olan. Kendi rahatımdan hep daha öncelikliydi onun psikolojisi. Adım adım azaltarak, o istedikçe ben ona sarılarak, ağladıkça masal anlatarak tamamladık bu süreci.  Neden artık emmemesi gerektiğini bütün içtenliğimle anlattım, her koynuma sokuluşunda.  Bebekken çok emmişti ve büyümüştü, artık çocuk olmuştu. Ömür boyu emzirme isteğimle kâh o ağladı, kâh ben… Eğer izin olsaydı, ben onu bütün zorluğuna rağmen ömrüm boyunca emzirebilirdim.

Bugün 15 aylık yavrusunu emziren bir anne gördüm ve hüngür hüngür ağladım… Nasıl birşeydi “emzirmek” dedikleri… Annesini koklaya koklaya emişine, kucağında uyuyuşuna hayran kaldım, imrendim. Sanki yavrusunu neredeyse 2,5 yıl emziren ben değildim. Anladım ki doyamamışım onu koynumda beslemeye.

Belki yavrumun ömrü boyunca yanında olamayacağım ama onu doyasıya emzirişim, yaşadığı sürece onunla kalacak en önemli mirasım olacak… Depoladığı huzur ve güven hayatı boyunca onunla kalacak.

 

 

Yazlık Torunları

O akşam annemlerin iftar davetinin en genç misafiriydi; Buse. 6 yaşında, dünya güzeli gözleriyle, akıllı ve sempatik tavırlarıyla kendini sevdiren,  abla edalarıyla kızıma oyun arkadaşlığı eden güzel kız…

Uzunca bir yaz dönemi için, yaklaşık 7 ay, anne babasından uzakta, anneannesi ve dedesiyle kalmaktaydı. Anne babası çalışıyordu ve aynı şehirde ikamet eden ve ona bakan anneannesi mekân değiştirip köylerine gelince onun da birlikte gelmesi gerekmişti, en az üç yüz kilometre öteye.

Anneannesi teravih namazı için camiye gidince kızımla oynamak üzere evde kalmayı kabul etti.

Oyuncaklarla oynuyor ve henüz 2,5 yaşında olan kızımı oyuna dâhil ediyordu. Birlikte geçirdiğimiz zaman arttıkça daha iyi tanıyabilmiştim onu. Son bir saat içinde en az on defa “Korktum…” cümlesi kurmuştu. Açık olan balkon kapısından, televizyonun kapalı olmasından, odanın sessiz olmasından, pencerenin açık olmasından, uyuma ihtimalimden, rüzgârla sallanan perdeden korktuğunu söylemiş ve korku cümlelerini tekrarlayıp durmuştu.

Kolları üşüyen kızımın kıyafetini değiştirmek için gösterdiğim basit ilgiden sonra “Yeni gelen çocuklar, geldikleri evdeki kişilere ‘anne’ deseler olmaz mı?” gibisinden, belli belirsiz çekingen bir cümle kurdu. “Mesela kim kime öyle desin?” soruma, hiç düşünmeden “Ben sana .“ cevabını verişi içimde derin bir sızıya sebep olmuştu. “İstiyorsan bana ‘anne’ diyebilirsin tabii ki, ‘abla’ da diyebilirsin.” demiştim doğru cevabı çok da kestiremeden. Ama ilgim onu oldukça mutlu etmişti ve “abla” demeyi seçmişti. Sonrasında,  gerekli gereksiz yerde defalarca bana “ablam” diye hitap etmişti.

Üst üste kovaları koyup kuleler yaparken, kendi kendine “Keşke annem babam yanımda olsaydı, onları çok özledim.” deyiverdi. “Burayı seviyor musun?” soruma, “Burayı da seviyorum, evimin olduğu yeri de seviyorum, ben her yeri severim.”  kaçamak cevabını verirken gözleri daha anlamlı şeyler söylüyordu.

Anneannesinin anlattığına göre, annesine “Anne ben artık büyüdüm, sen işe gittiğinde evde yalnız kalabilirim.” demiş geçenlerde. Bu şüphesiz ki, geceleri de olsa, on beş yirmi dakikalığına bile olsa senin ve babamın yüzünü göreyim, kokunuzu hissedeyim yeter, gündüz yalnız kalıp korksam da razıyım.” cümlesinin üstü örtülü haliydi.

“Analı oğlak yarda oynar, anasız oğlak yerde oynar.”  Atasözü ne kadar da anlamlı bir sözdü. Yanımda “yalnız” değildi ama küçücük haliyle “annesiz” di. Korkan ve tedirgin gözleri annesini arıyordu bütün korkularından kendini güvende hissetmesi için.

Dışarıda oynarken, bize doğru yaklaşan köpekten korkan kızımın, boğazımı sıkarcasına, tüm gücüyle kucağıma sığındığını hatırlayınca, anladım ki anneyle olmak bambaşka bir şey.

Kızımın ağladığı bir anda, ben teselli etmeye çalışırken, Busecik kızıma “Ağlarsan seni kimse sevmez.” demişti ki bu da duygularını bastıran, onu neşeli görünmeye itip, öğrenilmiş çaresizlik yaşatan psikolojik baskının dışa vurumuydu.

Daha birkaç saat önce hayatıma giren ve bir daha da çıkmayacak olan bu güzel kızın hali yüreğime çok dokunmuştu. Her şeyine karışan, küçük adımlarını ve en doğal çocuk hareketlerini bile herkesin içinde rahatça ve sertçe eleştirebilen anneannesinin, kızmalarına bulduğu kılıf da oldukça can sıkıcıydı:  “Annesi olsa daha çok kızar.”

Uzunca bir yaz tatili için anne babasından uzaklaşmak zorunda olan tanıdığım ilk çocuk değildi Busecik.

Yaz tatillerini babaanne ve anneannesinin yanında geçiren pek çok küçük çocuk vardı bildiğim, tanıdığım. Büyükannelere göre haklı gerekçe; “Yanımda getirmesem, annesinin yanında daha rezil olacak.” Annesine göre ise, “Başka çarem yok.”

Büyüyen ve kendi kararlarını verir bir yaşa gelen çocuklar için ne keyiflidir, büyükanneler ve dedelerle birlikte olmak. Ama henüz anneye ve ilgisine muhtaç bir yavrunun durumuna, isteklerine bakılmaksızın kilometrelerce ötelere sürüklenmesi ne kadar adil? Kış dönemi torunuyla ilgilenen büyükanneler resti çekip, yazın “Ben giderim, o da benle gelir.” dediğinde farkında mı acaba kanından canından olan torununun ruhunu incittiğinin? Acaba asıl suçlu kim Buse gibi çocukların tahrip edilen ruhlarında? Anne baba tarafından yazlıklara itilen bir başka çocuk da “Annem babam beni sevmiyor, beni çöpe atsınlar.” demişti. Minicik ruhların bu denli derin psikolojik travmaya girmelerinde kim suçlu?

Mecbur olsun ya da olmasın, anneyi çalışmak zorunda bırakanlarda mı aramalı cevabı? Torununun kendine bağımlılığından içten içe tatmin duyan büyükannelerde mi? Güven duyulmayan koca, çalışmayı çağdaş sayan anne… Belki de “Ben doğurayım nasıl olsa büyükler bakar.” diyen zihniyette suç…

Peki, suçluyu bulmak Busecik’i kurtarır mı yaşadığı korkulardan, ileride yaşayacağı maddi, manevi sıkıntılardan?

Siyaset

Anadolu’nun küçük bir ilçesinde büyüdüm ben. Hep güzel insanlar oldu etrafımda, ta ki siyaset engeli karşıma çıkana kadar… Yaşadıklarım ve yaşayamadıklarım siyasetin kötü bir şey olduğunu öğretti bana.

Okulda siyasetin engelleyici gücü peşimizi hiç bırakmadı. Öğrenme hakkımız her türlü elimizden alındı. Türkçe öğretmenimiz dönemin orta yerinde haksız yere sürgün edildi. Sebebi tamamen siyasi… Siyasi fikirlerini empoze ediyormuş bize… Bu uydurulan bir yalandı, ama ya bize dersleriyle öğrettikleri ya da öğretecekleri? Hepsi, onunla birlikte uçup gitti… Günlerce boş geçti derslerimiz. Kaymakamlığa yazdığımız mektuba aldığımız cevabı küçük zihnim hiçbir zaman çözemedi. Koskoca kaymakam amcanın çaresizce “Beni aşar.” demesindeki sebebi sonradan anladım ki durum tamamen siyasi…

Türkçe derslerimize uzun süre Almanca öğretmeni girdi. İngilizce derslerimize maden mühendisi… Matematik derslerimiz aylarca boş geçti. Çünkü öğretmenimiz birileriyle farklı görüşte diye sağlığından edildi… Sebebi yine siyasi…

Doğup büyüdüğüm ilçeye 16 yıl sonra farklı bir gözle baktığımda, harabe bir şekilde gördüm, bakımsız, dağınık ve bir taşın üstüne yenisi konulmadığı gibi, olanlar da yıkılmış… Ne yeni bir yol, ne yeni bir ağaç, ne yeni bir park… Hiçbiri yok ve çocukluğumdaki haline göre zavallı bir halde… Çevredekilere soruyorum sebebi yine siyasi…

Çocukluğumda oynadığım parka götürüyorum kızımı, hani gönül istiyor çocuğum oynasın, mutlu olsun benim çocukluğumdaki gibi… Değil oynamak, zerresine dokunamıyorum bile, elim varmıyor, bakmayı bile içim almıyor. Her yeri kırık dökük, paslı, bozuk… Etrafta çöp yığınları, kırık salıncaklar… Sebebini soruyorum; eskiler yaptırmış, yeniler bu yüzden bakımsız bırakmış… Yine sebep siyasi…

Ben anlamak istemiyorum böyle bir siyaseti… “O bana oy vermedi.”, “Ben ona küsken sen niye onunla konuştun?” gibi nedenlerle siyaset giriyor, kan bağı olanların bile arasına. Biliyorum ki siyaset girince araya, baba oğul birbirine düşman oluyor… Koca koca amcalar adına “siyaset” dedikleri bir şey uğruna farklı farklı kahvelerde oturup çay içiyor. Orası onlarınmış, burası bunların… Daha da ötesi asla anlayamadığım şey; aynı amcalar farklı camilerde kılıyorlarmış namazı… O cami o partiden olanlarınmış, bu cami diğerlerinin… Tövbe Yarabbi… Allah’ın yarattıkları nasıl olur da O’nun evini paylaşırlar, kendilerini ne zannediyorlar?  Cemaatin içinde böylesi bir ayrılık varsa bu, camide kılınan namazın anlamına ters değil mi? Allah herkese “kulum” derken, insanoğluna düşer mi ayırmak, ayrılmak?

Siyaseti sevemedim ben, kim ne derse desin, hep yolumu tıkadı benim… En sevdiğim hocalarımı ya sürgüne kurban etti, ya da gece vakti sokak aralarında…

Siyasete bulaşan bozulur derler… Onu bilemem, herkesin niyeti ve kalbi Allah katında ortaya dökülecek. Bildiğim bir gerçek var ki;  siyasete bulaşanlar bozuyor pek çok şeyi…

Ne kadar büyüsem de, zihnim hiçbir zaman anlayamayacak bu hırsı, bu körü körüne siyasi koltuk, mevki sevdasını…

Hepimiz şu geçici dünyanın üç günlük kiracılarıyken, nedir paylaşılamayan, nedir “siyaset” adı altında tüketilen…

Kanuni Sultan Süleyman Topkapı Sarayı’nın bahçesindeki ağaçları saran karıncalardan kurtulmak isteyerek, zamanın Şeyhülislam’ı Ebussuud Efendi’ye karıncaların öldürülmelerinin dinen caiz olup olmadığını şu şekilde sorar:

“Eğer karınca ağaca zarar veriyor ve kurutuyorsa, onu yok etmenin bir günahı var mıdır?”

Ebussuud Efendi bu soruyu şöyle yanıtlar:

“Yarın Hakk’ın divanına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca.”

Halka hizmet makamını, kendine hizmet haline dönüştürenler,

Karıncanın bile hakkını alacağı o günde acep nasıl hesap verecekler?

Güçlü İnsan

Güç nedir? Nasıl güçlü olunur?

Güçlü olmak; zengin olmak ve çok para pula sahip olmak değildir.

Güçlü olmak güzel bir vücuda ya da kalın kaslara sahip olmak da değildir.

Güçlü olmak, bir insan olarak aslında ne kadar da aciz ve güçsüz olduğumuzu fark etmekle başlar. En Güçlü’ye güvenmek ve bütün gücünü O’ndan almaktır güçlü olmak.

Güçlü olmak ünlü olmak ya da başkalarının ulaşamadığı mevkilere ulaşmış olmak değildir. Bugün sahip olduklarımız yarın elimizde olamayacakken, şimdikilere sıkı sıkıya sarılmak güçsüzlüğün bir kanıtıdır.

Aldığımız nefesi bile geri veriyorken ve hiç bir şey bizim değilken, her şeyi kendine ait hissetmek, güçsüzlüktür.

 

Güçlü olmak, sözünü dinletmek, var gücüyle kendini anlatmaya çalışmak değildir. Gerektiğinde konuşan, gerekmedikçe susandır güçlü kişi. Yani çokça susan, azca konuşandır. Her durumda konuşmak, ardı arkasına kelimeleri sıralamak kolaydır, gerekmedikçe susmak zor ama doğru olandır.

Filozof Diyojen’e bir gün sormuşlar:

 - Akıllı insanı nereden anlarsınız?

- Konuşmasından, demiş

 - Peki, ya hiç konuşmazsa?

- Ben o kadar akıllısını görmedim, demiş.

Güçlü olmak, çok şeye sahip olmak demek değildir, az şeye ihtiyaç duymaktır.

“ Hayatta en çok şeye sahip olmak asıl zenginlik değildir; asıl zenginlik en az şeye ihtiyaç duymaktır.” der Eflatun.

Çünkü sahip oldukları arttıkça insanın, onları koruma isteği, kaybetme korkusu da artar ve maddiyata bağımlı hale sokar ki bu da içinden zor çıkılır bir durumdur. Varlıklı olmak mutlu olmak değildir. Tersine intihar edenlerin büyük çoğunluğu zengin kişilerdir.

Güçlü olmak, anı yaşayabilmektir ve her anın kıymetini bilebilmektir. CARPE DİEM’i fark edebilmektir, yani anı yaşayabilmek. Geçmişin arkasından koşturmaz güçlü insan. “O neden olmuştu, neden öyle denmişti?” ile uğraşacak ne zamanı vardır ne de buna ayıracak enerjisi. Güçlü insan için “bugün” vardır. Belirsiz bir geleceğin de kölesi olmaz, bilir ki bu hayat her an bitebilecek bir yolculuktan ibaret…

Güçlü insan sevebilendir, gerektiğinde ağlayabilendir. Güçlü insan etrafınca sevilendir, yürekten özlenen. Olmadığında eksikliği hissedilen… Varlığıyla birilerine güç katabilendir.

Güçlü insan üzüntüsünü de, mutluluğunu da idareli kullanabilendir, duygularına hâkim olabilendir. Güçlü insan hayatının her alanında kontrollü olabilendir.

Çocuklar Doktordan Neden Korkarlar

Çocuklar doktordan neden korkarlar? Neden hastaneye gitmek istemezler? Cevabı iğne, ilaç korkusu mudur acaba sadece?

Bugün bu sorunun cevabını maalesef öğrenme deneyimine nail oldum.

Ateşlenip, huzursuz olan kızımı yaz tatili için bulunduğumuz ilçede devlet hastanesinin aciline götürmek durumunda kaldık.

Hafta sonu olduğu için hastane bomboştu.  Girdiğimiz muayene odasındaki yardımcılar, doktoru çağırdılar. Doktor, onu ayağını uzatmış yatarken rahatsız etmişiz gibi asık bir suratla, zoraki adımlarla geldi. Ne olacağını bilmemenin kaygısıyla kucağımda ağlayan kızımın şikâyetini sordu, net anlayamasam da, ağız hareketlerinden öyle olduğunu farz ettim. Sonra muayene için çocuğu sedyeye yatırmamızı istedi. Ağladığı için kucağımda muayene etmesini istedim. Yatırmadan muayene edemeyeceğini söyledi. Hıçkırıklara boğulan çocuğu zorla sedyeye yatırdık, ellerini kollarını tutmaya çalışıyoruz, saygıdeğer doktor bey bekliyor, tek bir kelime etmeden. Çocuk çırpınıyor, zaten zor yatırdığımız yönü uygun bulmadı, kafasını kendine doğru çevirmemizi istedi. Bunca müdahaleye karşı çocuğun sesi gitti ağlamaktan ve kucağıma alıp, koynuma bastırdım. Doktora döndüm, çocuğu rahatlatmak için birkaç güzel cümle kuramaz mısınız, siz böyle dururken ben bu halde nasıl sakinleştireyim, dedim. Boş bir yüz ifadesi, çocuğun geçirdiği krizden en ufak bir etkilenme belirtisi yok, cevap da. Odada dört kişi daha bakıyor ve izliyor çocuğun kucağımda çırpınışını. Doktorun suratında, sinir bozucu bir sessizlik… Yatacak ve muayene edeceğim, dercesine bekliyor, hiçbir şey söylemeden. Doktor olduğuna eminim bu beyefendinin ama insan olduğundan şüphe duydum o anda. Kızımı kucakladığım gibi, kapıya yöneldim. Bu çocuk hiçbir doktorda böyle yapmadı, birkaç güzel cümleyle çocuğu rahatlatamaz mısınız, dedim. Yine cevap yok… Bu tavrınızla bizi gerçekten incittiniz, dedim. Yine cevap yok… Ellerinde mısır patlakları eksik, sinema izlermişçesine boş boş bakan dört kişi arasında, kucağımda hıçkırıklarla ağlayan çocuğumla odayı terk ettim, yine cevap yok…

Vergilerimizle maaşını alan, söz konusu doktorun umurunda mıdır bilmiyorum ama hakkımı ona helal etmediğimi bilmesini çok isterdim.

Bu bir çocuk henüz 2, 5 yaşında bile değil. Bir hastane odasına getirilmiş; belli ki gezmeye, oynamaya değil, bir sıkıntısı olduğundan. En ufak bir yoğunluk emaresi görünmeyen hastanede, doktorun gözünün içine bakan çaresiz, masum bir çocukla iki kelam etmesine engel nedir acaba? Bak sadece şunu yapacağım, hiç canın acımayacak, senin adın ne, gibi basit ama çocuğu rahatlatıcı cümleler kurması çok mu zordur? Yoğun bir günde, yoğun bir hastanede her türlü davranış, yanlış da olsa sineye çekilebilir. Ama bu durumda nedir böylesi ilgisizliğini, doktora kendince haklı gösteren sebep? Bana bir cevap bile vermeyen, çocuğu rahatlatacak bir iki kelimeyi çok gören bu insan, acaba onu çay keyfinden alıkoyduğumuz için mi bizi böyle cezalandırdı?

Doktor olmak, herkesin el pençe divan durmasını beklemek ne kadar da hoş bir duygudur, kim bilir? Herkes yerini bilecek, diyordur belki, ben doktorum, öyle hastanın karşısında eğilemem, diyordur. Karşındaki çocuk be adam! Masum, savunmasız… Ve yapacağın en ufak bir yanlış onun ömür boyu unutamayacağı bir travmaya sebep olacakken, kime karşı, ne uğruna gösterdiğin bu enaniyet, kibir?

Bu yaşadığımız tatsız olaydan sonra, en yakın başka ilçe hastanesine gittik. Yol boyunca dua ettim, ülkemin doktorlarına güvenimi, inancımı kaybetmek istemiyorum, inşallah vicdanlı bir insan karşımıza çıkar diye… Yine boş bir hastaneye vardık. Neredeyse bütün hastane görevlileri dışarıda oturuyor. İçeriye girdiğimizde iki küçük çocuğun doktorun yanından çıktığını gören kızım biraz sakinleşti, onlarla sohbet ettik, bir yerlerinin acıyıp acımadığını sorduk, çocuklar olumlu şeyler söyleyince rahatladı bir nebze olsun. Odaya girdik, doktor ve iki görevli hanım… Hiç birinde en ufak bir gülümseme yok, güzel söz zaten yok. Ama doktor bey kızımı kucağımda muayene etmeyi kabul etti ya, benden mutlusu yok. Kızımla konuşmalarıma ve onu rahatlatma çabalarıma biraz olsun destek görebilmek bile içime bir damla da olsa su serpiyor, yavrucuk yine ağlıyor olsa da. Biten muayenenin ardından kızımın rahatlığını görmek zaten en güzeliydi.

Bu yaşadıklarımı paylaşmamdan sonra okuyanlar, ne kıymetli çocuğu varmış diyecekler, pek çok yazımdan sonra dedikleri gibi… Ama beni tanıyanlar bilirler haksızlığa tahammülüm yok benim, sessiz kalamıyorum. Hele ki haksızlığa maruz kalan kişi minicik savunmasız bir cansa, geceleri uykularım kaçıyor ve çaresizliğimle o kadar çok üzülüyorum ki. Sadece kendi çocuğum için değil, bütün çocukların reva gördükleri bu insanlık dışı tavırlar beni çok yaralıyor. Çocuk psikolojisini hiçe sayan, sözde okumuş ve sağlığımızı emanet ettiğimiz kişilerden böylesi ilgisiz, umursamaz, kibirli davranışları görünce mümkün mü insanın kendine hâkim olabilmesi?

Okuyup, diploma almak kolaydır, bir yerlerde mevki sahibi olabilmek de bir şekilde sağlanır, peki ya insanlık? Nerede yitirdik biz insanlığımızı? Suratımıza bakmayan hastane görevlilerini, bir “hoş geldin” demeyen sağlık görevlilerini, bir güler yüzü esirgeyen doktorları boş verebilirim. Hani derim ki, kim bilir ne derdi var… Kolay değil bu devirde para kazanmak, derim ve sineye çekerim. Ama bir çocuk gördüğünde, onun psikolojisini düşünmeyip, hoyratça davranan insanın vicdanından maalesef şüphe ederim.

Nazik Erik

Bir haber okudum…

Nazik Erik vefat etmiş…

Öyle bir üzüntü çöktü ki içime… İnsan tanıdığı, birlikte vakit geçirdiği bir yakının ölüm haberine üzülür de ya yüzünü dahi görmediği bir insansa hayatını kaybeden, bu denli üzüntü nedendir?

Kıymetli bir büyüğümün anlattıklarından tanımıştım onu, hakkında bildiklerimden biri Ispartalı, çok okuyan ve kültürlü bir edebiyat öğretmeni olması, diğeri de 90’lı yaşlarında kitaplarının yayınlanmasıydı…

Beklemediğim bir anda kendimi kitaplarını okurken bulmuştum. Dünden Bugüne Kadın Çocuk Aile, Yansımalar, İrşad isimli kitaplarını ödünç aldığım hocama bir türlü geri veremedim. Belki de elimden kayıp gitmesine kıyamadım, daha çok okumak, üzerinde düşünmek, belki de satırlarca yazmak istedim… Geçmişe olan özlemini, bugüne duyduğu sitemle birlikte anlattıklarını bir tarih kitabı gibi, sanki ton ton bir ninenin dizi dibinde ondan nasihat alıyormuşçasına okumuştum.

Bir gün onu ziyarete gidecektim. Tanımak istemiştim çünkü. Kitabının arkasındaki resimde, gülümseyen, sevecen hali miydi onu görmek istememe sebep, yoksa yazdıklarındaki şefkat, yaşantısına duyduğum derin merak mıydı? Belki en sevdiğim ders olan edebiyatı, onun dilinden dinleyememişime, onun öğrencisi olacak kadar yaşlı olamayışıma duyduğum hayıflanmaydı.

Soracaklarım vardı ona. Yeniden genç olsanız ne yapardınız, nasıl yaşardınız, diyecektim. Sizin gibi kültürlü ve bilgi birikimine sahip, ama bir o kadar mütevazı kalabilmek için biz gençlere tavsiyeniz nedir, diyecektim. Elini öpüp, duasını isteyecektim…

Boğazımda düğümlü kaldı söyleyeceklerim. Sorularım ebediyen cevapsız kaldı. Belki dar zamanları daha iyi planlayıp, onu tanıma şansına sahip olabilirdim. İnsan yaşamın yersiz yoğunluğunda, çoğu kez en önemli anları kaçırıyor. Ertelemek sandığımız pek çok şeyi aslında bir daha yapamamak üzere iptal ediyoruz. İş işten geçince anlıyor insan…

İçimde derin bir üzüntü bırakan pişmanlığım, gözlerimden akan yaşlarla bir nebze olsun hafifler mi hiç bilemiyorum.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun…

Nereye Kadar

Ertelemek yani sonraya bırakmak…

Günlük hayatımızda ne çok kullandığımız bir fiildir ertelemek… Hep yapmamız gerekenleri sonraya erteleriz ve ne hikmetse o sonralar hiç gelmez.

Ertelemek bir hastalık mıdır peki? Eğer öyleyse bu dertten muzdarip olmayan var mı acaba? Her yeni gün bir şeyleri yapma kararı alıp, yine de yapamadığımız için kızarız kendimize… Bugün yapmadığımız her şey, daha da zorlaşır yarın. Bugün bir saatte yapacağımız işimiz, yarın daha da uzun sürer. Bunu biliriz ama yine de alamayız kendimizi ertelemekten. Dünyanın ölümlü olduğunu biliriz, ama yine de evden çıkarken arkamızda kalbi kırık bırakırız sevdiğimizi, belki dönmeyeceğimiz, belki de göremeyeceğimiz ihtimalini bile bile.

Amerikalı yazar Dale Carnegie şöyle söyler: “Erteleme bir sorundur; çünkü sizin için ve gelişmeniz için önemli olan işleri ihmal etmek ve geciktirmek, yolunuzu sürekli tıkayan bir engel haline gelir.”  “Ertelemek işi uzatır, ömrü kısaltır.” diyenler de Carnegie gibi erteleme sayesinde yaşadığımız sıkıntıyı dile getirirler.   Bugün karar verdiğimiz halde yapmadığımız temizlik, yarın sürpriz bir misafirle birlikte en büyük stres kaynağımız oluverir. Bugün arabamızın ihmal ettiğimiz bakımı ise yarın hayatımızı tehlikeye sokan yegâne sebep haline gelir.

Bugün ertelediklerimiz yarının omzumuzu ağrıtan yükleri olur, bir türlü baş edemeyiz onlarla. Tıpkı büyüdükçe güçlenen dikenler gibidirler.

Adamın biri bir yolun kenarına dikenler eker… Dikenler büyüyüp gelişince yoldan geçenleri rahatsız etmeye başlar. Gelip geçenler:
- “Bu dikenleri sök, insanları rahatsız etmesinler.” derler. Fakat adam bunları duyar ama aldırmaz. Bir gün bir veli ona:
- “Mutlaka bu dikenleri sök.” der.
Adam itiraz etmez..
- “Evet mutlaka bir gün sökerim.” der
Adam ha bire yarın yarın dedikçe dikenler büyüyüp kuvvetlenir…
Veli adama:
- “Ey vaadinde durmayan adam, sök şu dikenleri bu işi sürüncemede bırakma.” der.
Adam:
- “Bir hayli gün var, bugün olmazsa yarın, bir gün mutlaka bu işi yapacağım.” der.
Veli bunun üzerine şu sözleri söyler:
- “Sen, hep yarın diyerek bu işi erteliyorsun, fakat şunu bil ki her geçen gün o dikenler büyüyüp güçleniyor, dikenleri sökecek olan sen ise güç kuvvet kaybediyorsun, dikenler gün geçtikçe gençleşiyor sense ihtiyarlıyorsun.”

Bugün taşıdığımız enerjimiz, sahip olduğumuz vaktimiz ya yarın olmazsa? Olsa da yapacak çok iş çıkıp da ve hepsi birbiri üstüne eklenirse, karlı bir dağın zirvesinden inip, üzerine kar tanelerini toplayarak büyüyen bir çığ halini almaz mı işlerimiz?

“İşini erteleyen insan, işinin hiçbir zaman yapılmaması riskine giren insandır.” dediği söylenir bir Fransız şairin.(Charles Baudelaire). Gerçekten de öyle değil midir? Farklı nedenlerle ertelediğimiz pek çok işimiz ya hiç yapılmamıştır, ya da çok aceleye geldiği için kimseye hayrı olmamıştır.

Daha geçen ay kitapçıdan aldığımız kitap günlerdir kitaplığımızda beklemektedir ve belki de kapağı hiç açılmayacaktır. Çünkü yeni kitaplar çıkacak ve biz yenilerini alma hevesiyle onun tozlanmasına göz yummak zorunda kalacağız.

Peki nereye kadar erteleyeceğiz yaşamayı, nereye kadar öteleyeceğiz yapacaklarımızı? Sırtımızda biriktirdiğimiz yapılacaklar listesinin yüküyle nereye kadar sürüyeceğiz ayaklarımızı?

Kimi zaman bir özür cümlesini söyleyebilmek, kimi zaman hayallerimizi gerçekleştirmek, kimi zaman da karar verdiklerimizi uygulamaya geçirmek… Ertelediklerimizi öncelik listesine alıp, teker teker eksildiklerini seyretmeli, henüz gücümüz ve günümüz varken. Ancak o zaman kurtulacağız geçmişin ağırlığını taşımaktan. “Yapacaktım.” deyip, pişmanlıkla kendimizi yiyip bitirmektense; zahmetine katlanıp “Bitirdim.” diyebilmeli.

Plansız ve hesapsızca ertelediğimiz yaşam, hızlıca akıp gidiyorken; anı yakalama vakti…

 

Anne Olmak Sahip Olmak Mıdır

Geçenlerde kızıma şapka almak üzere bir mağazaya girmiştim. Çığlık çığlığa ağlayan bir kız çocuğunun sesiyle irkildim bir anda ve ister istemez kulak kesildim, neydi bir çocuğu bu hale getiren sebep diye…

Yanında iki kızı olan bir kadın vardı. Biri büyüktü, sanırım 9-10 yaşlarında; diğeri ise 3-4 yaşlarında ve arabadaydı. Küçük kız nefessiz kalacakmışçasına ağlıyordu. Kafasından adeta ateşler fışkıran annesi, çocuğun arabasını asansör boşluğuna doğru sürüp, ileri geri hareket ettirerek bağırıyordu aynı zamanda: “Sus! Yoksa seni aşağıya atarım.”

Bir anda bütün vücudumun titrediğini hissettim duyduğum bu cümleyle. Bulunduğumuz kat ve aşağısını düşündüm: Allah korusun, o çocuğun aşağıya düştüğünü gözümde canlandırdım; kanım dondu; titredim. O an bilemedim yapmam gerekeni. Görmezden ve duymazdan mı gelmeliydim, yoksa boğazımda düğümlenen cümlelerin bir kaçını yöneltmeli miydim kadına? Ben henüz karar veremeden, bir cümle fırlayıverdi dilimden. Gönlümün razı olmadığı durumlarda ne yazık ki dilimi susturmayı hiç beceremeyişime yenildim yine. “Öyle derseniz korkmaz mı, bakın çok korkmuş.” dedim. Ama mağazadaki onlarca insan gibi benim de bu duruma sadece seyirci kalmamı beklediğinden, kadın şaşkınlığını gizleyemiyordu. Anlam veremedi tepkime. Bir süre durakladı, yüzüme uzunca baktı ve “Korksun, zaten o yüzden söylüyorum.” dedi.  Başka hiçbir şey söyleyemeden ama içime oturan büyük bir sızıyla ilerledim şapka raflarına doğru.

Sarf ettiğim cümleyi hazmedemeyen kadıncağız arkamdan seslendi: “Çocuğunuz var mı?”  Eminim ki beklemediği bir cevap vermiştim “Var.” diyerek. Çocuğum olmadığını düşünerek hemen akabinde ekleyeceği cümleyi bile hazırlamış olduğu her halinden belliydi: Ben “Yok.” diyecektim ve o da “Olunca anlarsın.” diyecekti. Ben de toyluğuma verecektim durumu, “Çok haklısınız, kusura bakmayın.” diyecektim.  Anne olmanın, emanetçisi olduğu yavruya her türlü zulmü yapacağına kanaat getirip hak verecektim hanımefendiye(!) Ama beklediği gibi olmamıştı ve benim “Evet” cevabım, onu daha çok öfkelendirdi. Bu sefer “Benim de 3 tane var.” dedi çok dertli ve öfkeli bir ses tonuyla. Sonra da “Allah böyle evlat senin de başına versin de gör.” diye ekledi. Kendince büyük bir beddua ile cezalandırmıştı beni. Ona en nazik halimle bile olsa müdahale etmiştim çünkü. O arabasında sarstığı çocuğun tek sahibiydi(!) , nasıl olur da bir başkası anne ile çocuk arasına girebilirdi?  Yine susmaya razı olmayan gönlüm;  “Varlığı dertse yokluğu nedir hiç düşündünüz mü?” dedirtti. Kadın hırsını ve hızını alamadan anlayamadığım şeyler söyleyerek uzaklaştı…

Oysa en kibar halimle durumun vahameti karşısında kendimi tutamayıp müdahil olmuştum olaya. Susmalı ve görmezden mi gelmeliydim acaba? Yoksa doğrusu muydu yaptığım? Ama dediğim gibi gönlümün razı olmadığı durumlara sessiz kalamıyorum ben. Haksızlıklara duyarsız, tepkisiz kalamıyorum.

Aynı durumda iki farklı insan gördüğümüzü varsayalım: İki kişi var sokakta, kadın ya da erkek hiç fark etmez. Düşünün ki biri güçlü, diğeri zayıf… Güçlü olan zayıfı tutmuş kollarından ve sarsarak bir asansör boşluğundan aşağı atmakla tehdit ediyor. Zayıf olan da çaresiz, kan ter içinde feryat figan ağlıyor… Ne yapardınız? Müdahale etmeye korkup çekinseniz bile, en azından polisi arayıp duruma el atmasını sağlamaz mıydınız? En tabii insanlık görevi değil midir bu gibi durumlara seyirci kalmamak?

Peki, bu tanıklık ettiğim hadisede kadını yaptığında haklı gösterecek sebep, o zavallı yavrucuğu doğurmuş olması mı? “Annesiyim.” diyerek bir canlıya zulmedebilir mi bir insan? İnsan aynı durumda bir kedi ya da köpek yavrusu görse, vicdanı sızlar ve “Ne yapıyorsun?” demez mi zulmeden kişiye? Peki, nedendir böylesi şiddet tablolarında sessiz, duyarsız kalışımız? Şiddetin her türlüsüne sessiz kalan, o şiddete ortak olmuş sayılmaz mı? Nedir toplum olarak çocuklara reva gördüklerimiz?

Sahip olmak başka, sahip çıkmak başkadır. Anneler olarak, Yaradan tarafından bize emanet edilen canlara sahip çıkmamız gerekirken, sahipleriymiş gibi davranıyoruz. Pek çok çocuk boynunda tasma varmış misali, baskıyla büyütülüyor ama kimin umurunda? Kimi zaman kendi istek ve keyfimizi ön plana alarak, çocuklarımıza eziyet çektiriyor ve arkasından yine onları azarlıyoruz huzursuzlandıkları için. Oysa ya çocuğun uyku saatiydi anne gezmeyi seçmişti evde çocuğunu uyutmak yerine ya da çocuk bir şey istemişti ve anne dediğini almamıştı belki de haklı olarak “Hayır.” demişti. Sebebini bilmiyorum. Ama hiçbir sebep bir anneyi bu hale sokmamalı. Anne bir limandır çünkü. Annenin en katı halinden bile yine annesine sığınır çocuk, çaresizce muhtaçtır onun sevgisine ve ilgisine. İşte en sert tepkiler ve tehditler en güvendiği anneden gelince kime sığınır zavallı yavrular? Yaşadığı ıstırabı hangi kucak dindirir?

Anne olmak, bir insanın nüfus cüzdanında adının yer almasından, gururlanarak doğum hikâyeleri anlatmaktan ibaret değildir. Anne olmak “Yaşlanınca baksınlar.” diye geleceğe yatırım yapmak da değildir. Anne en sevecen ve en şefkatli haliyle yanında bulunur yavrusunun. Şair O. Seyfi Orhon “Annemle Hasbihal” adlı şiirinde “… Senden umuyorum teselli yine!”   diyor. Hayatın zorlukları karşısında teselli eden değil midir anne? Neden günümüzde takındıkları tavırlarla, değil teselli etmek yerine çocuklarını teselliye muhtaç bırakıyor pek çok anne?

Anne olmak, en zor zamanlarda bile sakin durabilmektir. Anne olmak kendi rahatını geri plana bırakabilmektir. Kendinden vazgeçemeyen; bir emanetin sorumluluğunu taşıyacak sabrı, tahammülü olmayanların değil ikinci, üçüncü çocuk, birinci çocuğa karar vermeden önce bile çok iyi düşünmesi gerekmez mi? “Çocuk bu, bir şekilde büyür.” mantığıyla, çocuğa hükmetmeye çalışmanın adı annelik değildir. Peki ya nedir?

Görmezden Gelinen Çocuklar

images (6)

İlkokul yıllarımda bir yarışmaya katılmıştım, fıkra anlatma yarışması… Çok çalışmıştım, ezberlemekle kalmayıp fıkrayı yaşıyordum adeta anlatırken. Küçük ilçe kütüphanesindeydi yarışma, çok heyecanlı bir gündü benim için. Hangi fıkraydı hatırlamıyorum, ama hasbelkader dereceye girmiştim onu hatırlıyorum. Bir de aldığım nadide ödülü; tabii verileni ödül sayarsak. Kamera şakası türünden, anlattığım fıkradan daha komik bir fıkraydı ödül mevzusu: İki kitap; biri nüfus planlama amacıyla yazılmış, doğum kontrolünü ve yöntemlerini bütün ayrıntılarıyla, resim ve şekillerle anlatan bir kitap, diğeri ise içinde yazanları yıllar sonra bile anlayamadığım, yabancı dilden özensizce çevrilmiş kalın bir kitap… Maalesef hiç çözemediğim için içeriğinden bahis bile edemeyeceğim. Bir süre sonra kitapların ikisi de evde ortadan  kayboldu. Neden acaba eksikliklerini hissetmedim(!)?

Nasıl bir zihniyetti bir ilkokul çocuğu için bu denli saçma, gereksiz ve anlamsız olan kitapları hediye verme kararını alan? O iki kitabı yan yana getirip, bir paket kâğıdına sararken insan hiç mi düşünmez, okuyan çocuğa hitap edecek mi diye? Amaç muhtemelen kütüphanenin tozlu raflarında çürümek üzere olan iki kitabı kurtarmaktı ama ya kaybedilecek olan? Hayal kırıklığımı hatırlıyorum iz bırakmış içimde bir yerlerde, bir de saygın bildiğimiz büyüklerin bu densiz, dengesiz davranışlarıyla güvenimi kaybedişlerini…

Çocuk ruhunu hiçe sayan zihniyetler o eski yıllarda kalsaydı keşke. Günümüzde de varlığını hissettiriyor, belki de sayıca artarak. Söz konusu çocuk olunca görmezliğe, bilmezliğe geliyor insanlar.

Katıldığımız bir düğünde bir sandalyede sessizce oturan 2,5 yaşındaki kızımın, sandalyesine aynı anda oturan kadını gördüğümde şoka girdim adeta. Çocuğum arkada sıkışmış sesi çıkmıyor, kadın önüne oturmuş… Söyleseydiniz kızımı başka sandalyeye alırdım, dedim kızgınlığıma rağmen kibarlığımı koruyarak. Aldığım cevap beni daha da şaşkına çevirdi: “Görmedim.”… Kızgınlığımın nedeni, sandalyenin bir köşesine sıkıştırılan kızımın, savunmasızlığı değildi. İnsanların Kaf Dağı’ndan inmeyen büyüklükleriyle harap ettikleri çocuk ruhlarıydı.

Çocukları etrafımızda görmemeye, yok saymaya ne zamana kadar devam edeceğiz toplum olarak? Çocuk bu bir şeyden anlamaz, mantığıyla çocuklara kendilerini ne kadar da değersiz hissettirebiliyoruz, farkında olarak ya da olmayarak.

Değersiz hissettirdiğimiz çocukların kendine ya da bir başkasına değer vermesi mümkün olabilir mi? Değer görmeyen nesiller, değer vermesini nereden bilecekler?

Çocuk da olsa, bebek de olsa; herkes bir kalp taşıyorsa; koca koca insanlar kadar önem arz etmiyor mu bu dünyada? Savunmasız hallerini ve kendilerini ifade edemeyişlerini düşündüğümüzde, daha da mühim değil midir bu minik yavruların varlıkları? Kamera gibi her gördüğünü kaydedip, kopyalayan bir bebek ya da çocuk varsa etrafta; bütün davranışların değişmesi ve daha itinalı, saygılı olunması gerekmez mi?

Bugün görmezden, duymazdan geldiğimiz minikler de büyüdüklerinde bizi görmeyip, duymayacaklar. Dolmuşta, otobüste büyüklere yer vermeyen genç nesillere şikâyet etme hakkımızı ortadan kaldırmış olmuyor muyuz çocukları insan yerine koymayışımızla?

Yeşil

indir (6)

Esen ılık rüzgâr beraberinde hanımeli kokusunu ciğerlerimin en derinlerine taşıdığından habersiz, herkesi davet ediyor melodisine katılmaya. Bütün bahçe eşlik ediyor rüzgârın neşesine, kimi sağa sola sallanıyor, kimi öne ve arkaya… Yeşillenmiş kayısı, armut, ceviz, elma ağaçları… Mısır, çilek ve maydanozun yeşil yaprakları… Yeşillikler içinde güller, karanfiller…

Gözlerimi kapatıyorum ve kulağıma rüzgârla en içten dans eden büyük ve kavak ağacının yemyeşil ışılaması geliyor sadece. Sonra sığırcık ve arı kuşları… Akşam yemeği niyetine karınlarını doyurabilmek için, son çiçek seferinden dönen arıları yiyebilmek için, bastıran karanlıktan daha hızlı olmaya çalışıyorlar adeta…

Ilık ılık göl kokuyor hava, yumuşak ve rahatlatıcı… Ne de güzel dolmuş Beyşehir Gölü, bu yıl yağan yağmurlarla, renginde mavimsi bir yeşillik…

Traktör sesleri sessizliği delip geçiyor. Akşama kadar, aylarca emek verip, büyüttükleri yeşil ağaçların meyvelerini toplayan köylülerin mahsullerini alıcıya ulaştırma telaşı… Emeklerinin karşılığını alanlar en mesut, güneşin yakıcılığına ve günün yorgunluğuna rağmen…

Annem dökülen yeşil üzüm çiçeklerinin dün süpürdüğü balkonu yine kirletmesine sitemli, babam özenle ilgilendiği arılarını yiyen yeşil-sarı renkli kuşlara kızgın…

Cıvıldaşıyor kuşlar, kiraz ağaçlarının yeşilliği arasına yuva yapmış olmalılar… Karşı dağdan keçi sürüsü iniyor, koşa koşa… Buradan görünüşleri yeşile bezenmiş siyah-beyazlıklar şeklinde… Kendini yaza teslim etmiş güller var karşımda yemyeşil yapraklar arasında, bir dalda en az altı çiçek, alabildiğince açmışlar ve o kadar coşmuşlar ki, dallar eğilmiş yerlere kadar…

Kafamı kaldırdığımda üstümde güzel üzümler vermek üzere hazırlanan asma yeşilliği, çiçeklerini dökmüş ve salkımlarını sallamış çardaktan aşağıya. Şimdi yeşil ama bir ay sonraya tanelerinin ne renk olacağı belirsiz…

Yaşamın rengidir yeşil… Canlılığın ve huzurun… Aynı zamanda bereketin, üretimin… Yeşili yaşamak ne güzeldir, bir olmak onunla, koklamak ve adeta içine çekebilmek onu…

Ve şükrün rengidir yeşil, şükredebilmek bu güzellikleri Sunan’a, yarattığı mahlûkatın nefesleri âdetince şükredebilmek…

Bir Kadın Tanıdım

Bir kadın tanıdım… Kucağında uyuyan bebeğiyle kaldırım taşına oturmuş, kâğıt mendil satan… Bu genç yaşta dileniyor mu diye yargılayıp, ayıplayıp yakınından hızlıca uzaklaşılan… Yaklaşmaya korktuğumuz, konuşmayı aklımızdan bile geçirmediğimiz. Yerinde olmadığımız için kendimizi şanslı saydığımız, acıyan bakışlarımızı üzerine kondurmamızın iyi insan olmamıza yeter sandığımız…

Beş çocuk annesi, hurda toplayıp satan eşinin kazandığı üç beş kuruşla ve satabildiği birkaç mendille bakmak zorunda olduğu beş çocuk… “Madem durumunuz bu kadar kötü, bu çocuğu niye yaptınız?” sorusu çıkıyor dilimden gayri ihtiyari kucağında uyuyan minik bebeği görünce. “İstemeden oldu abla, Allah verdi kıyamadık…” diyor çaresiz haliyle. Ne denir ki bu cümlenin ötesinde.

Kimdi akşam vakti, minicik bir yavruyla sokaklarda para kazanmaya çalışan bu kadıncağız? Dilenmiyordu belli ki muhtaç bir hali vardı, utangaç ve çekingen tavrıyla.

Herkese güvenemiyordu insan, biri için mi çalışıyor, iyi niyetlileri suiistimal mi bu muhtaç görüntüsü diye sayısız soru geliyor akıllara. Ama bu sorulara yenik düşüp, hemen kestirip atmak ve henüz bir yaşında olmayan bir yavru ve diğer dört çocuğuyla onu zor hayatına terk etmek yapılacak şey değildi. Bir kere yollarımız çakışmıştı, gözlerimin içine bakmıştı çaresiz gözleriyle… Hayatımıza girmişti bir anda, sebepsiz değildi elbette bu karşılaşma. Yanına tekrar gidip adresini almıştım eşimin isteğiyle. Haklı mıydı acaba bu kadın, gerçekten zor durumda mıydı? Derdimiz bir paket mendil karşılığı verdiğimiz birkaç demir paranın boşa gideceği kaygısı değildi. Derdimiz gönlümüzde kopan fırtınalarla onun çaresizliğine bir nebze olsun ümit olabilme isteğiydi.

Biraz zaman geçti aradan. Zor bulduk evini, kıyıda köşede kalmıştı. Evdi ev olmasına, bir çatısı ve dört duvarı vardı ya, hepsi o kadar işte. Pek çoğumuzun araba garajı, kiler, depo yaptığımız, kimilerinin arabaları ya da kullanmadığı eşyaları bile sığdıramayacağı avuç içi kadar, izbe bir yer ve bu perişan evde yaşayan 7 nefes…

İçeriye buyur ettiğinde, yedi kişinin yaşadığı 2 m2 tek göz odayı gördüğümde, 180 m2 evler geçti gözümün önünden, dubleks, tripleks lüks villalar… İçinde iki eski koltuk ve yer minderi, bir küçük televizyon, bir soba ve bir de oyuncak ayıyı görünce; heybetli mobilyalar, her odaya astığımız büyük ekranlar, kaloriferli evler geldi aklıma… Saymayı unutmuş değilim, yoktu bunlardan öte eşya, yerdeki eski bir halı ve penceredeki eski bir perdenin dışında… Girişte sular içinde bir bozuk zemin ve mutfak benzeri bir taraf… Bir fırın ya da buzdolabı yoktu. Çamaşır ya da bulaşık makinesinin esamesi bile okunmuyordu. Üç beş tabak vardı dökülmek üzere olan rafta, bir küçük yağ şişesi aklımda kalan… Bir küçük banyo, değil girmeye, bakmaya zor cesaret ettiğim. Bir de çatısı yıkık,  girmeye korktukları bir oda varmış ki, kapısını açıp bakmayı aklımdan bile geçiremedim gördüklerimden sonra. Evin yaşanan kısmı böyleyse, girilemeyen kısmı nasıldı, kim bilebilir?

Yanlarından ayrılıp, eve dönerken gözyaşlarıma hâkim olamadım. “Ev” dedim kendime… Burası evse, eşyasız, yıkık dökük haliyle, benim yaşadığım bir saray olmalıydı. Soframızdaki sayısız nimeti görünce zor geçti lokmalar boğazımdan… Kalbimin içinde çırpınan sıkıntı, bunca muhtaç ve cefalar çeken sayısız insanın varlığından habersizken, keyfimize keyif katıp, sefalar sürmemizdendi. Evde aylarca alışveriş yapmasam bile bizi uzun süre hayatta tutacak kadar gıdamız vardı; kuru baklagillerden tutun, dondurucuda bekleyenlere kadar. Değil bir dilim kek, bir lokma ekmek bulamazken aç insanlar, misafirlerime dolu dolu tabaklar sunacak kadar da çoktu sahip olduklarımız. Üç oda bir salon evimizin üç kişi olmamıza rağmen dar gelişinin, dolaplarımızın eski oluşunun bir anlamı kalmamıştı, bir odada yaşamanın ne demek olduğunu gördükten sonra.

Böyle bir aile içinde doğmamayı hangimiz garantiledik, hangimiz seçtik daha büyük bir evde yaşayan, daha  iyi geliri olan  bir aileye sahip olmayı? Hiçbirimiz… Öyle ise, nedendir bunca zorluk içinde yaşayan insanlar varken, eşyamıza, mala mülke daha sıkı sarılışımız? Nedendir her geçen gün daha fazlasına sahip olma sevdamız? En yeni teknolojiler, en son modeller, en moda takımlar bizim olacak derken, sahip olduğumuzun asgarisine muhtaç o kadar çok aile var ki. Çocukları aç uyuyan, bir günlük ekmeği nasıl alacağını kara kara düşünen pek çok aile varken, aldığı ekmeğin parasını bile sormadan poşete koyup, sorgusuzca tutarını ödeyen bizler ziyadesiyle zengin değil miyiz?

Yılda bir kere zekâtımı, fitremi verdim, deyip de kurtulabilecek miyiz sorumluluktan? Ben zor geçiniyorum zaten, bir sürü borcum var, ne zenginler var, önce onlar yardım etsin, dememiz kâfi gelecek mi sahip olduklarımızın şükrünü yapabilmemize?

Allah her kazancın içine sadaka payını koyarmış, kendi elimizle vermezsek de bir şekilde çıkarmış o para, ya çalınır, kaybolur, ya bir başka kaza, musibetle terk edermiş cüzdanı. Mal canın yongası, derler ya ne zor geliyor kazandığını paylaşmak insana. Eksilir de fakir olurum, diye korkuyor da insan, hiç hayır yapıp da yoksullaşan görülmüş mü? Tersine eli en bol olanın gönül zenginliğiyle zaten sahip olduğu hep ziyadesiyle yetmiştir.

Zamanın şartları gereği belki de, daha çok şey alıyor, yiyor, içiyor ve giyiyoruz. Çağa uymak gerek, bulunduğumuz konuma göre yaşamak gerek, amenna. Allah verdiği nimetleri kulunun üstünde görmek istermiş zaten. Parası varken kimse sefiller gibi yaşamasın elbette. Ama ya harcadıklarımız yanında israf ettiklerimiz? Yılda 15 milyar ekmeğin çöpe gittiği bir ülkede, israf etmediğimiz söylenebilir mi? Bu sadece görünen kısmı… Bir de evlerimizde istifleyip, gün ışığına çıkarmadığımız rengârenk giysilerimiz, özel misafirleri bekleyen tozlu çay takımlarımız… Nokta nokta nokta… Bu noktaların sonu ancak vicdanımızla sınırlı. Sadece biz biliyoruz yüzümüzü yıkarken ne kadar suyu boşa akıttığmızı…

Yunus Emre dizelerinde şöyle diyor:

Dünya umuruna meylini verme
Sen de kurtulmazsın ecel elinden,
Ben filanım diye göğsünü germe
Sen de kurtulmazsın ecel elinden.

Sahip olduklarımız bugün var yarın yok, her şeyden öte taşıdığımız bu can bize bir emanet. Emaneti ne zaman teslim edeceğimizse bize belirsiz.

Öte dünyaya intikal ederken ancak kendi ellerimizle vermeye kıyabildiklerimiz kalacak yanımıza, bir lokma az yiyip de karnını doyurabildiklerimiz, yanından geçerken çaresizliğini okuyabildiklerimiz… Ama ya ne kadar vaktimiz olacak bu dünya hayatında? İyilikler yapmak için çok zengin olmayı beklersek, ya yapamadan göçüp gidersek?

Sürekli sahip olduklarımızın eksikliğine dem vurup, yenilerini alma peşinde koşmak ve  şikayetler yağdırmak yerine; muhtaç olanların ellerinden tutma vakti. Yarın değil, öbür gün değil hemen şimdi…

Dişi Kuşlar Nerede

Bir tatil beldesinde tanımıştım onu, kaldığımız şirin pansiyonun tatlı dilli sahibesiydi… Kızımın hallerine ve aramızdaki diyaloğa bakıp, ne iyi etmişsin, işi bıraktığına değmiş, demişti. Sonra gözleri dolarak anlatmıştı yavrularını bir akrabaya bırakıp işe gidişini; kızının, anne meni bılakma, diye sıkıca boynuna sarıldığı günü. Halasına bırakıp kaçarak yanından ayrıldıkları kızının, arkasından çoraplarına sarılıp; annem, diye koklayarak ağladığını derin bir vicdan azabıyla paylaşmıştı. Benim de gözlerimde beliren yaşlar, onunla hemhal olduğumda hissettiğim derin üzüntünün dışa vurumuydu inceden.

Bir diğer anne vardı, fabrikada çalışıyordu senelerdir. İşi bıraktığımı öğrendiğinde, en iyisini yapmışsın demişti, ben görmeden büyüdü çocuklarım, diye de ekledi. Yine gözlerde parlayan yaşlar, yine derin bir vicdan azabıyla pişmanlık.

Bir fabrikada müdürdü bir başka anne, üç çocuk sahibiydi aynı zamanda. Tüm çalışan anneler gibi benim de derin bir sızım var içimde, demişti. Evde başarılı bir anne olamadığını, dengeler kurmak istemesine rağmen bir türlü beceremeyip, debelendiğini itiraf etmişti en samimi haliyle.

Çocuğunun kendisi olmadan büyümesine gönlü razı olmayan, kimi çoktan çocukları büyümüş halde yapayalnız vicdan azabıyla baş başa kalmış, kimileri de henüz yolun başındayken bile bütün vicdan azabına rağmen debelenmekte.

O kadar üzülüyor ve kadınların bu çırpınışına karşı acizliğime öylesine yanıyorum ki. Her geçen gün bir başka itiraf dinliyorum, dertleşiyoruz, kimileriyle de ağlaşıyoruz. Ama sonuç değişmiyor. Pek çok kadın yavrusunun yanında olmak istiyor, özeniyor, imreniyor ama bir adım bile atmıyor ya da atamıyor. Nedir günümüz kadınlarını bu denli çıkmazın içine sokan sebep?

Yavrumu büyütebilmek uğruna çalışmamayı göze alabilmemi cesaret sayıp takdir edenler, neden bu gibi kararlar veremiyorlar annelikleri hatırına? Çocuklarının en azından ilk 4 yılında yanında olmayı, onunla bir vücut olup, onu maddi manevi beslemeyi neden eziklik, değersizlik sayıyor kadınlar? Gerçekten çalışmak zorunda olan, yalnız başına çocuk büyüten pek çok fedakâr anne var. Ama bu durumda olmayan, evinden kurtulmuşçasına koşarak uzaklaşan belki de daha çok sayıda. Evde duramıyorum, çok sıkılıyorum, diyor bir anne, eşi çalışmasan da olur deyip, tercihi ona bırakmasına rağmen. Oysa iş hayatında ne çıkmazlarda debeleniyor, yorgun bitap hallerde kendini ve zarafetini kaybediyor, ardından ailesinin güvenini. Evdeki can sıkıntısından katlarca fazlasına razı geliyor hem de başkalarının hakaretlerine maruz kalmak pahasına.

Yuvayı yapan dişi kuşlar, hangi devirlerde kaldı? Çocuklarıyla ilgilenmeyi bir lütuf sayan anneler yok mu artık? Kim için ve ne için uğraşıyoruz, koşturuyoruz, para kazanacağız diye? Çocuklarımız yirmili yaşlara geldiğinde, uzatacağımız birkaç ev tapusu kâfi gelir mi onların mutluluğu için? İlgisiz büyüdüğü yılların telafisi uğruna, keşke ömür boyu kiracı kalsaydık da daha çok zaman geçirseydik anne, dediğinde boğazımızda düğümlenen acıyı, hangi gerekçe dindirir?

Hangi sebep kadını bu mutsuzluğuna rağmen, dışarıya iten? Kocalarının vurdumduymazlığı, güvensizliği desek, bu adamlar da aynı şekilde ilgisiz bir anneyle büyümüşse, ne kadar güvenilir olması beklenebilir?

Belki de biraz bencilleştik, fıtratımızın gerektirdiklerini zahmet sanıp, kendimizi evimizin kapılarından dışarıya atmayı bir kurtuluş saydık. Oysa daha da battık, büyüdükçe bizden kopan, sorun çıkaran yavrularımızla ilgilenmemeyi modernlik zannederek.

Nasıl bulacağız yeniden kadınlığımızın değerini? Ailemizi öncelik listesine ne zaman alacağız? Eğer iş kolik olup, çocuk büyütmek istemiyorsak; bu durum çocuk doğurma hevesimizle çelişmiş olmaz mı? Her kadın anneliği tatmak ister, bu çok kutsal bir duygudur; çocuk sahibi olmak da eşi benzeri olmayan yegâne lütuftur. Bu kıymetli lütfun farkında olabilsek belki de pek çok sıkıntı ortadan kalkacak. Mutlu annelerle büyüyecek mutlu nesiller uğruna anneliği yaşamaya değmez mi?

Anne Babaların Sınavı

SBS sınavı… Çocuklar ve ailelerin yıl boyunca hazırlandıkları bir sınav daha geldi çattı, kan-ter içinde girdi çocuklar sınava; kimisi ağlayarak, kimisi titreyerek… Kimi sorular zor, kimileri kolay; yaptılar ya da yapamadılar…

Bir şekilde sınav başladı ve bitti. Ya anne babalar? Sınavda görevli olan eşimin, bahçede bekleyen onlarca velinin bir tanesinin bile bir şeyler okuduğunu görmedim, deyişi beni şaşkına çevirdi.

Çocuklarına, zamanını planla, zamanını değerlendir, diyen anne babaların 2 saat boyunca boş boş sadece beklediklerinin, havadan sudan muhabbetle vakit öldürdüklerinin kim farkında acaba?

Çocuklarımız çok başarılı olmalılar. Okula gitmeliler, ardından dershane, yetersiz olduğu derslerde özel ders takviyesi; evde test çözmeliler, yazılıya çalışmalı, ödevler yapılmalı, kitap zaten her fırsatta okunmalı… Sayarken bile yoruluyorum. Akşamları kanal kanal gezip televizyon başında zaman tüketen anne babanın çocukları mı yapacak bütün bunları? O yavrucuğun da merak etmeye hakkı yok mu Hürrem’in yaptıklarını?(!)

Annemin ve babamın bir kere bile bana, çalış, dediklerini hatırlamıyorum çocukluk yıllarımda. Hiçbir okul dönemimde ya da sınavımda da bu konuda sıkıntı yaşamadım; sorumluluğumu, yapmam gerekenleri biliyordum çünkü. Bana güzel bir zemin hazırlamış güzel ailem ve bir daha da müdahale etmeden beni serbest bırakmışlar. Ne mutlu bana ki ailemin bu tutumu benim en büyük şansım oldu. Çocukluğumu yaşadım doyasıya, ya şimdi ki çocuklar? Bakınca hallerine içim acıyor.

Kendi olamadığını çocuğu olsun, kendi kazanamadıklarını çocuğu kazansın diye, kendi tembelliklerini de çocuğun telafi etmesini bekliyor aileler. O narin, taze bünyeler bu kadarını nasıl taşır sırtlarında? Anne baba televizyon karşısında çekirdek çitleyecek, misafirlerle sabahlara kadar laflayacak, çocuk da yan odada yalnız halde, masa başında saatlerce ders çalışacak! Olacak şey değil, kitap okumayan bir anne babanın çocuğuna, öğrenmenin zevki nasıl öğretilir?

Bir baba oğluna nasihat ederken, şöyle demiş:

“Oğlum utan utan Fatih Sultan Mehmet, senin yaşındayken İstanbul’u fethetmişti.”

Delikanlı da babasına şu karşılığı vermiş: “Baba senin yaşındayken de Roma’yı fethe gidiyordu.”

Çocuklarımızın Fatih gibi olmasını isterken, onun anne babası gibi olabiliyor muyuz acaba? Kendimizi bir yerlerde bir şekilde köreltirken, nasıl çocuklarımız bize dayanacak hayatın çıkmazlarında? Ona miras olarak bırakacağımız ev, araba, banka hesabı mı, onu hayata karşı güçlü, mutlu kılacak? Sahip olduğu maddi imkânlar bir şekilde son bulduğunda, öğrenemeyen, çalışmaktan nefret eden, sorumluluğunu bilemeyen çocuklar mı hayatlarını sağlıklı ve huzurlu bir biçimde idame ettirecek?

Çocuklar sınavlardan düşük ya da yüksek not alacak, geçecek ya da kalacak, istenilen okula yerleşecek ya da yerleşemeyecek… Sonuç ne olursa olsun bu onların başarısı ya da başarısızlığı değil. Kötü karnenin ya da kötü sınav sonucunun asıl sahibi olan anne-babalar, çocuklarına emir ve nasihat yağdırıp onları yapayalnız bırakırken, asıl sınavın kendilerinin olduğunu ne zaman fark edecekler?

Sona Çok Daha Yakın

indir

Bu günlerde zihnimde yaş ile ilgili düşünceler dönüp dururken, zil çalıyor:

“Kim o?”

“Paketiniz var”

Gelen postacı… Elinde bir dergi, ama ne o ne de ben, bu gelen derginin benim için bir araya getirilmiş yazılardan öte bir anlam ifade edeceğinin farkındayız… Bu dergi beklenmedik bir misafir olarak oturuyor yanıma…

Açıp okumaya başlıyorum, en müsait zamanda geliyor bu misafir, ama renkli ikramlar sunan o, ben ise kayboluyorum içinde…

Bir makale çıkıyor karşıma: “Sorunluluktan sorumluluğa geçiş: 30’lu yaşlar”*…

“İnsanın ihtiyaç duyduğu gelir onu bulur.” derler, 30 yaşa geçiş de öyle duygular uyandırıyor ki içimde, tam bir tercüman lazımdı hislerime… Okumaya başlıyorum heyecanla:

“30 yaş kendini arada hissetmektir. Ne başındasınızdır yaşamın ne de sonunda. Başa biraz uzak sona biraz daha yakın. Ruhunuzdaki çocuğu terk edip içinizdeki çocuğu yaşatmaya başladığınız dönemdir.”

 Burada kalıyor yazı benim için, kocaman bir nokta! Devamı bir türlü gelemiyor. Ne etkileyici anlatmış, yazan, 30’lu yaşları çoktan aşmış olmalı diye geçiriyorum içimden.

20’li yaşlar, hiç bitmeyecekmiş gibi geliyordu oysa hani hep beklenendi? Doğduğumuz günden beri hep büyümenin hayalini kurar, büyüyünce neler neler yapacağımızı sayar dökeriz hep. O zamanlarda büyümek demek 20’li yaşlara ulaşmaya çalışmak demek; üniversiteli olma, yeni iş tecrübeleri, kendi paranı kazanma… 20’li yaşlar ömrün en saltanatlı dönemiydi belki de; kaygıların az, vaktin çok olduğu… Ama ya bir günlük takvim yaprağıyla 30’a demir atmak? İşte o an başlıyor “sorumlu” olma dönemi. Bunca yaşanan ömrü sorumsuz geçirmiş olmak demek değil bu elbette ki. Ama daha bir hesaba çekiyor insan kendini bu geçiş döneminde. Baştan uzaklaşıp sona yaklaşma dönemi…

Oysa ne zaman biteceğini bilmediğiniz bir yolculukta son her zaman yakındır. Uzak olmadığından adınız gibi emin olamadıkça, yakın olma ihtimali daha çok önem taşır. Ama gönül öyle demiyor işte, beden yaşlanırmış da gönül hiç yaşlanmazmış ya, hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor insana, sanki bu hayat hep böyle sürüp gidecekmiş gibi…

Bir dostumun satırları geliyor dilimin ucuna yazdığı ilk yazısından ve sarsılıyorum: “Güzel bir tatlının son dilimi gibi tadı damağımda kaldı gençlik yıllarımın.” diyordu Otuz isimli yazısında…

Gençlik yıllarını 20’lerde bırakıyor insan, içindeki çocuğa rağmen, “hissettiğin yaşta olacağın” tesellisi ise bir nevi kendini avutma.

Şu dizeleri söylüyor Ömer Hayyam sanki yanı başımda, kelimelerin üzerine basa basa…

 

“Birçok kişiden arda kalanlar/Sana da kalmayacak sen de göçüp gideceksin…”

Aman Ya Rabb’im! Ya planlarım, hayallerim? Hiç bir şey kalmayacak! Takdiri İlahi zaman gelip geçiyor ve sona doğru olanca hızıyla yaklaştırıyor herkesi… Otuz yaşına kadar sanki bir gidiş, ama otuzdan sonrası bir dönüş gibi. O yüzden zaman hızlanıyor belki de. Gidişler hep çok uzun, ama aynı yolun dönüşü daha kısaymış gibi gelir bana. Hızlandı bu yüzden belki de zaman. Sabahlar daha hızlı akşam oluyor sanki kim bilir belki de sebebi “Ahir zaman”…

Yine Ömer Hayyam çıkıyor karşıma, zihnimden hiç atamadığım satırlarıyla:

“Gençlik bir kitaptı, okuduk bitti;
Canım bahar geçti çoktan, kış şimdi.
Hani sevincin, o cıvıl cıvıl kuş?
Nasıl, ne zaman geldi, nasıl gitti?”

Bu gençlik kitabında nelerdi altını çizdiklerim? Ya da hangi sayfalara sadece göz gezdirdim? Sorular, cevaplar, hesaplar…  Düşünecek çok şey var… Belki çok vakit var düşünüp, düzeltmeye; belki de az… Başa epey uzak, sona çok daha yakın…

*Psikohayat Dergisi,sayı:11

 

Çam Ağacının Hediyesi

  “Bu sabah kızımla birlikte bahçeye çıktık. Bir sanayi kentinde yaşamamıza rağmen, güzel planlanmış bir sitede oturabildiğimiz için şanslıyız. Sitenin binaları arasında büyük, yeşil, ağaçlık ve havuzlu bir bahçe var. Bugün gri bir gün olmasına rağmen kızımla bahçeye indik. Ne de olsa hayat bütün renkleriyle güzel ve eminim bugünün griliğinin bile bize kazandıracağı güzellikler olacak. Evde mızırdanan bebeğim, dışarıya çıktığımız anda sakinleşti ve etrafını izlemeye koyuldu. Uzaktan ağaç dallarını görünce heyecanlanıyor, kucağımda ellerini ve ayaklarını hareket ettiriyordu, şirin sesler çıkartıyordu. Uzanmak istediğini düşünerek ağaca doğru yaklaştım. Ellerini uzattı ve çam ağacının yapraklarını avuçladı. Hem de sımsıkı tutuyor ve kendine çekiyordu. Ağaca “merhaba” dedik birlikte, “Nasılsın?” diye sorduk. Cevabı ben duyamadım ama eminim kızım saflığıyla hissetmiştir.Bir süre yanında kaldıktan sonra ağaca veda etme zamanı gelmişti. ‘Hoşça kal.’ deyip arkamızı döndüğümüzde kızımın avuç içleri yapış yapıştı. Belli ki ağaç ona kendinden bir parçayı hediye vermişti, yapraklarının güzel kokulu reçinesi… Ben eve geldiğimizde kızımın ellerini yıkamadım, kirlenen dünyanın üstümüze sinen dumanlı hava kokusu ve kirli ortamların yapışkanlığının yanında kızımın avuçlarındaki kokulu reçine yapışkanlığı ona zarar veremez sanırım.Bu küçük gezimizde karar verdim. Hemen ağaç dikmeliyiz. Kızımın tabiata ilgisini daha da pekiştirmeliyim.”Kızım henüz 6 aylıkken bir kenara not ettiğim bu cümleler çıktı karşıma, bilgisayarın bir köşesine kaydetmişim aylar öncesinde…Üzerinden tam 1,5 sene geçmiş, benim minik bebeğim büyümüş ve artık çocuk olmuş…

Daha 15 günlükken rahatça çıkmıştık kızımla dışarıya. Şimdi anlıyorum ki doğa en büyük etken kızımın gelişiminde ve bizim birlikte mutluluğumuzun da büyük bir parçası… Her fırsatta bir yeşillik bulup etrafı izlemeyi bir keyif haline getirdik. Önce izledik, sonra içinde bulunduğumuz her anı olabildiğince değerlendirdik.

Sonbaharda kuru yaprakların üzerine basınca çıkan sesten birlikte mutlu olduk ve bir oyun haline getirdik, “Kim daha önce basacak?” oyunu en büyük eğlencemiz oldu…

Yağmurlu günlerde, su dolu küçük çukurlar gördüğümüzde, kızımın basmak için destek bekleyen bakışlarına kafamı sallayarak onay vermem üzerine, etrafa saçılan sularla eğlenmekten hep çok mutlu olduk. Üzeri ıslanınca önce tedirgin oldu kızım, ama bu kaygısının ikimizin de keyfini bozmasına hiç izin vermedim. “Olsun, eve gidince değiştiririz.” cümlesi en çok sevdiğimiz cümle oldu. Aramızda gizlice ve sessizce yapılmış, gözlerimizle imzaladığımız “Rahat ol, sen her şeyden önemlisin.” anlaşmasının en temel kanunuydu bu aynı zamanda. Kıyafetlerinin ya da ellerinin kirlenmesinin gerçekten de hiç önemi yoktu; önemli olan bu aşamalarda kızımın öğrenmesi, gelişmesi ve hissetmesiydi, aynı zamanda benim de gelişmem demekti bu.

Yanından geçtiğimiz ağaçlara dokunduk hep, elimizin altında hissettik kabuklarının kıvrımlarını. Üst dallarını da ihmal etmedik ve hemen kucağımda yükselttiğim kızımın “Merhaba!” dokunuşundan üst yapraklar da nasibini aldı.

Küçük, büyük demeden gördüğümüz her çiçekle iletişime geçtik. Selam verdik, hatırlarını sorduk, daha da ötesi dokunup, öpücükler kondurduk taç yapraklarına. Görenler ya da duyanlar belki “deli” demişlerdir bize, kim bilir? Annelik bana “El âlem ne der?” kaygısına boş vermeyi öğretti. Renkleriyle ve isimleriyle hitap ettik çiçeklere. Şimdi kızım bir çiçek gördüğünde “Aa pembe çiçek!” diye bağırarak yanına koşuyor, koklayıp, uzanıp bir öpücük konduruyor ve en önemlisi çok mutlu oluyor.

Bitkiler yanında hayvanlar da ilgi alanımızda oldu her zaman. Evdeki uygun yiyecekleri balkonda kuşlara ayırıp, pencereden yiyişlerini izliyoruz ve bahçedeki köpeklerin de ellerimizle koyduğumuz kemiklerle doyuşunu.

Karıncaların yuvalara girişini izliyoruz, evimize misafir olanlara ise soruyoruz “Nasılsın, iyi misin, yolunu mu kaybettin?” diye.

Ayın bulutların arasına girişini ve bulutlardan sıyrılınca tekrar parlayışını ışıkları kapatıp izliyoruz, herhangi gürültü ve ışık olmaksızın, ailecek… Gök gürlemeleri, şimşek çakmaları en sevdiğimiz görüntülerden…

Doğum günlerinde diktiğimiz ağaçlar da doğaya daha kuvvetli köklerle bağlanmamızı sağlıyor. Dikiyoruz ve büyümesini izliyoruz gün be gün, yapraklarına dokunup sürekli konuşuyoruz onlarla.

Doğa insana enerji ve mutluluk veriyor. O yüzdendir kızıma “Papatyam” deyişim… Beyaz küçük suratı etrafından fışkıran sarı saçlarına baktığımda tarifi imkânsız duygular yaşıyorum her gün, her saniye… Bu duygularımın tercümesi de yine doğada gizli.

En sevdiği masallar “Papatya masalları”… Kendimce zihnimde yazdığım papatya hikâyelerini anlatırken ona, sustuğumda “Anne papat anlat. ” dediğinde enerjimin yenilendiğini hissediyorum.

Bu nedenledir, kızıma aldığımız papatya fidesi… Birlikte diktik saksıya, her tarafın ve her yerimizin çamur olması pahasına da olsa. Gizli anlaşmamız burada da geçerliydi, her zamanki gibi “Rahat ol, sen her şeyden önemlisin.” İstediği gibi dokunup, öpüp, bazen de yapraklarını kopardığı papatyaları izliyoruz her balkona çıkışımızda. Sulaması için yanına suyu bırakıp, onu gizlice izlerken papatyanın tadına baktığına tanık olduğumda yüzümde beliren gülümseme de güzel bir hediyeydi bana. Şimdi de bir komşusu var papatyamızın: bir domates fidesi. Boyu kızımın boyunu geçti ve büyüyen domateslerinin küçük elleri tarafından koparılmasını bekliyorum. Yemesini izleyebilmek için çok sabırsızım.

Hiçbir oyun ve oyuncak doğada olmanın yerini tutamıyor aslında. Ağaçların arkasında saklambaç oynamak kadar güzeli var mıdır çocuk dünyasında? Kapalı, spot ışıklarıyla aşırı ısınmış ve negatif enerji yüklü AVM’lerde, anne-babaları keyif sürecek, alış veriş yapacak diye saatlerce kapalı kalmaya mahkûm edilmeyi hangi çocuk hak ediyor?

Çocuklarının asabi, inatçı, aşırı hareketli ve laf dinlemez, kural tanımaz olduğunu iddia eden anne- babalara sormalı aslında: Kıyafet raflarının önünde, salça reyonlarının başında geçirdiğiniz zamanı, çocuğunuzla birlikte bir ağaçla, bir çiçekle ya da bir karınca yuvasının başında geçiremiyorsanız, çocuğunuzun hızlanması ve inatçılaşması oldukça doğal değil midir?

En Büyük Kariyer

Ne anlamsız gelmişti kimilerine: mühendislik diploması, pek çok iş teklifi, üzerine yüksek lisans, yılları alan iş deneyimi, ama sonrasında doğum sonrası çalışmamak… Ne alaycı sözlerle yargılandım en kariyerli kişiler tarafından, belki de biraz tembel, biraz da çağdışı sayıldım.

Ne iş yaptığımı soranlara “Bebek Mühendisiyim.” dedim, nerde çalışıyorsun diyene “Ev Tekstil “ cevabını verdim.  Anlatmaya çalıştım aslında evde olmanın boş durmak demek olmadığını ama hiç bir zaman bilemedim ne kadar başarılı olabildim?

Evden kaçarcasına çıkmak, bir yerlerde çalışıyor sayılmak ne hoş bir duyguydu oysa.   Çalışan kadın olmak bir itibardı, ama ben anneliği en büyük kariyer saydım.

Elime doğmuştu çünkü minik bir yavru…  Doğumunun ilk saniyelerinde benim koynumda huzur duymuştu; sıcaklığı ve midesine gidecek ilk yudumu benim vücudumda bulmuştu. Ben onu 7 gün 24 saat emzirmeyi seçtim. Geceleri bel ve sırt ağrılarından dinlenememek pahasına da olsa, 2 yıl doyasıya beslemeyi vazife bildim, sosyal ortamlarda sefa sürememek ve çay içememek uğruna da olsa. O, Allah’ın onun için verdiği sütleri içtikçe ben doydum…

Onun evinde en rahat olması adına, onu serbest bırakmayı ve gerek olmadıkça müdahale etmemeyi doğru bildim. Doğal gelişimine güvenip, hiçbir konuda zorlamamayı seçtim.

“Anne” dediği ve anne bildiği bendim. Benim annemin onu ne kadar çok sevse de ancak ona anneanne olabileceğinin, ya da bir başka insanın ona iyi bakabileceğinin fakat benim gibi bakamayacağının farkında olarak, her daim yanında olayım istedim.

Üst komşudan gelen matkap sesinden korktuğunda benim kucağımda teselli bulsun istedim, ya da köpek havlamalarından bana sığınsın… Hastayken ateşini ölçenin ve başında bekleyenin ben olmam gerektiğini düşündüm.

Her sıkıldığı anı ona oyun haline dönüştürmeyi denedim.  İstediği kraker yanımda olmadığında, hayali krakerler uzatarak onu eğlendirdim. Alışveriş merkezlerinde tuhaf bakışlara rağmen saklandım sütunların arkasına, ta ki o beni bulana dek… Koşturdum önü sıra mağazaların arasında,  “Şu kadına bak koskoca haliyle…” diyen gözleri hiç umuruma katmamayı seçtim.

Zor anlarım oldu elbette, ama sinir krizlerinden çılgına döndüklerim hiç olmadı. Gözlerimden akan yaşlar hep,  annelik duygusunun içimde bir yerlere sığamayıp taşanlarıydı…

Nasıl da şükrediyorum her anında yanında olabildiğim için… Sabah ayrı bir tadı var yanaklarının, akşamları daha bir başka…  Gülen yüzünün her kıvrımını aldım ezberime, sanki bir şiir gibi güzel yüzü.. En sevdiğim mısralar onda…

Her uyku sonrası uyanıp da, onun o güzel masum yüzünü görünce yenileniyorum ben, hayata yeniden bağlanıyorum adeta… Bütün yorgunluklarım onun “annem” deyişinde son buluyor.

Anne olduğumda anladım ki, annelik büyük bir şey… Hem de çok büyük… Önümdeki bütün tartılarda ağır basıyor… Bir kefesinde kariyer var, yanında çok para, güzel itibarlı sözler, ev, araba…  Ama karşı tarafa ne koyarsanız koyun, benim tartımda hep annelik tarafı ağır basıyor…

Dedim ya ben anneliği en büyük kariyer saydım…

Yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Aldatıldık

Yıllar öncesinde, ana okulundayken yaşadığım ve hiçbir zaman unutamadığım bir hatıram vardır: İlk öğretmenimin erken yatmamızı sağlamak için uyguladığı bir yöntemi vardı. Belki kendince geçerli ve yaptırım gücü oldukça yüksek bir yöntem: Bize söylediği saatte yatmalıydık, kendisinin kuşları vardı ve pencereden bize gönderdiği bu süper kuşlar, bizi gözetler, uyanık olduğumuzu görürlerse gelip ona haber verirlerdi. Bu durum da ben dahil hiçbir çocuğun  istemeyeceği bir durumdu ve bir türlü uyku girmeyen minik gözlerimi, pencerenin hemen önündeki yatağımın içine iyice gömer, uyuyamamanın verdiği sıkıntıyıla birlikte, öğretmenin muhbir kuşlarından saklanmanın heyecanıyla güç bela uykuya dalardım. O küçük yaşlarda, uyuyamadığım gecelerde yaşadığım bu durum en büyük stres kaynağımdı. Ne komik geliyor kulağa değil mi, eminin öğretmenim de zamanında çok eğlenmiştir, yaptığı yanlışın farkında bile olmadan rahatça uykuya dalmıştır geceleri.

Geçen gün bir arkadaşımla konuşurken, bu yalanların benim çocukluğumdan 20 yıl geçse de halen sürdüğünü farkettim ve gerçekten çok üzüldüm. Önce kendi kandırılan masumiyetime, sonra da günümüzde büyümeye çalışan çocukların yaralanan hallerine.

Yeni kreşe başlamıştı, arkadaşın oğlu, henüz 6 yaşında. Daha ilk haftada öğretmenden dahiyane tehditi almıştı. Odasında kamera vardı ve eğer annesini üzerse öğretmeni o kameradan görürdü bütün yaptıklarını. O yüzden o odada herşeyi yaptırabiliyordu annesi. Sonuç; annesinin istediği herşeyi yiyen, istediği herşeyi yapan uslu(!) bir çocuk .

Bir hastanede karşılaştığım manzara da çok farklı değildi. Koridorda diş randevusu için sıra bekleyen annesini beklemekten sıkılan bir kız çocuğu, haklı olarak biraz hareketlenince annesinin en hızlı çözümü olmuştu, güvenlik kameraları… “Bak bu kameralardan seni izliyorlar, yaramazlık yapan çocukları cezalandırıyorlarmış.” Sonuç; istenilen, sesi çıkmayan, hoplayıp zıplamaktan mecburen vazgeçen, tornadan çıkmış, bir robot…

Gerçekten bir robot değil midir böylesi? Japon işi diye bir film vardı, eskiden, Kemal Sunal’ın Fatma Girik’le oynadığı bir film…Kendisine kavuşamayınca sevdiği kadının robotuyla mutlu olmaya çalışıyordu genç adam filmde. İstenilen böylesi bir robot mu çocukları korku ve kaygı tufanlarına bile bile iterken, hem de acımasızca savruluşlarını seyrederken? Bizler büyüğüz ya, ne eğlenceli(!) değil mi küçük zannettiğimiz yalanlarımızla çocuklarımızda büyük(!)  sonuçlar elde etmek? Terbiye ve eğitim yönteminde eksik ve yetersiz kalan kişilerin başvurduğu yöntem değil midir, bu ahlak dışı ve vicdana sığmayan “aldatma”davranışları?

Bir robot mu istiyoruz gerek eğitim camiası, gerekse anne babalar olarak? “Sus” deyince sussun, canı istemiyorsa bile  yesin, yeter ki  bizim dediğimiz yapılsın. Biz istiyoruz ya, yapılacak! Bu yöntemler bir diktatörlük değil midir aslında? İradesini kullanamayan nesiller böyle ortaya çıkmıyor mu? Söylenilen ve istenilen herşeyi yapan, düşünmeyen, idrak etmeyen en önemlisi de hissetmeyen bir çocuk, korku ve kaygı dolu bir zihin, ürkek bir yürek, güven duymayan ve dolayısıyla güven vermeyen bir karakter…

Tercüman oluyor içimdeki feverana, aldatıldığımızı düşündüğümde kulağımda canlanıveren  şarkı sözleri:

Ne masallar ninniler söylediler dünya üstüne/Aldatıldık aldatıldık dünya böyle değil…/Ufalana ufalana kaç kuşak /Eridik bu yollarda/Kimimiz yerle yelsan/Kimimiz zorla ayakta/Kolu kanadı kırık kuşlar gibiyiz…

Eriyen masumiyetimiz, bozulan kişiliğimiz, kaybolan irademizle kolu kanadı kırık kuşlar gibiyiz… Uçmak isteyip de uçamayan, yapmak istediklerini bir türlü gerçekleştiremeyen… Belki zor da olsa hayaller kuran, ama o hayallerini gerçekleştirme gücünü kendinde bulamayan… Hayır diyemeyen, yersiz korkular, kaygılarla hayatı kendine zindan eden…

Kim yapıştıracak şimdi kanatlarımızı yerine?  Kim anlayacak halimizden?  Daha da önemlisi artık kim “Dur!” diyecek bu zehirli aldatma girişimlerine?

 

 

Doğum Günün Kutlu Olsun

Aylar öncesinde bir gün, kızımla bir alışveriş merkezinin küçük oyun parkına gitmiştik. Kızım oyuncaklarla oynamaktan çok, kendinden birkaç yaş büyük çocukları izlemekten keyif alıyordu, ben ise anne ve babalarını inceliyordum gayri ihtiyari.

Muhtemelen üç yaşına yeni girmiş güzel bir küçük hanım, bir hayli mutsuz halde ağlıyor, hırçın bir şekilde bağırıp, çağırıyordu. Zor durumda kalan babası da onu sakinleştirmeye çabalıyordu. Konuşmalardan anladığım kadarıyla bir oyuncağı çok beğenmiş ve ısrarla alınmasını istiyordu. Babası “Kızım daha yeni doğum günü partini yaptık, binlerce hediye geldi, daha hepsini açamadık bile.” diyerek, yeni bir oyuncak almama konusunda ikna etmeye çalışıyordu hırçınlaşan kızını. Ama nafile, evde bekleyen binlerce hediye paketinin içinden çıkacak sürprizlerin düşüncesi, onu mutlu etmeye yetemiyordu. O sadece beğendiği oyuncağın hemen alınmasını istiyordu.

O an gördüğüm sahne karşısında hem üzüldüm hem de düşündüm: “Acaba nedendi çocuğun umurunda olmayacak onca hediyeyle dolu bir doğum günü partisi?” Onu mutlu etmeye yetemeyecek “binlerce hediye” gerekli miydi?

Günümüzün doğum günü partilerini gözümün önüne getirdi bu tanıklık ettiğim hadise. Çocuğun bilincinde olmadan yapılan doğum günü kutlamaları acaba gerçekten çocuk için mi yapılır?

Daha dünyadaki ilk yılını yeni doldurmuş bir bebek için, seçilen büyük pastanın siparişi ve alma telaşı, anne babalar için oldukça zahmetlidir. Üzerinde şirin resimler olan, pahaca ağır, stresiyle hem cebi, hem beyinleri yoran özel yapım pastalardır aslında bu seçilenler ve bebeğin kendisinin yiyemeyeceği bu pastalar için bu kadar zahmet gerekli midir?

Pasta başında fotoğraf çekilmek üzere beklerken, bebek poz vermek yerine bu renkli cümbüşe avuçlarıyla dalmak ister. Pastanın süsü bozulmasın diye engellenir. Bu onun için lezzetli ve özel yapım bir pastadan öte renkli bir oyuncaktır oysa. Etraftaki davetliler ise annesiyle arasına giren yabancı varlıklardan başka bir şey değildir.  O istemediği halde yanaklarını sıkıştıran yabancılar biran önce gitsin ister aslında. Annesini emebilmek ve doyasıya uyuyabilmektir yegâne dileği. Oysa pastayı kesmeden, hele mumu üflemeden uyuması günün manasına terstir, bu yüzden uykusunu açmak için çok çabalar harcanır. Uyumasın diye kucaktan kucağa gezdirilir, gezdirildikçe sıkılır, uyuyamadıkça huzursuzlaşır. Dile gelebilse“Hani benim doğum günümdü, annem neden başkaları etrafında fır dönüyor?” cümlesini kurmak ister. “Her gece giydiğim pijamalarım ne kadar da rahattı.”  demek ister, üzerindeki rahatsız kıyafetler içinde kıvranırken.  Aslında onun için bir kutlama yapıyoruz derken, bir eziyet değil midir bu minicik cana reva görülen? Evet doğmuştur, ne büyük bir gündür onun aileye katılışı. Kesinlikle kutlanmaya değerdir o minik kalbin dünyada atmaya başlaması.

Ancak minicik bir yavru bu tür kutlamalarla mutlu olabilir mi? Onun için en büyük mutluluk annesinin kucağında sakince yatmak ve babasının şefkatli sesini duymakken, bunca kalabalık ve gürültü onu sıkmaktan öteye geçemez aslında. O halde daha çok, anne babaların kendilerini mutlu etme çabası değil midir tüm bu telaş? “İyi ki doğdun.” dan ziyade, “İyi ki doğurdum günleri.” değil midir, misafirlere süslü ikramlar sıralanan, en özel kıyafetlerin giyildiği, minicik yavrunun rahatını göz ardı ederek, uykusundan mahrum etmek, sert kıyafetler içinde sıkmak pahasına da olsa düzenlenen bu günler?

Aslında ne özel bir gündür doğum günü. Kırmızı ve buruşuk  bir suratla doğduğu ilk saniyede alnından öpüp,  gözyaşları içinde “hoş geldin” dediğim minik kızımla o ilk karşılaşmamızı hatırladığımda çok daha iyi anlıyorum ki; hayattaki en özel an belki de bir bebeğin doğum günüdür.

Hatırlanmaya değer yegâne bir gündür o büyük gün. Anne babası olarak aldığımız bir karar üzerine, her doğum günü anısına, süslü pahalı pastalar, büyük partiler olmayacak kızımın payına düşen. Onun kalbinin bu dünyada attığı sene sayısınca bir ağacı olacak göğe yükselen. Hep birlikte toprağı eşip, içine yerleştirdiğimiz, yapraklarına birlikte dokunduğumuz, can suyunu ellerimizle verdiğimiz bir canlı olacak her sene kızımıza hediyemiz. Yıllar sonra yapraklarında kuşların cıvıldaştığı, gölgesinde çocukların oynadığı, etrafa yeşillik ve güzellik saçan bir canlı ağaç…

Büyüdüğünde bir ormanı olacak, belki de çoğu ağaçlarının nerede olduğunu bilmediği ama yenilen pastalar, tüketilen hediyeler yerine aksine yıllar geçtikçe büyüyen bir hazinesi olacak kızımın… Onca zahmet, külfet ve gereksiz bir sürü uğraştan daha kolay ve güzel değil midir böylesi?

İkinci yaşına birkaç ay kala, büyük günü kutlamak üzere; bahçede kar nedeniyle yıkılan bir ağacın yerini ayırttık bile.  Bakalım hangi şanslı ağaç kızımın minik ellerinde can bulacak? Geçen sene ki çamdı, bu seneki belki ıhlamur olur belki limoni servi, kim bilir?

 

Ka-Ching

Ünlü şarkıcı Shania Twain’in bir şarkısı çalındı birkaç sene önce kulağıma. Önce melodisine, sonra da anlamlı sözlerine hayran olduğum bir şarkı… Ka-ching, şarkıda geçen anlamıyla “Kasanın sesi”, ya da “Para şıngırtısı”… Ka Çing!!

Kulak vermek ister misiniz günümüz yerli ve yabancı şarkılarında çok zor bulunacak manidar sözlere?

Doyumsuz bir küçük dünyada yaşıyoruz,

Her küçük kıza ve oğlana, olabilecek en yüksek miktarda kazanmayı öğreten,

Sonra dönüp kazandığını aptalca harcamayı.

Kendimize bir kredi kartı bataklığı yarattık

Sahip olmadığımız parayı harcıyoruz.

Dinimiz gidip bitirmek hepsini

Böylece AVM’deyiz her ibadet günü.

 

Duyuyor musun kasanın sesini

Şarkı söyletir insana.

Ne kadar güzel bir ses;  ka-çing!

Tektaşlar üçtaşlar beştaşlar

Mutluluk getiriyor.

Krallar gibi yaşayacaksın

Bir sürü para ve eşyayla.

 

Paran olmadığında git bir kredi al

Evine bir ipotek daha koydur

Vadesini uzat böylece karşılayabilirsin

Sıkıldığında gidip biraz daha harcamak için.

 

Tüm istediğimiz daha fazlası

Daha önce sahip olduğumuzdan çok daha fazlası

O zaman beni en yakın mağazaya götür”

….

Eskilerin bilinen bir sözü vardır ya hani: “Dini imanı para olmuş.” diye… Öyle değil miyiz pek çoğumuz? Gözlerimiz Richi Rich çizgi filminden fırlamış gibi…  “dolar dolar,” bakıyoruz etrafa… $$…

Nereden öğrendik bizler, bir şeyleri satın alabildiğimiz sürece mutlu olmayı ve stresten arınabilmeyi alış veriş merkezlerinde gezmekten ibaret saymayı? Nasıl alıştık, kendimizi paramız yokken bile almak zorunda hissetmeye? En güzel vakitlerimizi alış veriş merkezlerinde bırakıp, üzerine de tonlarca para dökmeyi nereden marifet saydık?

Şatafatlı dizilerin her bölümünde yenilenen nevresim takımlarının desenlerine mi aldandık acaba, pırıl pırıl mobilyalarına mı kandık? Dizi karelerindekiler, istediklerini alıyor, hatta bir çoğu çalışmadan zenginliklerinin sefasını sürüyordu, dubleks, tripleks köşklerinde. Saray misali bu evlerin her dizide renk ve mobilya değiştiren set ortamları olduğunu anlayamıyor mu zihinlerimiz de, o büyülü dünya bizi esaretine alıverdi bu denli? Nerede kaybettik yetinme ve kanaat duygumuzu?

Komşu toplantılarında, birbirimizin gözlerinde parlayan ışıktan çok, taktığımız takıların ışıltısı kamaştırır oldu gözlerimizi? “Kim daha çok almış, kim daha çok takmış” a takıldık ama ya neden?

Komşumuzun gönlündeki güzel huyundan ziyade, eşyalarının güzelliğine kapıldık, oysa herkesin kendine has bir kazancı, kazancı ölçüsünde ise kullandığı eşyalar vardı. Her gezme sonrası evimizde olmayanlar için eşimize dır dır etmeye nereden alıştık bizler?

Sevdiklerimiz sağ ve sağlıklı iken, sahip olabildiğimiz onlarca, hatta tonlarca şey varken, alamadıklarımıza takılıp, hayatı zehir ettik en sevdiğimize bile. Önce kendimizi içinden çıkılmaz bir buhrana soktuk. “O aldıysa ben de almalıyım” çılgınlığına kapılıp, maaile mutsuzluğumuza zemin hazırladık.

Sezen Aksu’nun yıllar öncesinde söylediği bir şarkıda ne güzel söylüyor oysa:

“Altın, gümüş, pırlanta,

Zümrüt, sedef, yakutla

Kim mutlu olmuş dünyada?

Bir tek içten gülüş,

Bir tatlı söz, bir öpüş,

Sevdalı bir tek bakış yeter bana…”

 

Sıcak Karın Soğuk Yanı

Dışarıda kar yağıyor, yaşadığım şehirde az bulunan bir manzara… Doyasıya seyretmek istiyorum bu istisnalığı hem de tüm müstesnalığıyla. Derinlere dalıyor zihnim, şairlerin dizeleriyle eskilere yolculuğa başlıyorum, kar gibi yağıyor düşünceler üzerime, bugünün üstünü örtüyor sanki dünler daha berrak…

Ne güzel söylüyor Nazım Hikmet şiirinde: Lambayı yakma, bırak,/Sarı bir insan başı/Düşmesin pencereden kara./Kar yağıyor karanlıklara./Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum./ Kar…

Dışarıda kar yağıyor ve ben hatırlıyorum tıpkı şair gibi, lambaları yakmadım. Karanlıkta pencereden görebildiğim, sokak lambasının altında hızla yere inen kar tanelerini izliyorum. Neler düşünüyorum neler… Ne hatıralar gelip geçiyor gözlerimden. Tıpkı kar taneleri gibi iniyor aşağıya hatıralarım, eski günlerin karlı, kış akşamları…

Bir yanım seviniyor, sıcacık hissediyorum. Bir yanım ise buz kesiyor, sanki içerisi dışarıdan daha soğuk, çok üşüyorum.

Ne çok aşinaydı gözlerim eskiden bu beyaz manzaraya. Kar ne çok yağardı çocukluğumun kışlarına. Renkli çizmelerimle içine bata çıka giderdim okula, kayar düşerdim kimi zaman, kimi zaman da gidemezdim.

Çocukluğumda doğanın en tabi kaydırağında, bahçelerin karla kaplı yükseltilerinde kayardık, en tasasız halimizle. Ne keyifliydi kartopu oyunları, suratıma içine taş gizlenmiş bir tuzak fırlatılmadığı müddetçe.

Akşamdan usul usul yağan karın, hızlanıp sabaha her yanı bembeyaza boyaması ve bu ilahi boyanın okul yollarını kapatıp, mümkünse tamamen silmesi hayaliyle dalardım uykuya. Uyandığımda tatil hayalim çoğunlukla gerçekleşirdi, ancak okula giden yollar hiç bir zaman tamamen silinmedi. Er ya da geç eridi karlar ve bu kısa kış tatilinden sonra hayat hep kaldığı yerden devam etti, sonra yine okul ve sınavlar…

Kar yağması çocuklara göre eğlence, büyüklere göre rahmet demekti. Diyor ya Kar şiirinde Sezai Karakoç: “Allah kar gibi gökten yağınca”… İlahi bir lütuf sunuluyor aslında her kar tanesi ile birlikte ve rahmet iniyor yeryüzüne. Baharda gölleri denizleri dolduracak, nehirleri coşturacak bir rahmet…

Kimileri için karlı pekmez demekti, karın bir sıcak yanı da. Oldum olası hiç yemedim ve “Kış günü o kadar kar yiyen bir insan hasta olmaz mı” sorusunun cevabını hiç bilemedim.

Bu güzelliklerinin yanında karın üşüten tarafı öylesine soğuk ki, elimde uzun süre tuttuğum kartopunun parmaklarımı sızlattığından daha çok sızlıyordu içimde bir yerler. Kar atıştırmaya başladığında, bu görsel şölenin günlerce sürmesini isteyenlerin sıcacık bir evleri olduğunu düşündüm. Giyecek kalın giysileri, içecek sıcacık çorbaları vardı, ” Yaşasın kar yağıyor!” diye sevinenlerin. Yarın tatil olsun diye taklalar atanların, okula gitmediklerinde evde keyiflenecek bir ailesi vardı muhakkak. Ya sobasına atacak odunu zor bulan, ya da sobası olmayan, hatta evi olmayanlar? Gecenin geç saatlerinde kaloriferler söndüğünde üşüyen ayaklarım anlar mı sokaklarda botsuz çizmesiz yürümek ve hatta yaşamak zorunda kalanların acısını?

Dolabında Asılı 25 Gömleğinin Sadece Üçünü Giydiğini/ Ama Arka Sokaktaki Komşusunun O Beğenilmeyen Gömleklere Muhtaç Olduğunu Fark Etmeli insan” diyen Can Yücel’ in cümlelerini duyar mı yüreğim, nasibini alır mı bu uyarıdan dolabımdaki çeşit çeşit giysilerim?

Karın iki yüzü var bu yüzden… Bir tarafı sıcak, usulca yanan bir şömine gibi her tarafı ısıtıyor. Diğer tarafı soğuk, buz gibi, üşüyor yüreğim; bu yüzden ellerim hiç ısınamıyor…

 

Saygı Lütfen

Aylar öncesinde bir alışveriş merkezinde yapı markette gezmekteydik ailecek. 20 aylık kızım, eşim ve ben…

Uzun süredir görüşemediğim, şehir dışındaki arkadaşımdan gelen telefon üzerine, bir rafın önünde kendi halime çekilmiş, arkadaşımın anlattıklarına şaşırmakla meşgulken, aynı zamanda gözlerimle etrafta gezinen ve bundan da oldukça keyif alan kızım ve eşimi takip etmekteydim. Her şey ne kadar yolunda görünüyordu… Birden bire telefon görüşmemi kızının ağlama sesini duyan anne refleksiyle sonlandırırken bunun basit bir “acıktım” “sıkıldım” ağlaması olmadığını fark etmem çok uzun sürmedi.

Babasıyla birlikte marketteki koltuk ve salıncakları oyun bahanesi haline getirmiş ve yan yana oturmuşlar, hem de kızım bir o yana bir bu yana geziyordu. Taa ki bir market görevlisi yaklaşıp, zorla onu kucaklamaya çalışana kadar… Kaşla göz arasında, kızımın dakikalarca ağlayacak kadar korktuğu bu can sıkıcı olayı mobese kameraları gibi saniye saniye kaydetmişti gözlerim, ancak zihnim yetişememişti olanların hızına…

Bir türlü algılayamıyordu beynim gördüklerimi, kalbimse kabul etmek istemiyordu… Kim elini uzatabilirdi bir varlığa, isteği olmaksızın… Bu yaşanılanı son anda kızımızın çığlık çığlık ağlamasıyla fark etmiştik eşimle. Ne yanındaki babasının, ne de bir kaç adım öteden izleyen annesinin müdahale etme zamanı olmamıştı olaya, çünkü her şey aniden gelişmişti.
O an hıçkırıklar içindeki yavrumuzu kucaklayıp teselli etmeye çalışırken “Abi seni sevmek istemiş” cümlelerini kuran dillerimizden çok kelime dökülmek istedi aslında. Bu ne densizlik, saygısızlık… Sen kim oluyorsun da benim çocuğuma yaklaşıyorsun, rızası olmaksızın…”

Bir çocuk ağlattığı için fazlasıyla korkan, mahcup hatta mahsunca bakan gence bir “gık” bile diyememiş olmanın içte kalan sızısıyla, normalde kucağıma geldiği anda susan kızımın bu sefer uzun süre aralıksız ağlaması içimizi parçalamıştı. Söz konusu genç birkaç sempatik bakış ve söz sarf etmeye çalıştı yaptığının telafisi olabilmesi ümidiyle, ancak yavrumun ağlamasının şiddetlenmesinden başka bir işe yaramadı bu çabaları. Hıçkıra hıçkıra ağlayan yavrumu koynuma bastırmışken, mahcup bir şekilde kalabalıklar arasında kaybolan genci bulmak, ağzıma geleni söylemek istedim, bir daha bir başka yavruyu böylesine korkutmasın diye. Belki de genç, masumca sevmek istediği bir bebeğin böylesine ağlamasından fazlasıyla ders çıkarmış olmalıydı ki, bir güç beni kucağımda ağlayan yavrumla hızla dışarıya itti.

İster kadın, ister erkek olun… Rızanız olmadan size dokunulmasının adı nedir? Düpedüz TACİZ… Sadece 20 aylık diye, kim el uzatabilir küçücük bir bedene? Sebebi ne olursa olsun, isteği olmadan kimse kucaklamaya yeltenemez bir bireyi. Bu dünyaya gelen, kalbi atan her insan bir bireydir, ister 2 günlük, ister 2 aylık, ister 2 yaşında, ister 20 yaşında olsun.

Nedir bu insanların çocuklardan alıp veremedikleri? Nedir bu saygısızlık? Bebekliğinden beri, başında birer bekçi kesilmek zorunda kalıyor anne baba. Şimdilerde ağlayarak, başını çevirerek ifade ediyor da istemediklerini, ya bebekken ki yaşadıklarımız?

Bizim kontrolümüz, müdahalemize fırsat vermeksizin, tanımadığımız halde, kucağımızdaki bebeği ansızın “şap” diye öpenleri mi ararsınız, yoksa bize rağmen zorla kucaklamaya çalışanları mı? Bebekler bir oyuncak olmuş insan elinde, al, mıncıkla, sıkıştır bir kenara bırak (!)… Bütün bebekler insanların sevme ihtiyaçlarını gidermek için var sanki(!) Hatta kimileri “Bugünlerde bebek sevesim var. “deyip, ilk gördükleri bebeğin üzerine çullanarak, sıkıştıra sıkıştıra neredeyse canını çıkarıyorlar minicik yavrunun.

İnsanlar kendi canından kanından olan yavrulara saygı duymuyor ki, el âlemden saygı umasın. Çocuk kendince kurduğu en güzel oyunun tam ortasında odaklanmış, kendi haline, en masum biçimde, sessizce oynamaktadır… Babasının, dedesinin, teyzesinin, halasının sevesi gelmiş ya, hemen kucaklanır yavru, sıkıştıra sıkıştıra sevilir, tükürüklü öpücüklere boğulur, sonra bir kenara atılıverilir… Sonra da neden hırçınlaştı bu çocuk? Farkında değil misin be adam, görmüyor musun be kadın bu çocuk sirk maymunu değil! Sen istediğin anda onu kendi dünyasından koparamazsın, sevmenin de bir zamanı, bir adabı var elbette.
Sonra saç baş yolan, hırçın, huysuz, inatçı, dikkatini bir türlü aynı noktada toplayamayan çocuklar çıkıyor ortaya… Acaba neden? “Hiç bir çocuk davranış bozukluğuyla dünyaya gelmez.” diyen uzmanların söylediklerinden bihaber olarak, hemen ahkâmlar kesiliyor, “Pek mızmız bu çocuk, pek de sinirli, doğuştan olsa gerek, yapısı böyle.”

Amaç çocuk sevmekse, her yol mubah sayılıyor halk gözünde. Oysa bu yapılan saygısızlık kendisine yapılsa, mahkemelere taşır insan, içine sindiremez, adına “taciz, kandırma…” denir. “İnsan haklarına aykırı.” diye de ne nutuklar atılır.

“Bak orda kedi var.” gibi yalan cümlelerle yüze bir sevimlilik maskesi takan insanların kandırıcı cümlelerinden etkilenmesin diye az dil dökmedim etrafta kedi arayan kızıma.

20 aylık süre boyunca kimi zaman kavga ettiğim, kimi zaman kırdığım, kimi zaman da bir şey diyemeyip sineye çektiğim, üzerine günlerce içime dert ettiğim meçhul kişiler, size sormak istiyorum şimdi: Neden başkalarının bu ölçüsüz sevgisinden korumak zorunda kalıyor anneler çocuklarını? Olabilir insanlık hali, bir bebek ya da çocuk görmüşsündür bir yerlerde. Kanın kaynamıştır, sevmek istemişsindir. Anne babasının rızasını almak gereklidir ama YETERLİ değildir. Önce uzatırsın kollarını minik insana, “Kucağıma gelmek ister misin, ya da seni öpebilir miyim?” diye sorarsın. Karşındaki birey kafasını çeviriyor, kaçmaya çalışıyor, yüz ifadesiyle ya da çıkarabildiği seslerle istemediğini belli ediyorsa asla dokunmazsın, kendine de rızan olmadan dokunulmasın istediğin gibi.” Hadi ama lütfeennn!” zorlamalarına, kimi zaman da en yakınlardan gelen “Teyze bir kerecik öpsün hadiii!” ısrarlarıyla bunaltılmamalı minicik yavrular.

Eğer ki sevmek istediğin minicik bir bebekse, henüz kendini ifade edemiyorsa zaten her durumda dokunmamalı, biz büyüklerin vereceği tükürüklü öpücükler, kirli ellerle yapılan dokunuşlar yarardan çok zarar o bebek için.

Bütün küçük insanlara SAYGI lütfen, hem de kendinize istediğiniz türden!

Bir Yıl Daha Bitti…

2012-yeni-yıl

Bir yıl daha bitti…
Acaba bir tanesini daha devirmeye yetecek mi nefesim, bir ajanda daha dolduracak mı kalemim, bir takvim daha eskitecek mi duvarım? Kim bilir?
Saatler hızla ilerliyor… Az kaldı başlayan bir yılın daha bitimine, ya da azımsanamayacak kadar çok var… Kim bilir?
Her başlangıcın bir sonu olduğu şüphesizken, belli ki bu yıl da bir bitişe gebe… Eninde sonunda sancılarla doğacak kaçınılmaz “son”, beklense de beklenmese de gelecek, kaçış yok, hele kurtulan hiç yok.
Her rengi barındıracak içinde… Başladı ya bir kere, sürecek, yaşanılacak ne varsa gelip geçecek üstünden insanın, duruyormuş gibi görünen ama aslında hareket eden bulutlar gibi.
Eskidi ajandalar, takvim yaprakları… Yırtıp atılmalı bütün sayfalar, hepsi dönüşümde hamur olmalı yeniden. Ve bir sayfa olarak yeniden bembeyaz olarak gelmeli önüme.

Ya geçip giden günlerim?? Var mıdır yaşananların geri dönüşümü? Hangi atık toplama aracı üstlenir boşa ziyan ettiğim dakikaları?
Hangi makinadan geçer de yepyeni önüme gelir eskittiğim seneler?
Eski seneler! Söyleyin! Hangi hesap makinesi toplar sizi bir araya, hangisi çıkartır sizi ömrümden? Biliyorum yitmediniz, kaybolmadınız ama bilmek bulmama yetmiyor, Şair de diyor ya ” Geçen dakikalarım, kim bilir neredesiniz?” (Necip Fazıl Kısakürek) Kim bilir?
Öyle bilinmez yolculuk ki bu, içerisinde yürürken ya acelem yok, ya da her işim acele…
Başlangıçların heyecanı ve sevinci gölgeliyor bitişlerin yaklaşan telaşını. Oysa gelen gideni aratıyor her seferinde. Bu yüzden”Merhaba” dan daha kuvvetli olmalı ” Elveda” lar, daha çok anlam taşımalı içinde. Kapatılan her sayfa, hakkıyla kapatılmalı, yeni açılanın da bir gün biteceğini bilmeli insan.
Kim bilir, belki yeniler eski, belki de eskiler en yenidir? Her yeni eskimeye mahkumken, her eskide eskimeyen bir yan kalmalı. İnsan unutursa eskiyi, herşeyiyle eskirse yaşananlar, yeninin kıymeti eksik kalmaz mı?

Hayat Telaşesi

istiklalcaddesi2

Nerede yaşıyorsunuz, küçük bir köy, ilçe ya da şehir? Çevrenizde kimler var? Ev ve iş çevrenizde kimlerle karşılaşıyor, kimlerle birlikte başlıyorsunuz güne?

Asık suratlar, sürekli söylenen, şikayetler yağdırıp, sabırsız ve tahammülsüz davranan, ters, aksi insanlar…  Bu insanlardan siz de muzdarip misiniz? Cevabınız “evet” İse, peki ya siz? Yoksa bir başkasını muzdarip eden bu bahsettiğim kişilerden misiniz?

Artık çok zor, sebepsiz gülümseyen insanlar bulmak… Gülümsemeye bile vakti yok ki kimsenin, hep bir koşuşturma içinde herkes, zihinler bin bir türlü soru ve sorunla allak bullak. Bu yoğunlukta hiçbir şey yapmak gelmiyor içimizden. İstediğimiz gibi davranmak hakkını görüyoruz kendimizde. Kendimize tanıdığımız bu özgürlüğe ve  içimizden gelmeyen her şeye bir bahane bulmuşuz ki onu öne sürüverdik mi hiç kimse bir şey diyemiyor. Yapamadığımız her şeyin ortak mazereti, Hayat Telaşesi…

Radyoda yıllar öncesinde yapılmış bir Ömür Göksel şarkısı çıktı karşıma, sözleri içimi titretti:

Yok artık her gün son seferde geçerken

Tüm yalıları selamlayan kaptan

Ya da ince bir tebessümle balıkçıdan

Küçük paketini alan adam

Ah çok mu zor karşı ki komşuya

Serin sabahlarda bir günaydın demek

Ah çok mu zor eve dönüşlerde

Yoldan geçenlere iyi akşamlar demek

….

Yüzler gülmüyor artık, kafalar kaldırım taşlarından kalkmıyor. Herkesin bir telaşı var almış gidiyor başını… Hayattan kopuk yaşıyoruz, kendimize bir daire çizmişiz, dönüp duruyoruz içinde, yaşadığımızın adı hayat, kendimizi yaşıyoruz da  bir o kadar diğer hayatlardan kopuğuz.  Bu bireyselliğimizin tek suçlusu Hayat Telaşesi (!)

Dükkanlar açılıyor, kimine giriyor insan, karşısındakinin ilgisiz ve suratsız halini görünce “Ne işim var burada?” deyip bin pişman geri çıkıyor. Hatta bazen kimi esnaflar kovuyor müşteriyi, kimileri kovmaktan beter ediyor. Bir sıcak tebessüm, bir içten muhabbete hasret kaldık çarşı -pazar gezerken, şimdi “terslemesin yeter” diye bakıyoruz karşımızdakinin gözlerine. Sanki dükkan sahibi, mal sahibi olmak, bir krallık da; “İster satarım ister satmam kardeşim, benim değil mi?” tavrıyla insanların ve insanlığın yazık edilişine tanıklık ediyoruz istemeyerek.

Yıllar öncesinde eşimle evlilik hazırlığı yaptığımız dönemde, şehrin ünlü bir mağazasında, iş çıkış saatlerinde ancak bakabildiğimiz mobilyalar önünde, “Geç oldu artık kapatıyoruz.” diye neredeyse kovulmuştuk  dükkan sahibi tarafından.

Nerede eskilerin “Halka hizmet Hak’ka hizmet” mantığı? Şimdi hizmetlerimiz hep kendi cebimize doğru. Menfaatimiz varsa amenna, ama yok eğer bize dokunmuyorsa ucu, olmasın varsın. İster mağdur olsun bir başka insan, isterse sıkıntı yaşasın, kimin umurunda?  Eee gerekçe malum, hayat telaşesi (!) Asırlar öncesinde ünlü filozof Konfücyüs “Gülmesini bilmeyen dükkan açmasın.”  demiş, ne de güzel söylemiş. Bir güler yüzünü esirgeyen insanın, sunabileceği daha güzel ve kıymetli neyi olabilir ki dükkanında?

Bir gülümsemeyi karşısındakinden esirgeyen insanlar her meslek grubunda var ve her an karşımıza çıkıyorlar bir yerlerden. Doktorlar olmuş, toplumun piri(!) Bütün insanlara hükmetmeyi bir marifet sanmış pek çoğu, karşılarında ezilip büzülen hastalar görmekten hiç mi hiç şikayetleri yok, tersine kimileri bu durumdan bir hayli memnun. Zaten acı çekiyor hastalığın verdiği sancıyla insanlar. Bir reçete yazılıyor önce, muayeneden hemen sonra  bir de azar yiyor hasta, yediği iğnelerden bile daha etkili. Susuyor, pusuyor ve gıkı çıkamıyor artık. Hastalığını, tedavi sürecini bile sormaya korkup, kaçıp gidiyor, kafasında bin türlü cevapsız soruyla.  Sorsanız o doktora, çok yoğun kafası, nöbetten ya da ameliyattan çıktı, evde de sorunlar… Ama hepsinin genel adı ve asıl sebebi ortada Hayat Telaşesi…

Öğretmenler deseniz, koca bir sınıfta vicdanıyla baş başa. Her birimizin sevmediği için bir türlü başarılı olamadığı bir ders anısı mutlaka vardır, hemen ardından eklenen bir de öğretmen hikayesi… Daha okul çağının ilk yıllarından başlayarak, bir bireyin geleceğini şekillendiren bir öğretmen farkında mıdır minicik suratların güneşe dönen ayçiçekleri gibi yönünü hep kendisine döndürdüklerinin? Güneş olması, ısıtması ve aydınlatması gereken bu öğretmenlerin gök gürültüsü olup gürlediğinin, kasırga olup estiğinin, yeri göğü inlettiğinin bedelini neden taze bedenler, taze ruhlar ödüyor? Öğretmene sorsanız, işi zor, zaten az kazanıyor, ev kirası, masraflar, aklı faturalarda ve nereye kadar sabırlı olunabilir. Hayat Telaşesi var onun da(!)

Kamu dairesine de girmeye korkuyor insan, kimi memurlar kendini her şeye yetkili kişi sanıyor ve  işini görmeye gelen vatandaşı rahatlıkla tersleme hakkını görüyor kendinde. Bu asabiyetin sebebini  sorsanız cevap hemen hazır. Gelenlerin hepsi problemli, bu sorunlarla uğraşmaktan yorgun bitap düşüyor zavallı yetkili kişi (!) Bilse ki insanların sorunları olmasa, kendine de iş olmayacak orada, belki daha farklı davranır mı bilinmez. Ama her hareketinde haklı, çünkü onun omzunda en ağır yük, her zamanki Hayat Telaşesi…

Her nerde, ne yapıyor, ne işle uğraşıyorsak uğraşalım, sorumluyuz birbirimizden. Değer vermediğimiz için değer göremediğimizin farkında değil miyiz? İnsanlığın ve yaşadığımız toplumun bir parçası isek, sıkıntısı ve telaşı herkesin farklıyken ve  ayrı ayrı büküyorken belini, bir darbede biz indirmesek daha yaşanılır olmaz mı bu dünya?

Aynı dünyada yaşıyor ve aynı havayı soluyorsak, birimizin ciğerlerini dolaşıp çıkan hava, çevremizde yaşayan bir başkasının ciğerlerine doluyorsa, en azından bir gülümsemeyi borçlu değil miyiz ona?

Herkes Kendine Benzer

1241100156

Özdemir Erdoğan’ın bir şarkısı çıktı karşıma bugünlerde, “Herkes kendine benzer.” diyordu sanatçı şarkının en güzel yerinde.

Herkes kendine özgü değil midir gerçekten? Farkında mıyız acaba bu eşsiz ve benzersiz yaradılışımızın?

Hayat kimi yerleri dağlık ve  taşlık, kimi yerleri dümdüz ovalarla kaplı olan yeryüzüne benzer. Biz insanlar bazen düzlüklerde yaşarız, bazen de dağlar aşmamız gerekir hayatımızı sürdürmek için. Bazen tozlu patika yollardan geçmemiz gerekir, bazen de geniş otobanlarda seyir halindeyizdir. Kimimizin güllü bahçeleri vardır hemen evlerinin önünde, kimimiz ise tohumu ekip toprağa  yıllarca mahsulüne ulaşmak için çabalamak zorunda kalırız. Hayat hepimize farklı yollar çizer, farklı imkanlar sunar. Tercih ve seçimlerimizle kendi yollarımızı ve seçeneklerimizi belirleriz. Kimimiz için hayat oldukça renkliyken kimimiz için karanlık, kimimiz için ise oldukça aydınlıktır. Kimimizin yolu tünellerden geçer, daha kısa ama karanlıktır yolculuğumuz; kimimiz dağların tepesinden devam ederiz yolumuza, ferah ve aydınlıktır ama bu seyahat çok daha uzun sürer.

Hayat kendi seçimlerimizle ve farklılığımızla değişik sonuçlar elde etmektir belki de. Herkesin dünyaya geliş amacı farklı olsa gerek ve dolayısıyla değişik yollardan geçmesi kaçınılmaz olmalı her bir insan için.

Şems Tebrizi konuyu şu sözüyle ne güzel özetler: “Herkes fıtratının gereğini yaşasa sorun yok… Bakın hayvanlara; Siz hiç miyavlamaya çalışan bir köpek gördünüz mü?”

Bir başka güzel bir söz de şöyle söyler: “Hiçbir arı kelebeğe imrenmez; çünkü kelebeğin ömrü kısadır, hem bal da yapamaz.” Bizler bir kelebek mi, yoksa arı mı olacağımıza karar vermeden, hem kelebek zarafeti taşımak istiyoruz, hem de arı gibi uzun yaşamak ve bal yapabilmek istiyoruz. Kendimizi tanımadan, ayrılığımızı, özgünlüğümüzü bilemeden yetemiyoruz kendimize ve yeniliyoruz sonu gelmez isteklerimize. Günümüzde, farklı yapılarımız ve karakterlerimiz, ayrı kültür ve değişik bakış açılarımızla aynı sonuçlara sahip olmak istiyoruz pek çoğumuz. Çoğumuzun amacı masa başı  memur olmak mesela ya da “Adı var.” diye mühendis… Amaç aynı, ama yetenekler, ilgiler, yetkinlikler çok farklı. “İçeriye kapağı atayım da gerisi kolay.” diyoruz, kapak atılacak işin bize göre olup olmadığına çok da aldırmadan. “Sabit maaşı var, sigortası var.” desinler diye, işini görmek için sırada bekleyenlere anlamsız azarlar yağdıracak kadar dolu ve tükenmiş hallere giriyoruz yıllar sonra. Evet sonrasında diyorlar arkamızdan “Kapı gibi bir işi var, emekli olunca maaşı ve iyi de bir ikramiyesi olur.” Konu komşunun yağdırdığı övgülerin verdiği gurur bir süre sonra yerini pişmanlık dolu derin hayal kırıklığına bırakıyor.  “Bu benim istediğim hayat değildi.” diyoruz dertli bir halde, kendimizi çaresiz hissederek. Omuzlarımız çöküyor, yüzümüzden düşen bin parça, ama maaşlarımız her ay yatıyor  banka hesabımıza, biz işimizi yapsak da yapmasak da. Başkalarına gösterdiğimiz hoşgörüsüzlük, işlerimizi savsaklamak ve yaşadığımız bıkkınlığı en yakınımıza taşımak için yeterli ve geçerli bir nedenmiş gibi şikayetler yağdırmaya başlıyoruz. “Zaten aldığım maaş da yetmiyor, akşama kadar dirsek çürütüyorum…”

Hepimiz pürüzsüz, yağ gibi bir asfalttan geçerek mükemmel şehirlere ulaşmak istiyoruz. Mükemmel eşlerimiz olsun; elimizi sıcak sudan soğuk suya sokmayan… Mükemmel bir evimiz olsun, harika eşyalar… Her akşam görüntüleriyle zihinlerimizi süsleyen dizi setlerindeki tripleks evlerden, içindeki pırıltılı eşyalardan etkilenip; hiç çalışmadan bu bolluk içinde yaşayan ev halkı gibi olmayı hayal ediyoruz. Eşimiz o dizilerdeki kadar yakışıklı ve kibar olsun, ya da en az o kadar güzel ve bakımlı. Belki de her şey çok kolay elde ediliyormuş gibi ekranlara taşındığı için, amaç sadece cebe para girmesi oluyor ve elde edilen bu  maddiyatın her şeye sahip olacağı düşüncesi beliriyor zihinlerde.

Oysa hepimiz farklıyız birbirimizden. “Herkes kendine benzer.” cümlesi, ne de güzel anlatıyor aslında başkalarına benzemekteki yoğun çabalarımızın yersizliğini.  Farklı yaratılmış ve kendimize has özellikler taşımaktayız her birimiz. Nedir bu  herkes gibi olma yarışı? Herkes gibi olmaya çalışırken, kendimizi kaybediyoruz, önce özgünlüğümüzü sonra da özgürlüğümüzü tüketiyoruz, yitip gidiyor yapabilirliklerimiz. Üzerine düşünmeye zamanımız bile yok, nelerden keyif alır, neleri yapmayı severiz? Korkuyoruz üç kuruş eksik kazanmaktan, sonunda yenik düşüyoruz ve bizi hiç tatmin etmeyen bir hayatta, 7-24 ömür tüketiyor şekilde buluyoruz kendimizi.

Oysa ne hayallerimiz vardı, ne heyecanlar taşıyorduk içimizde. O bizim arkamızdan konuşacaklarını düşündüğümüz insanları konuşturmamak uğruna mı omzumuzdaki bu ağır yük? Biz mutsuzluğumuza yalnız başımıza çözüm ararken neredeler, o bir lafına bile çok değer vererek ömrümüzü tükettiğimiz kimseler?

 

 

Carpe Diem

12325_377535419925_110801779925_3911168_7354464_n

Hayatta bir damla olarak belirdiğimiz günlerde başladı öğrenme sürecimiz. Anne karnında duyduklarımız ve hissettiklerimizle temellenip, doğduğumuzda daha ayakta duramazken gelişmeye başladı dağarcıklarımız. Adımlarımız küçüktü belki ama anlama kapasitemiz bir o kadar büyüktü.

Minik ellerimiz kalem tutmaya başladı, önce duvarlara, sonra mobilyalara uzandı boya kalemlerimiz. “Ne yapıyorsun sen?”diye çığlıklarla uyarıldık; oysa ne kadar da güzeldi; yeni alınan koltuğun kumaşı, kırmızı pastel boyamızı denemek için. Kağıtlar konuldu önümüze sonra. Yeteneklerimizi sergilememiz için, yaratıcılığımızı sınırlandıran küçük-büyük kağıtlar… Çizdiğimiz güneşe itiraz edildi, en tanıdık simalar tarafından. Mavi renkli güneş olmazdı, hele kare bir güneş, hiiiç görülmemişti. Hemen doğrusu çizdirildi, sarı ve yuvarlak olmalıydı güneş dediğin. Zihnimizdeki hayallerin rengi ve şekli hep olması gerektiği gibi olmalıydı, bizim istediğimiz gibi değil. Resim diye bir ders varmış okul yıllarında. Yeteneklerimizin körelmiş haliyle anne babamıza yalvardık bizi kâbusumuz olan ödevlerden kurtarması için. Resim ödevini birilerine yaptırmaya mecbur bırakıldık, düşük not kaygısıyla harmanlanan yeteneksizlikler grubuna dahil olma korkusu yüzünden, ömür boyu yalancılar listesinde asılı kaldı ismimiz. Zor durumlardan kurtulmak için dolap çevirmeyi daha bu yıllarda kazıdılar zihnimize.

Misafirliklerde büyüklerle konuşmak istedik, küçük halimizle büyük cümleler kurmaktı saf dileğimiz. Onların o önemli ve güzel dünyalarına girebilmek, ilgilerini çekebilmekti yegâne amacımız. Susturulduk, çünkü büyükler birbirini duyamıyormuş sesimizden. “Sus konuşma!” en aşina cümle oldu kulaklarımızda çınlayan. O anlamadığımız büyük cümlelerini dinleyip, bir köşelerde uyuyup kalmaya mecbur bırakıldık. Ne kadar çok susarsak o kadar uslu, konuştuğumuz ölçüde yaramazdık çünkü. Yıllar sonra öğrendik ki insanlar arasındaki en önemli şey iletişimmiş… Biz en doğal iletişimimizi çocukluk yıllarında büyüklerimizin azarlarında ve öfke dolu bakışlarında tükettik.

İtelene itelene okul yıllarına geldik. Hep ödevler konuldu önümüze, ardından gelecek zorlu sınavlar. Hepsi birbiri arkasına sıralandılar yıllarca. Şarkı adeta bize ithafen yazılmıştı: “Dertlerimi zincir yaptım, birbirine ekliyorum”…  Her bir sınav, birbirine eklenerek dert zincirimizi oluşturuyordu. Büyüklerimiz için “başarı” denilen şey, bizim kâbus sonrası kan ter içinde uyanmalarımızdı. Kimse bakmadı kan çanağı gözlerimize, kimse “Dur, biraz dinlen!” demedi. Herkes için başarı bizim elde ettiklerimizdi. O sonuca ulaşırken “Biz neleri seviyoruz?”,”Ne yapmak istiyoruz?” a kimse aldırmadı. Yorgun, bitap, tükenmiş halimiz kimsenin umurunda olmadı. Mecburduk önümüze gelen her dersi sevmeye, hepsini başarabilmeye. 10 sene aynı dersi görse de, yine o dertsen korkan ve anlamayan nesil işte böyle oluştu. Önce “Mecbursun.” dediler, doğallıklarımızı engellediler. Biz suni hallerimizle mahkûm edildik herkesin yaptıklarını yapmaya. Biraz farklı davranışlar içine girdiysek, yanlış kişi olarak örnek gösterildik ve kafamıza vura vura sivriliklerimizi yani farklılıklarımızı törpülediler.

Yıllar geçti, hepimizin bir mesleği var şimdi. Bir yerlerden mezun olduk, bir şekilde diplomalar aldık elimize. Ya bu kâğıt parçası dışında sahip olduklarımız? Geriye dönüp baktığımızda, fark ediyoruz ki ders, not, sınav derken, aslında çok da yaşamamışız. Kimi zaman anne babamızı, kimi zaman el âlemi mutlu edeceğiz, çok başarılı olacağız derken, koca bir ömrü geride bırakmışız.

1989 yapımı ünlü bir film olan Ölü Ozanlar Derneği’nde bir dörtlük geçer ve zamanın geçip gittiğini ne güzel anlatır:

Henüz vaktin varken tomurcuklarını topla

Zaman hala uçup gidiyor

Ve bugün gülümseyen bu çiçek

Yarın ölmüş olabilir.

Filmin en önemli cümlesi de CARPE DİEM’ dir. “Hayatın her anının farkına var, anı yaşa.” anlamına gelen Latince bir özdeyiştir bu.

Ne kadar uzaklaşmışız hayattan, yaşıyoruz diye çabalarken. Hayatı yaşamaz, yaşayamaz hale gelmişiz.

Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki her şey ikinci planda.” diyor Apple ve Ipod’ un sahibi Steve  Jobs.

Steve Jobs, üniversiteyi terk etmiş, ilgi duyduğu derslere dışarıdan katılarak, mecburiyetten uzaklarda öğrendikleriyle harikalar yaratmış bir insan. Bu örnek de gösteriyor ki, başarı sadece. “insanın en yüksek puanlarla en iyi okullarda olması” demek değildir.

Başarı dediğimiz şey; herkesin kendine has farklılıklarını değerlendirebildiği, mecburiyetten uzakta bir yerlerde, hayatın her anının kıymetini bilerek nefes alabilmesi değil midir?

Duygusal Taciz

“Bak yemeğini yemezsen aşağıdaki amca gelir alır.”

“Uslu durmazsan polis amca gelir seni götürür.”

“Yaramazlık yaparsan doktor teyze iğnesiyle cıssss yapar.”….

Öyle çok ki bu cümleler… Çocukların en güvendiği ağızlardan savruluyor hem de. Her haliyle gerekçe ne olursa olsun,  “duygusal taciz” bu yapılanın adı.

Baş edilemeyen durumlarda ilk başvurulacak en kesin yöntem bu (!)… Acilen bir üçüncü şahıs bulunup, uyduruk bir  görev ataması yapılır. Çocuğun yüzüne karşı, sallanan parmak eşliğinde usulca söylenir.  Sonrasında elde edilen %100 başarı ve yaratılan harikalıkla (!) sonuna kadar övünülür. “Benimki çok uslu, gıkı çıkmaz. Çanta gibi  nereye koyarsam orda kalır.”   Yürek acıtan sonuç susmuş, sinmiş ve korkmuş bir insan, küçük de olsa kocaman bir insan hem de.

“Yavrum”  dediği, “kuzum” dediği çocuğunu nasıl bu denli zavallı durumda bırakmak ister ki bir anne? Anlık uyduruk çözümlerle ulaşılacak sözde rahatlık uğruna nasıl çocuklarının korkularına razı olabilir bu  kişi? Yanında titreyen çocuğun gözlerindeki korkunç kaygıyı göremeyecek kadar umursamaz nasıl olunur?

Konu komşu ziyaretlerinde iki bardak fazla çay içebilmek ve birkaç cümle daha kurabilmek uğruna mı bunca uğraş? Çocuğunun etrafa olan doğal merakını korkutma içerikli cümlelerle söndürüp, yanında sessizce boynu bükük oturuşunu marifet sanan bir annenin, ilerleyen yıllarda “Çocuğum çok çekingen ve içine kapanık.” demeye hakkı var mıdır?

“Aaa bak sözümü dinlersen sana ne vericem, sana neler göstericem” gibi yalan yanlış cümlelerle avutmaya çalıştığı çocuğuna mı yıllar sonra yalan söylediği için kızacak bu anne? Yavruların yaşı küçük diye onlara söyledikleri yalanları da küçük sayanlar, nasıl farkına varacak söyledikleri her kelimenin çocuklarının küçücük zihinlerine koca harflerle kazındığının? Yıllar geçip de büyüttükleri çocuklar, kendilerine ve herkese güvensizliklerinin sıkıntısını yaşarken, hangi annenin gözyaşı derman olabilecek yavrularının bu dertli hallerine?

Kendi rahatından ödün veremeyen, yavrusu için yaptığı her şeyi fedakarlık addeden bu annelerin gönülleri nasıl razı olur, canlarından kanlarından olan çocuklarının sırf başka kişilerden korkarak, tehlike altında olduklarını hissettikleri için her istediklerini yapmalarına? Annelerinin yanında olan çocukların kendilerini en güvenli yerde hissetmesi gerekirken, ortama hemen bir başkasının gelip kendisine zarar vereceğini düşündüğünde, darbe yemez mi çocuğun o masum güveni en güçlü yerinden.

Ne kadar zalim oluyoruz bazen anneler olarak, ne kadar yalancı ve ne kadar acımasız aynı zamanda… Yalanlarımıza kanarak ve korku duyarak yiyeceklerse yavrularımız yemeklerini, varsın aç kalksınlar sofradan ne yazar? Bizim seçtiğimiz ortamlarda huzursuzluklarını ifade ettiklerinde, rahatımızdan taviz veremeyeceksek anne adımızın ne anlamı var?

Yıllar sonra kendi çocuğumuza, “bana güvenmiyor”, “çok çekingen”, “içine kapanık”, “yalan söylüyor”, “çok korkak” gibi cümleleri söylemek zorunda kalmamak ve çözüm diye çırpınmamak için, bu duygusal tacize bir an önce son verin.


Sonbahar

Yine aylardan kasım… Tabiatın rengi yeşilden sarıya, sarıdan turuncuya, sonra da kahverengiye dönüyor günbegün. Canlılığını kurumaya bırakıyor otlar, çiçekler… Börtü böcek başlarını sokup, sığınacak bir kuytu arıyorlar kışın soğuğuna dayanabilmek için.

Sabahlar serin, geceler buz kesiyor… Günün sıcak vakitleri gittikçe azalıp, yerini kah hafif bir rüzgara, kah sert bir fırtınaya bırakıyor.

Yapraklarını bir an önce toprağa teslim etme yarışındaymış gibi bir hali var ağaçların. Sanki son ekspres kalkıyor ve yolcularını bu sefere yetiştirme telaşı içinde pek çoğu…

Her günün sunduğu bu rengarenk değişimi, İlahi bir tabloymuşçasına seyretmekten alamıyor kendini insan. Seyre dalarken de düşünceleri sıralanıyor zihninin en derinlerinde.

Renkten renge dönüp, kopuyor dallarından kuruyan yapraklar, eskiden her evin duvarında asılı olan takvimlerden ayrılan kağıtlar gibi. Artık bu takvimler yerine cep telefonu ve bilgisayarlardaki sanal takvimler var. Belki de bu yüzden, günlerin hızla geçişine ve ömrümüzün her geçen gün eksilip, zamanımızın daralmasına rağmen, rahatça sergilediğimiz vurdumduymazlık. Eskiden günler geçerken, her bir günün sonunda bir takvim yaprağı kopartılır ve yaşanacak günlerin eksilişine şahitlik ederdi insan. Şimdi eksilen şey  telefon ve bilgisayar şarjları… Bunca yapaylık içinde oluşumuzdan mı acaba  hayata karşı gamsız davranışlarımız?

Eski günleri hatırlatıyor etrafın sarı rengi,  sanki yaş 20’lilerden uzaklaşıp, 30’lulara dayanınca sonbahar daha bir anlamlı. Gençlik günlerinin “En sevdiğim mevsim yaz” cümlesine karşın, sonbahar daha da mahiyet kazanıyor. Sanki dökülen her bir yaprak eksilen günleri ömrümün. Eskiden bu yaprak dökümü hüzün verip, içimi kasvete boğarken; şimdi tersine ruhuma ihtiyaç duyduğu bir farkındalık sunuyor sanki. Bu öylesine bir farkındalık ki; “geçen günlerin kuru yapraklar gibi çoktan toprağa karıştığı” gerçeğini hızlıca çarpıyor suratıma. Bu gerçeklik zor bir hesaplaşmayı getiriyor beraberinde ve bir belirsizliği de doğuruyor aynı zamanda; yaşanan yaşandı bitti de ya sonrası? Var mı beni bekleyen yeşil günler, dallarım yeniden tomurcuğa dönecek mi önümüzdeki bahara?

Hatıralar daha fazla uğruyor bu günlerde zihnime, sanki “Ne olur bizi düşün, bizi sorgula!” gibi bir yakarışları var. Cahit Sıtkı’nın Hatıralar şiirini okuyanca anlıyorum ki tek ben değilim, sonbaharın geçmişle yüzleştirmesini yaşayan.

Bilmem ki hâtıralar,
Ne istersiniz benden,
Gelir gelmez sonbahar?

Bu kanat çırpış neden?
Cama vuracak ne var
Ey eski hâtıralar.

Sanmayın güller açar,
Bülbül değildir öten;
Bu rüzgâr başka rüzgâr.

Ne istersiniz benden,
Bilmem ki hâtıralar,
Gelir gelmez sonbahar?

Hoyratlığa, zaman kayıplarına, ihmallere, kırık dökük kalplere yer olmamalı hayatımızda. Belki de bu sonbahar yaşanılan SON bahar olabilir, kim bilir?

 

 

Bu Dünya Kimseye Kalmaz Bilesin

Depremler oluyor ve sarsılıyor dünya… Umutlar ve gelecekler eziliyor kolonların altında, canlar gidiyor. Yakınlarımızda hissedince bu felaketlerin acısını, yeni ve yeniden sorgulamalar başlıyor zihinlerde. Neden bu kadar çok kayıp? Bir de işin içinde birilerinin ihmali ya da kötü niyeti olduğunu düşününce insan, acısı defalarca katlanıyor yüreğinde. Güveni sarsılıyor içinde yaşadığı topluma… “Bu yıkılan binalar neden daha sağlam yapılmadı? ” diye soruyor ve peyderpey diğer sorular geliyor… “Daha sağlam yapılsaydı olur muydu bunca can kaybı?”, “Sonu gelmez bir hırs ve bencillik uğruna mı bunca gözyaşı?”

En zayıf sütunlar üzerine dikilen binalar bir kartondan ev gibi yıkılıverirken, kim bilir kimlerin kabarık cüzdanlarının, dolu kasalarının bedeli ödeniyor, canla ve malla.

O müteahhitler ki, yaptıkları binaların içine kendilerinin ya da ailelerinin oturacağını bilseler, çalarlar mıydı kullanmaları gereken malzeden, yana yakıla daha sağlam zemin aramazlar mıydı yapacakları evin temelini atmak için? Birilerinin evlatları, birilerinin anaları, babaları, kardeşleri eziliyor bu hırs ve aç gözlülüklerinin, hırsızlıklarının altında. Hiç mi kalpleri acımıyor yaptıklarının bedelini böylesine masum canların ödemesine? Nasıl taşınır bu vicdan azabı? Hiç gitmeyecek gibi bu dünyadan, ne bu bencillik ötesi davranış? Adı yok bunun, tarifi imkansız…

Öyle bir hale geldik ki toplum olarak, köşeyi dönme yolları aramakta hep kafamız. Kendi dürüst uğraşlarıyla kazancını artırmaya çabalayanlara değil sözüm, ancak “Cebime hep daha fazlası girsin.” diye; yüzlerce, binlerce kişinin yaşayacağı binaların malzemesinden çalacak kadar vicdansız bir toplum mu olduk? Bunu mu öğretti bize büyüklerimiz? Yüce Yaratıcı, kul hakkına en büyük vurguyu yapıp, “Her günahınızı bir şekilde affederim, ama bana kul hakkıyla gelmeyin.” derken, bir ihmalimizle ya da kurnazca planlarımızla, bunca hakları üzerimize alacak kadar, nerede yitirdik biz insanlığımızı?

Manidar bir hikaye vardır, sıklıkla anlatılan:

“Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmiştir. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işinden ayrılmak, eşi ve büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam sürmek tasarısından söz eder. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecektir ama emekli olmak ihtiyacındadır. Müteahhit iyi isçisinin ayrılmasına üzülür. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica eder. Marangoz kabul eder ve işe girişir, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydır. Baştan savma bir işçilik yapar ve kalitesiz malzeme kullanır. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne büyük talihsizliktir… İşini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için gelir ve dış kapının anahtarını marangoza uzatır. “Bu ev senin” der, “sana benden hediye”. Marangoz şoka girer. Ne kadar utanmıştır!”

Tanıdık geliyor mu size de bu hikaye bir yerlerden? Yaptığımız işi baştan savma yapmayı huy haline getirmişiz pek çoğumuz. “Aman elimdeki iş bir an önce bitsin de nasıl olursa olsun.” diyoruz çoğu zaman. “Nasıl olsa bize dokunmayacak zararı.” düşüncesi içinde, çok iş yapıyoruz belki ama yaptığımız işten hiç kimseye hayır gelmediği gibi çok zararlara sebep oluyoruz, bir de yüzsüzce kazandığımızı yanımıza kâr sayarak.

Aklımız hep daha fazlasına kavuşmakta ve daha karlı işler başarabilmekte, ya da cebimize kalanı en kolay biçimde artırabilmek peşindeyiz hakka hukuka hiç aldırmadan. Daha kolay ve haksız yollardan daha çok kazanç elde edebiliriz, isteyince o kadar kolay ki usulsuzlük yapmak. Kimse görmediği sürece hiç sorun yok(!) İstedikten sonra her işte kendimize haksız kazanç sağlama yolu mutlaka bulunur. Ya para çalarsın, ya mal, ya hizmet, ya zaman, ya … Çok da karlı görünür, ne çok kazandırır insana bu usulsüz kaçırmalar ama ya kazandırdıkları ardından geliveren büyük kayıplar?

Kaybettiğimiz o kadar çok şey var ki küçük hesaplar peşinde koşarken ve kendi saltanatımız için, hırs ve heveslerimiz uğruna başkalarını zarara uğratırken. Zavallı marangoz gibi, kendimize yapıyoruz aslında en büyük kötülüğü. Kayboluyor insanlığımız, bu dünya denizinin en derin sularında. Kendimiz oluşturuyoruz girdapları ve sonra da içinde yitiriyoruz insani en güzel vasıfları.

Nasrettin Hoca’nın meşhur fıkrasında yaptığı gibi, bindiğimiz dalları kesiyoruz aslında. Farkedemeyişimizin nedeni, hayatın bizi birden bire yere çalmayışı. Yavaş yavaş büyüyor baltaladığımız yerdeki kesik… Ömür bitene dek sürecek belki de ağaçtan düşüp toprağı boylayışımız… Ama öyle geç olacak ki o zaman, ne yerden kalkmaya nefesimiz kalacak ne de yaptıklarımızı telafi etme şansımız… Bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçerken yaşadıklarımız, en hazin film olacak bu son seyredeceklerimiz… Başrollerinde oynadığımız filmimizin galasında, tek başımıza izleyeceğiz tüm yaşadığımız kareleri, belki de gözyaşları içinde… Ama nafile, maalesef bu hayat tek taraflı bir yolculuk ve Yahya Kemal’in dediği gibi “Dönen yok seferinden”…

Dünyalar kadar servetimiz olsa ne yazar, ayağımızı vurup geçtiğimiz taş, bir tek kişinin canını yaktıktan sonra? Bilip, bilmediğimiz bir tek can bile, bizim ihmalimizle acılar içinde kıvranıyorsa, biz kendi saltanatımız içinde en âlâ sultan olsak neye yarar?

Ömer Hayyam şu dizelerinde ne derin anlatıyor aslında meseleyi:

Niceleri geldi neler istediler,
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler.
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenlerde hep senin gibiydiler..

Bu dünya kimseye kalmaz bilesin,
Er geç kuyusunu kazar herkesin.
Tut ki , Nuh kadar yaşadın zor bela,
Sonunda yok olacak sen değil misin ?

İlgi Dilenen Yavrular

Yoğunuz her zaman.. Bir koşuşturmacayla fırlıyoruz yataktan, yarı dinlenmiş yarı uykulu halimizle, bekleyen işlere ya da bizi bekleyen işyerine koşuyoruz, bazen isteyerek, bazen de istemeyerek… Eve dönüşlerde çoğumuzun geliş saati belli belirsiz, yorgunluk diz boyu, yüzlerden düşen bin parça.

Daha çok çalışacağız ve daha iyi şartlarda yaşayacağız diye neredeyse aile olarak birbirimizi göremiyoruz, kimimiz ise evde olmasına rağmen ev işlerinden bir türlü alamıyor başını. Sevdiklerimizin gözlerine bakacak zamanımız yok, zaman artırsak bile bazen bir yerlerden, ailemize ilgi gösterecek enerjimiz yok… Belki bir evimiz var; geniş, iyi döşenmiş, kaliteli halıları olan… Ama bu varlıkların taksitlerini ödeyeceğiz diye çabalarken, kullanamadığımız zavallı eşyalar olmaktan öteye geçemiyor sahip olduklarımız bir çoğu…

Aile olmasına rağmen, birbirlerinden farklı hayatlar süren üç insan…

İşten koşarak gelen, yemek ve ev işleri telaşına düşen, dışarıda selam dahi vermeyeceği insanlardan yediği fırçaları “müdür” diye sineye çeken, gün boyunca görmediği yavrusuna duyduğu özlemle gönlü darmadağın olmuş bir anne…

Yoğun ve stresli bir iş gününün akşamı eve yorgun argın gelen; televizyon başında yatıp dinlenmeyi planlarken, yardım etmediği için eşinden sürekli serzeniş işiten; en sevdiğinin bile yorgunluğunun farkında olamayacak kadar duyarsızlaşmış, bütün ilgisini ve sabrını iş yerinde tükettiği için yavrusunun başını okşamaya bile dermanı kalmamış bir baba…

Uyurken ya akrabaya, ya bir bakıcıya bırakılmış, uyandığında anne babasını göremeyen; bulduğunda da bir daha ayrılmak istemeyen; arada derede büyümeye çalışan; balkonlarda ekmek kırıntısı arayan minik kuşlar gibi, anne ve babasının ilgisinden birkaç kırıntı yakalamaya çabalayan; zavallı yavrular… Uyku saati gelmiş de geçiyor, uyku akıyor gözlerinden ama akşamdan akşama görebildiği anne babasıyla biraz daha zaman geçirebilmek için, uykuya direnen; huzursuzlaşan; huzursuzlaştığı için kendisine kızan anne babasının, kızgınlığına bile muhtaç minik yavrular… Bu minik yavruların gün içinde ne yaptığından, ne yediğinden, neler öğrendiğinden habersiz bir anne-baba… Heyecanını ve anlatacaklarını paylaştığında dinleyemeyecek kadar kafaları işleriyle dolu, yorgun, usanmış ve tükenmiş bir anne-baba…

Bunun adı hayat telaşesi… Bu durumdan karlı çıkan yok, sorsanız herkes üzgün, herkes yorgun… Ama yarın bu hayat yine aynı şekilde yaşanmak üzere düşülecek yollara. Peki ne uğruna bunca keşmekeş? Bu adeta bir savaş, ama neye ve kime karşı orasını pek bilebilen yok. Birbirimize zaman bulamıyoruz anlamak ve anlatmak için kendimizi. Önce karı koca olarak unuttuk birbirimizin gözlerine bakmayı, sonra da anne babalığımız kaybolup gitti bu savaşın en kanlı kısmında… Neden bu kadar hızlı akıyor hayat, acaba neden daha sakin bir düzeni yok yaşantımızın?

Ailemizi bu denli ihmal edişimiz, böyle bir savaşın nedeniyken, en ağır yenilgilerle tükeniyor en değerli saydıklarımız, savaşta yenilen biz oluyoruz, önce varlığımız, sonra da anne babalığımız… Bu savaş dünyanın servetini kazandırsa ganimet olarak, neye yarar, mutsuz kıldığımız ailemizle sefasını sürebilecek miyiz? Büyürken yanında olmadığımız o yavrunun, “Geleceği için çalışıyoruz.” derken, belki de geleceğini alıyoruz elinden. Ya derse büyüdüğünde “Evimiz daha küçük olsaydı da, içinde annem babam olsaydı.” “Dolabımda çok kıyafetim olacağına, tek tip giysi içinde mutlu bir kalbim olsaydı.”. “Seni, senin için bizsiz bıraktık” nasıl anlatılır ona yıllar sonra?

Anne baba olmak, memur olmak gibi, apartman yöneticisi olmak gibi yeni bir yetki sahibi olmak mıdır sadece? Doğum sonrası tebrik telefonları almakla, mutluluğunu, gururunu taşımakla ve nüfus cüzdanını çıkartmakla biter mi sorumluluğumuz? Hayat aynı şekilde akacak, anne baba olduğumuzun gururunu yaşayacağız ama hiçbir şey değişmeyecek mi yaşantımızda? Dünyaya bir yavru getirmeye karar verdiğimizde, değişmesi gerekmez mi bakış açımızın, yaşantımızın her basamağında her şeyin yeni baştan düzenlenmesi değil midir en doğru olan?

Çocuklarımız için risk oluşturacak fiziksel tehlikelere karşı öyle hassasız ki, ruhsal gelişimleri konusunda da bir o kadar ihmalkar davranıyoruz. Oysa anne baba olduğumuzda üst raflara kalkmalı yorgunluklarımız ve sabırsızlıklarımız, tıpkı çamaşır suları ve deterjanlar gibi. Keskin bıçaklar gibi çocuklarımızın ulaşamayacağı yerlerde saklanmalı bütün hırslar, kavgalar.

Anne-baba olmak geleceğin inşasına adım atmaktır. Bu kadar önemli bir sorumluluğa ve ayrıcalığa sahipsek, ikinci plana itelediğimiz ailemizi en ön sıraya çıkarmalıyız, bizden ilgi dilenen yavrularımız, bu açlıkla büyümeden…

Yazıyı dinlemek için tıklayınız.

İçini Yiyen Karpuzlar

“Yaşam kalitenizi artırın.” diyor bütün ezberler. Günümüzün kişisel gelişim furyasında, kaliteli yaşamlar öğütleniyor. Peki bu duyduğumuz cümlelerden neler anlıyoruz bizler? “Kalite yaşam” derken, kaliteli ürünlere, kaliteli varlıklara sahip olmak mıdır acaba kastedilen?

Ne kadar pahalıysa veya kalitelisiyle aldığımız telefon o kadar kaliteli midir o telefonla kurduğumuz iletişim, daha iyi anlamayı sağlar mı karşımızdakini? Konuştuğumuz telefonun özelliği arttıkça karşımızdakini anlama oranımız da artar mı, daha iyi empati yapabilir, daha çok hoşgörü gösterebilir miyiz konuştuğumuz kişiye? Ne kadar genişse baktığımız ekranlar ve çözünürlüğü ne kadar yüksekse, hayata karşı da o kadar güzel midir bakış açımız? Sanırım bir şeyleri yanlış anlıyoruz bizler… “Kaliteli yaşamlara sahip olacağız.” diye, “En son teknolojileri kaçırmayalım.”, “Modanın nabzını tutalım.” diye yana yakıla koşturmaya başladık, hem de cebimizde para olmasa bile. Kredi kartı ile bu açığı kapatıp, “Alamazsak uykumuz kaçar.” diye hep daha çoğuna ulaşmaya çalışıyoruz.

Son günlerdeki ev ve araba reklamlarına gözleriniz takılıyor mu hiç? Gazetelerde sayfa sayfa ilanlar…

“Ayrıcalıklarla dolu bir yaşam…”

“Yaşamaya değer ayrıcalıklı evler…”

“21. yüzyılın saray hayatı…”

“Türkiye’nin seçkin aileleri bu projede yerlerini aldı…”

“Prestijinize prestij katmak için…”

“Sıradanlığa nokta koymaya evet…”

Bu reklamlara göre “Sizler paranız varsa, seçkin insanlarsınız, hedefiniz bu ayrıcalıklı yaşam olmalı. Daha az varlıklı olanlardan kalın bir şeritle ayrılmalısınız, sizler saraylara layıksınız, prestijli bir yaşam için kurtulun sıradanlıktan ve ne pahasına olursa olsun alın bu evi, bu arabayı. Daha rahat yaşamak, daha huzurlu olmak için değil, daha seçkin ve ayrıcalıklı olabilmek için…”

Kaliteli bir hayatı, kaliteli varlıklar içinde sunacağını söyleyen ve kaliteyi maddi imkanların lükslüğünde ve pahalarında arayan, insanları gerçek yaşam kalitesinden uzaklaştıran pazarlama politikaları hepsi… Sonuç; “Ayrıcalıklı olacağız” diye, gerçek ayrıcalıklarını unutan zavallı “seçkin” insanlar…

Seçkinliğin kelime anlamı; benzerleri arasında niteliklerinin yüksekliğiyle göze çarpan, üstün, mümtaz, güzide, mutena… Artık hedefler daha çok göze çarpmak, kıskanılacak bir hayata sahip olmakken, günümüz insanına vaat edilen bu şeçkinlik insanı mutlu edebilir mi acaba?

Zaten hepimiz ayrıcalıklı dünyaya gelmiyor muyuz, her birimizin kendine has güzellikleri ve özellikleri yok mu? Yaşamaya layık görülmüşsek ve her yeni günde yeniden doğuyorsak dünyaya zaten seçkin birer varlık haline gelmiyor muyuz? Bu ayrıcalıklı halimizle bize vaat edilen sözde “ayrıcalıklar listesine” gireceğiz derken, ne kadar da sıradanlaşıyoruz aslında, farkında bile olamadan.

Tabii ki daha iyiyi hedeflemek güzeldir, insanı geliştirir. Daha büyük bir ev, daha iyi bir arabaya sahip olmak herkesin hakkı, daha çok kazanıyorsa insan, daha iyilerine sahip olabilmeli elbette. Ama bunun ayrıcalıklı ya da seçkin olabilmek için değil, kendi yaşamımızı iyileştirebilmek için olması gerekmez mi?

Başrollerde Amber Heard ve Demi Moore’ un oynadığı 2009 yapımı bir film… “Örnek Aile” isimli bu film marka düşkünlüğünü ve gösteriş hırsını çok güzel ve çarpıcı karelerle anlatıyor… Görünüşte 2 çocuklu ve çok mutlu, harika bir ailedir Jones’lar… Yeni bir mahallede yeni evlerine taşınırlar. En lüks ve kaliteli eşyalarla döşelidir evleri, kullandıkları her ürün en son çıkan model, konu komşu ve herkesin hayranlıkla izleyip kıskanacağı ve herkesin sahip olmak isteyeceği türdendir. En yeni çantalar, en ünlü telefonlar, en son model arabalardır ellerindeki. Hızla çevrelerini genişletip, bu kullandıkları ürünleri teşhir etmeye başlarlar, karşı tarafa hissettirmeden. Çünkü herkese çok mutlu ve kaliteli bir aile imajı çizen bu insanlar aslında bir pazarlama şirketinin seçmiş olduğu, markaları etraflarına yaymak ve satış rakamlarını artırmakla görevlidirler ve gerçek bir aile değildirler. Bu seçkin ve mutlu görünen ailenin varlığından etkilenen ve onlar gibi olmak isteyen insanlar kısa sürede onları taklit etmeye ve aynı ürünleri satın almaya başlarlar. Taa ki yan komşuları karısını mutlu edebilmek için komşularının bu hallerine özenip, bütçesini aşan harcamalar yapana kadar. Adamcağız, komşularının çok mutlu halini görüp, o da buna ulaşmaya çalışırken, faturaları ödeyemez hale gelince, işin içinden çıkamayıp intihar ederek hayatını kaybeder…

Gösterişli hayatları kaliteli hayatlar olarak görüp, aldanıyoruz belki de çoğumuz… Sahip olduklarımızın pahalı ve kaliteli olması bize konfor sağlayabilir ama kaliteli bir hayatı garanti edemez. Kaliteli bir hayat, huzur içinde uyuyup, gönül rahatlığıyla uyanmak değil midir, kuş tüyü yastıklar ve ipek çarşaflar mı sağlar bu huzuru, yaptıklarımız ya da yapacaklarımız mı? En önemlisi de içimizdeki niyetken, daha iyilerine sahip olmak isterken amaç seçkin ve ayrıcalıklı olup, etraftakilere hava atmak ise istenilen, yaşanılan hayat, kalitesizliği ile bir süre içinde kendi kendini imha edecektir… Bir karpuzun bile çok erdiğinde, içini yemesi gibi… Dışarıdan çok güzel büyük yeşil bir karpuz, ne tatlıdır hissi uyandıran, görünümünden dolayı herkesin lezzetli olduğunu düşündüğü… Kesip de içini açtığınızda yiyemeyeceğiniz koflaşmış kırmızı dilimler… Kim ister, böyle bir hayata sahip olmayı? Varsın hayatımız küçük ve çok ilgi çekmeyen bir karpuz gibi olsun, ama içinde tatlı mı tatlı, gönül huzuru ile kurulu bir yuvamız olsun, bu daha önemli değil midir?

Hayatımızdaki Denge

Bir zamanlar tanıdığım bir psikolog “Hayat üç ayaklı bir sehpa gibidir.” demişti. Ayaklarından biri “sosyal yaşam”, biri “iş yaşamı”, diğeri ise “özel yaşam” olan bir sehpa.

Hepimiz çok iyi biliriz sehpaları… Aynı boyda olan ayaklarıyla dengededirler. Ancak biri diğerinden birkaç cm bile uzun ya da kısa olursa, sehpanın bütün dengesi bozulur. Üzerine hiç birşey koyamazsınız…

Bu dengesi bozulan sehpalar gibi, öyle dengesiz hayatlar yaşıyoruz ki günümüzde… Kimimiz çok sosyaliz, sürekli dışarılarda evimizin yolunu unutuyoruz, sevdiklerimizin bizi beklediğinin farkında olmadan, ya da arkamızdan yetişmeye çalışan çocuklarımızın yorgunluğundan bihaber..

Kimimiz en ala iş kolik olduk, bir marifet, bir ayrıcalık sayarak… En kıymetli sevdiklerimiz evde, gözleri saatte bizi bekliyor, biz saatlerce çalışıyoruz, daha azıyla da işimizi yapabileceğimiz halde, istesek daha az mesaiyle yapmamız gerekenleri halledebileceğimiz halde. Bahanemiz hep “ Ailem için çalışıyorum.” oluyor ama onları onlar için yalnız bıraktığımızı görmek istemiyoruz. Çocuğumuza söz verdiğimiz oyun hep bir başka akşama, eşimize söz verdiğimiz hafta sonu kahvaltısı hep bir başka bahara erteleniyor. Ertelemek kolaydır, erteleyen için… Erteleyip bekleten kendi işleriyle meşguldür de, bekleyen ertelenen mutluluğuyla hep hayal kırıklığı içindedir…

Ne hikmetse, en çok ilgiye muhtaç olan özel yaşamımız hep sekteye uğrayan taraf oluyor. Sehpanın diğer ayakları daha önemli değil ama hep daha uzun… Böylelikle dengesi bozuluyor yaşamımızın. “Bir başka güne telafi ederim.” ümidiyle yaşıyoruz en yoğun günleri. Ancak hayatın ertelenmeyecek kadar kısa ve sevdiklerimizin ihmal edilmeyecek kadar değerli olduğunu unutuveriyoruz, işler, projeler arasında koştururken.

Birlikte aynı ev dışında bir paylaşım yapamadan, birbirimizin halini hatırını soramadan, mutluluğumuz için bu denli yoğun çalıştığımızı iddia ediyoruz, mutsuz olarak ve mutsuz ederek, mutluluğu hayal ediyoruz. Bugünün mutsuzlukları yarının sıkıntılarına zemin hazırlıyor. “Şu parayı bir kazanalım, şu evi bir alalım da hayatımızı yaşarız.” dediğimizde, yıllar sonra bir evimiz oluyor belki ama içinde ağız tadıyla yaşanacak huzurlu bir hayatımız olamıyor. İhmallerimizle büyümüş, okul çağına gelmiş çocuklarımızdan gelen sorun sinyallerine şaşırıyoruz “Nerede hata yaptık?” diyerek. Hır-gür ve ihmallerimizle gücendirdiğimiz, yıllarca iş arkadaşımızdan daha az görmeyi içimize sindirebildiğimiz eşimizin bu sinirli, tahammülsüz haline şaşırıyoruz, oysaki evlenirken ne anlayışlı bir insandı sevdiğimiz… Ardından gelen sitemler arayamadığımız ve ilgilenemediğimiz anne babalarımızdan, ya da unutulan akrabalardan…

Yıllar sonra fark ediyoruz ki cebimizdeki paraların çokluğu, iş yerinde kazandığımız tecrübeler, sahip olduğumuz kariyer mutlu olmak için yeterli değilmiş, belki bu kadarı gerekli de değilmiş… Günler, aylar, yıllar geçmiş ve elde olanlar, olamayanların yanında hiç bir kıymet etmezmiş…

Denge çok önemli insan hayatında. Özel yaşamında belirli bir standardı oturtamayan insan, sosyal yaşam ve iş yaşamının koşuşturmacası içinde hem tükeniyor, hem de tüketiyor mutlu olabilme umutlarını… Daha az para, daha düşük bir kariyer pahasına da olsa bir denge kurabilmeli insan, yıllar sonra “Ben nerede hata yaptım?” pişmanlığını yaşamamak ve yarının mutlu günlerine güçlü bir zemin hazırlayabilmek için… Önce kendimiz olabilmek sonra da gözlerimizin içine bakan sevdiklerimizin bugünü ve yarınları için… Bir denge kurabilmeli insan, ne pahasına olursa olsun…

Eyvah Değişiyorum!

İnsan olarak amacımız hep rahat etmek midir acaba? Daha rahat yaşamak için daha zengin olmak isteriz. Daha mutlu olmak için daha iyi biriyle evlenmeyi bekleriz. Daha iyi olmak için daha güzel bir iş ararız. Sonuçta insan kendisini mutlu ve rahat ettirebilmek için çaba harcar sürekli. Sevdiğimiz insanları mutlu etmek istememizde bile kendi mutluluğumuz yatar çoğu zaman. Çünkü sevdiklerimiz huzursuzken canımız yanar ve rahat uyuyamayız geceleri. Bu nedenle onları mutlu etmeye çalışırız ki biz de mutlu olabilelim.

İnsan kendini böylesi mutlu bir hayata programlamışken, karşılaştığı değişim durumlarında ciddi korkular yaşaması kaçınılmazdır. Uzun bir yol boyunca rahatça sabit hızla gidebiliyorken, artık bir kavşak çıkmıştır karşısına ve vitesi değiştirmek, frene basmak, daha dikkatli olup sağa sola bakmak gibi farklı fiiller gerekir. Tekdüze alışılmış bir hayat yaşayan insanlar değişimin yol açacağı bu durumdan korkarlar ve olabildiğince kaçınırlar. Oysa yeni virajlar, bir canlanma, bir uyanışın başlangıcıdır, silkelenmedir aynı zamanda. Uzun ve dümdüz devam eden bir yolda seyir halinde giden bir sürücünün göz kapakları ağırlaşır, uyku bastırır. Canlanması için yeni virajlar gereklidir hayatında, belki de bazen tali yollara sapmalıdır.

Bazen hayatımız o kadar sıkıntılı ve zordur ki buna rağmen değişimin yaşatacağı gerginlikten kaçmak için uzun süre katlanırız sıkıntılara ve sırtımızda ağırlık olarak taşırız bu yükü. Kimi zaman sağlığımızı, kimi zaman da sevdiklerimizi kaybetmek pahasına da olsa… Oysa değişimin en zor yanı karar vermektir. Sizi mutsuz eden ve canınızı acıtan durumlardan vazgeçmeye karar verdiğiniz anda değişimin zorluğunu atlatmışsınız ve değişmeye başlamışsınız demektir, artık keyfini sürme zamanı gelmiştir. Değişim bir yenilenmedir. Bazen sevmediğiniz işi bırakmak, bazen bekarlığa veda etmek, bazen de şehir değiştirmek olabilir bu zor değişimin adı.

Bir zamanlar bana öyle çok sıkıntı veren bir işte çalıştım ki, her gün işe giderken, bindiğim servisin kaza yapmasını ümit ederken buluyordum kendimi. Hastaneye kaldırılacak ve işe gitmek zorunda kalmayacaktım. Ne kadar can yakıcı bir çözüm, hatta delilik diyebilirsiniz. Ama insan değişime karar veremediği durumlarda bu kadar akıldışı çözümler bulabiliyor. Oysa işi bırakmak ne kadar da kolay bir kurtuluştu, ama değişime hazır olana dek bu kararı veremedim. Bulunduğum durum zordu ama yeni durumlar belirsiz olacağı için bana daha zorlayıcı geliyordu belki de. Hani derler ya “İnsan bilmediğinin düşmanıdır.”, belirsiz bir gelecek bazen kabusumuz oluyor ve sıkıntılara katlanmak zorunda hissediyoruz kendimizi.

Marilyn Ferguson şu sözüyle değişimin içsel bir kararla mümkün olabileceğini ifade ederek, yaşadığım bu zor değişim kararını anlamama yardım ediyor: “Kimse bir başkasını değişmesi için ikna edemez. Hepimiz, ancak içeriden açılabilen bir değişim kapısında nöbet bekleriz. Bir başkasının kapısını tartışarak ya da duygularına seslenerek açamayız.”

Varsa hayatımızda nefes almamızı zorlaştıran durumlar ve yürürken sendeliyorsak, omuzlarımız çökük ve kafamız öne eğik dolaşıyorsak, aynaya baktığımızda gözlerimizin içinin gülmediğini görebiliyorsak, adım atmalıyız bir an önce. İçeriden açılan değişim kapısını aralamalı ve yeniliklerin içeriye sızmasına fırsat vermeliyiz daha fazla zaman kaybetmeden.

Bazen de her şey yolunda olmasına rağmen, yenilikler isteriz hayatımızda. “İnsan ruhu değişeni ve başkayı özleyen yapıda, bu nedenle ruhumuzun gıdası değişim ve yeniliktir.” diyor uzmanlar. Zaten değişim ve yenilikten uzak bir hayat da, ölüme eş sayılıyor.

Bu nedenle yenilikler katabilmek lazım hayatımıza. Yeni bilgiler, yeni insanlar… Yeni yollar deneyebilmek lazım her gün kullandıklarımızın yerine. Yolu kaybetmekten korkmamalı. Her kayboluş, kendini yeniden buluşa gebedir. Yeni bir yol arayan için her yolun sonu mutlaka insanın kendisine çıkar.

“Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret edemeyen insan, yeni okyanuslar keşfedemez.” diyor Andre Gide. Ne zaman ki olası durumumuzu ve bazen de alışkanlıklarımızın verdiği rahatlığı kaybetmeyi göze alabilirsek, işte o zaman yeni başlangıçlar bizi bekliyor olacak.

Her yeni başlangıç geçmişin tozunu üzerimizden atabileceğimiz bir silkelenmedir… Hayatımızın kalan kısmının ilk gününe kocaman coşkulu bir “Merhaba!” diyebilmek için değişebilmek ümidiyle…

Biraz Dağılmaya Var Mısınız?

Ne kadar toplu evlerimiz… Biraz dağılsa, her şey yerli yerine konuluncaya kadar uğraş içerisindeyiz hepimiz…

Etrafta tek dağınıklık, hatta tek bir kitap bile görmeye tahammüllümüz yok.  Ne işi var  hiçbir süsleyiciliği olmayan, içi bilgi dolu , sayfalardan oluşan kağıttan olma bu varlıkların hayatımızın orta yerinde? Onlar kitaplıkların en üst köşelerinde beklemeye layık , şanslıysalar tabii (!) O kadar şansları yoksa bir mukavva koli içine istiflenip, kanepelerin, bazaların altına sokuşturulmaya, hatta bodrum veya çatı katlarında çürümeye mahkumlar… Kitapların adı var zihnimizde, dışını biliyoruz çünkü, ama içi boş… Belki de bu yüzden her konuda fikir sahibi olup, bilgi sahibi olamayışımız… En eğitimlimiz bile magazin programlarının karşısında yatıp, okuyamamaktan dem vururken, kim söyleyebilir okumaya zamanı olmadığını? Okumayı sevmediğini söyleyerek hava atmaya çalışanlar, bu kıymetli fiili hiçbir zaman beceremeyenler değil midir?

Salonlarımız en renkli biblolarla dolu; vitrinler, masalar en güzel şık örtülerle örtülmüş… Ne işe yarar süs eşyaları, ne işe yarar yapma çiçekler? Baş köşeye yerleştirilmiş petrol ürünü plastiklerden ibaret değil midirler?

Ya kitaplar? En güzel salonlardan, misafirlerin görebileceği şık ortamlardan uzaklaştırılırlar, sanki bir kusurmuş gibi. Eşimiz, çocuğumuz kitap bırakır bir yerlere, kanepenin üstüne, halının ortasına. “Hemen topla şu kitaplarını.” diyerek en müstesna yanımızı gösteriveririz çatılmış kaşlarımızla. Oysa ki hayatımızın en güzel yerlerinden, en güzel zamanlarından bir dağınıklık olarak itilmiş olan bu kitaplar, raflara kalktığı günden beri, hayatımızdan da uzaklaştılar, içindeki bilgelik ve güzelliklerle birlikte.

Okumayı istiyor ama okumaya zaman ve yer bulamıyoruz. O kadar düzenli ki hayatımız, biraz karışsa, tersine her şey rayına oturacak aslında. Ama o kadar meraklıyız ki süse ve yapmacıklığa, gerçekliğe yer kalmamış misafir odalarımızda.

En güzel kitaplar başucumuzdan, hayatımızdan itilmiş olarak rafların en tozlu yerlerinde beklemekte. Belki de bu yüzden zihinlerde başlıklar var, ama gerisi gelmiyor bir türlü..

Yüce Yaratıcı’nın verdiği ilk emir “Oku” iken, Kutsal Kitap’a bile dokunmaya korkuyoruz. Bulunduğu yer en yüksekte olacak diye, bir türlü aynı seviyede buluşamıyor ve hikmetinden istifade edemiyoruz.

Her konuda herkesin kafasını karıştıracak kadar fikir sahibiyiz. Ama hiçbir konuda birilerine ışık tutacak kadar bilgi sahibi değiliz…

Varsın dağılsın etrafımız, misafir odalarımızdaki masalarımızın, sehpalarımızın baş köşesinde otursun kitaplar… Onlar etrafı ne kadar dağıtırsa ve ne kadar çok hayatımızda olurlarsa, o kadar düzene girecek her şey… Farkındalığımız artacak ve bakış açımız değişecek. Bu dağınıklık derman olacak sebebini bilemediğimiz sıkıntılara.

Şimdi  var mısınız biraz dağılmaya?

Bebekler Ölüyor

Susuzlukları minik dudaklarındaki kuru çatlaklardan, açlıkları dışarıdan sayılabilen kaburga kemiklerinden belli olan o minik yavruların resimlerini her gün manşetlerden görüyor, ekranlardan izliyoruz. Bazılarımız bakmamak için kendimizi zorluyor ve kaçırdığımız gözlerimizi magazin haberlerine kilitleyip, renkli dünyaların her şeyi unutturucu etkisine teslim ediyoruz kendimizi ve dünyadan bihaber yaşamaya devam ediyoruz, yaşamak denirse buna. Kimimiz ise gözlerimize takılan bu büyük gerçeğe dayanamıyoruz, içimiz burkuluyor, üzülüyoruz, ne çok yediğimizi ve ne çok israf ettiğimizi düşünüp, pişmanlık duyuyoruz taa ki bir sonraki öğüne kadar… Ardı ardına çeşit çeşit yemekleri yiyip, serin suları içip, şişen midelere maden sularını gönderip, yok daha tatlı vardı, ardından çay, onun üstüne meyve, bir de keyif kahvesi… Bizim yemenin içmenin sefasını sürdüğümüz her 4 dakikada bir bebek ölüyor dünyanın bir başka köşesinde, farkında mıyız?

Bir saat açlığa bile tahammül edemeyen midelerimiz, anlar mı acaba yokluk çeken insanları? O insanları anlayabilmemiz için bir ibadet olarak yerine getirmeye çalıştığımız oruçta bile, açlığımıza ve susuzluğumuza son vereceğimiz müthiş iftar sofrasının hayalini kuruyoruz gün boyunca.

Daha sabah doyasıya kahvaltı yaptırdığımız; yumurta, yağ, bal sütle beslediğimiz yavrularımızın bir sonraki öğünde “acıktım” cümlelerine içimiz dayanmıyorken, ne acılar içinde, feryat figan yavrular ölüyor, sürekli aç sürekli susuz… Hastalıklarına ilaç bulamayan, açlıktan ve susuzluktan kıvranan yavruların halini gözümüzde canlandırabiliyor muyuz?

Bir yavrunun sebepli, sebepsiz bir şekilde ağlamasına gönlümüz razı olmazken, “aman çocuğum üzülmesin” diye yavrularımızın üzerine titrerken, bizim şımartıcı bol ilgimizin binde birine muhtaç bebekler ölüyor…

Biz çeşmeleri açtık mı, şırıl şırıl akıtıyor ve bol köpüklü sabunlarla elimizin daha hijyenik olmasını sağlarken, banyoda saatlerce keyif yapıp günün stresini akan suyun altında akıtmaya çalışırken, elimize değip geçen suyun bir damlasına muhtaç bebekler ölüyor…

“Günde 2 litre su içmeliyiz sağlık açısından.” ve “Yediklerimize dikkat etmeliyiz.” diye diyet planları yaparken, sabah 2 dilim ekmek, öğlene çorba, akşama ızgara et… hayalleri kurarken, diyet menülerimizin bile bir lokmasına muhtaç bebekler ölüyor…

Misafirlerimize şen sofralar kuracağız, arkamızdan “ne de uğraşmış, ne çok şey yapmış, çok becerikli” desinler ve şanımız alsın yürüsün diye, yaptığımız onlarca çeşit börek, kurabiyeler o çok yemekten genişlemiş mideleri doldurmaya çalışırken, o pastaların ununun yapıldığı bir adet buğdaya muhtaç bebekler ölüyor…

Bizler ikinci evimiz için paralar biriktirirken, ikinci arabamız için model seçmeye çalışırken, evsiz barksız annelerin çaresiz kollarında, bir yuvaya muhtaç bebekler ölüyor…

Tıka basa yiyor, açlığımızın verdiği sıkıntıdan daha fazla sıkıntı yaşıyorken, hasta olana kadar, hastanelik olana kadar yiyor, sonra da bu aç gözlü halimize ilaçlarla devalar ararken, şifa için kullandığımız ilaçların bir kapsülüne muhtaç bebekler ölüyor…

Son 60 yılın en büyük kuraklığını yaşıyor Afrika. Acaba sadece halimize şükrederek kurtulabilecek miyiz sorumluluktan? Oralarda yaşayan birer insan olmadığımız için, kucağında bebeğini çaresizce kaybeden bir anne olmadığımız için sadece şükretmek yerine, soframızdaki yemeklerin en azından bir çeşidini azaltıp, kullandığımız suyu bir litre de olsa eksiltip, karşılığında ihtiyaç sahibi bu masumlara gönderebilsek ne eksilir hayatımızdan? Bir çeşit eksik ikram sunsak misafirlerimize ne fark eder onlar için? Bu küçük çabalarımız bile ulaştığı yerde büyük umut olacak ve kim bilir kaç cana yeniden hayat verecek…

Başta en yakın komşumuz olmak üzere, bildiğimiz, bilmediğimiz ihtiyaç sahibi bütün canlardan sorumluyuz. Sorumluyuz, fazla fazla tüketip, varlıktan şikayet ettiğimiz her an, yokluktan can çekişen ve acılar içinde ölen bebeklerin kaybedilen hayatlarından sorumluyuz. Bir metre yakınlıkta, isterse binlerce kilometre uzaklıkta olsun…

Bu umursamaz, pervasız halimizle asıl ölen insanlığımız… Şimdi var mısınız vicdanımızı can mezarı olmaktan kurtarmaya, en azından bir bebeğin elini tutmaya var mısınız? Kendi ulaşma imkanımız yok belki, ama çok sayıda yardım kuruluşu, binlerce kilometre öteye yardım taşıyor. Şimdi uyanma ve canlanma vakti, verilen her sadaka, yapılan her yardım önce büyük Yaratacı’nın eline geçiyorken, “Ben yardım yapsam oraya ulaşır mı diye şüphe duyuyorum.” bahanelerinden sıyrılma vakti…

Soframızda en azından bir dilim ekmek varsa ve bir bardak su içebilecek kadar varlıklı isek, insanlığa sahip çıkma vakti…

 

Eksikliğimiz

Kimimiz biraz uzun, kimimiz daha kısa, kimimiz esmer, kimimiz beyaz tenli; ne kadar da farklıyız birbirimizden; saçımız, kaşımız, gözümüz bambaşka her birimizin.

Kimimizin tek eli var, kimimizin tek bacağı; kimimizin kulakları var ama duyamıyor dünyayı; kimimiz de göremiyor… Kimimiz doğuştan sahip olduk bu farklılıklara, kimimiz sonradan ya ihmal, ya kaza sonucu.  Ama bugün değilsek bile hepimiz bir engelli adayıyız. Garantisi yok sahip olduğumuz uzuvların ebediyen bizimle birlikte olacağına; garantimiz yok sağlığımızı hiç kaybetmeyeceğimize.

Diyebilir miyiz ki eli, kolu olmayan, gözleri görmeyen, kulakları duymayanlar eksik de, her yeri sağlam olan bizler tamız?

Helen Keller’ı tanır mısınız? Henüz on dokuz aylıkken geçirdiği bir hastalık sonucu görme, duyma ve konuşma yetisini kaybeden Amerikalı kadın. Dokunma duyusuyla engelleri aşan ve sonunda beş lisan öğrenen; bisiklet, kano ve yelkenli ile gezintiye çıkan; yüzen; satranç oynayan; makaleler ve kitaplar yazan kadın; göremeyen, konuşamayan ve duyamayan haliyle… Şimdi diyebilir miyiz ki, o engelli, biz engelsiz? Engelin sözlük anlamına bakmalı belki de, engel bir şeyin gerçekleşmesini önleyen sebep, mani, mahzur, müşkül, pürüz, mânia, handikap… Hellen Keller’ın ulaştığı sonuç,  bir ruha ve kalbe sahip olup hissedebilen ve düşünebilen bir insanın sahip olduğu hiçbir eksikliğin hayatı yaşamasına engel olamayacağı anlamına gelmez mi? En sağlıklı haliyle değerli vaktini uykuda tüketen; ufak yorgunluklara sürekli oflayıp puflayan; televizyon ve internet başında saatler harcayan; ama sıra faydalı bir şeyler yapmaya geldi mi hep yoğun ve yorgun olan; sürekli her şeyden şikayet eden halimizle bizler engelsiz miyiz? Eksik dediğimiz öyle güzel insanlar var ki, güzel sesiyle her türlü müzik aleti çalıp, şarkılar söylüyor, kimileri ne güzel resimler ya da el işleri yapıyor; kimi doktor, kimi öğretmen, kimi mühendis. Önemli olan düşünebilmek  ve hissedebilmek olduktan sonra, fark eder mi, herhangi bir uzuv eksikliğimiz?

Asıl engelsiz görünen dar zihniyetlerde değil mi en büyük eksiklik? Bir farklılık gördüğünde yeren; gülen; alay eden; arkasından konuşan dillerimizde değil mi en büyük engel? Farklı bir insan gördüğümüzde sanki bu farklılık ona verilmiş bir cezaymış gibi “Aman Allah’ım benim başıma verme!” diye avazımız çıktığınca bağırıp, sözde “Dua ediyoruz.” edasıyla nice yürekler inciten gönüllerimizde  değil mi en büyük hissizlik. Gördüğümüz farklı insanlara “Yardım edeceğiz” diye, olur olmaz zamanlarda, yardım talebini bile sormadan, her dem herkese muhtaçlarmış gibi ve sanki  onları tamamlığımızla(!) yüceltecekmişiz gibi davranmalarımızda değil mi en büyük anormallik?

Fazladan dikkate değil, doğal bir ilgiye ihtiyacı var farklı olan toplumca “engelli” diye nitelendirilen kişilerin. Aynı ortamda hep birlikte muhabbet etmeye, bir içten selama ihtiyaçları var; ayrılmaya ya da kayrılmaya değil.

Engeller bizim bakış açımızda aslında. Hepimiz birbirimizden farklıyız, işte hepsi bu. Kimimiz göremiyor, duyamıyor, kimimiz de hissedemiyor ve düşünemiyoruz.

Çünkü hepimiz farklıyız birbirimizden, kimimiz biraz daha eksik, kimimiz daha az eksik.

Biz belki engelli değiliz ve şu engelsiz halimizle bu konuda söz söylemek kolay görünüyor. Evet belki anlamak mümkün değil, kimin hangi haliyle neler hissettiğini, yüreğine nelerin depreştiğini… Şu an bildiğim ve anladığım tek şey şu ki; hepimiz birer engelli adayıyken dışlamaya, ayırmaya değil, biraz empati kurup birbirimizi daha çok anlamaya ihtiyacımız var…

Hoyratlığımız

Hoyratlık… Sürekli yaşadığımız, kimi zaman  farkında olmadığımız, kimi zaman da fark etmekten kaçtığımız davranış biçimi; kaba, kırıcı ve hırpalayıcı davranmak, özensiz ve dikkatsiz olmak aynı zamanda.

Ne çok şeyi hoyrat kullanıyoruz hayatta. Maddi  hesaplara gelince kılı kırk yarıyoruz ama söz konusu sevdiklerimiz olunca hep hoyratız. En çok da bize duyulan sevgileri, ilgileri yıpratıyoruz bu halimizle; hem zedeliyor; hem de zedeleniyoruz. Ne kadar kolay üzüyoruz birbirimizi. Nasıl bu kadar  kırıcı olabiliyoruz?

Hep davranışımıza gerekçe göstereceğimiz bir bahanemiz de var hali hazırda. Ya  hassas dönemimizdeyiz, ya işimiz çok stresli, ya… Telaşımız, yoğunluğumuz, stresimiz hiç bitmiyor. Ömürler bitiyor gidiyor, insan ne kadar değişiyor yine de bu hoyratlığımız hiç yaşlanmıyor, hiç eksilmiyor. Her dem genç, taze… En çok da en sevdiğimize savurmak üzere bekletiyoruz cebimizde. En sevdiğimiz en can yakıcı oklarımızdan nasibini alıyor hep; en sert cümleler onlara söyleniyor; telefonda en nazik sesimiz, en yabancı kimseler için; tanıdığımız oldu mu “Alo!” diyen, “Haa sen miydin?” rahatlığına bürünüveriyoruz hemen; ardından geliveriyor  fütursuzca sıralanan cümleler. Ağzımızdan çıkanı duymayan kulaklarımızla nezaket yoksunu her türlü halimiz…

Aslında güzel olan her şeyi hoyrat kullanıyoruz. Ne güzel anlatıyor ünlü şair Behçet Necatigil  “Ne hoyrat kullanmışlar / Sevincin sesi çıkmıyor” diyerek, hoyratlığımızla sevinci bile gücendirdiğimizi.

Sevdiklerimizin ilgisi oluyor kimi zaman hoyratça harcadığımız, kimi zaman da sevgisi. Üzüyoruz; kırıp döküyoruz en çok da en yakınımızdakileri, bizi en çok sevenleri. “Seven her şeye katlanır” mantığıyla hareket ediyoruz çoğu kez. Ne uğruna tüketiyoruz bize sunulan sevgileri, sabırları? Tükenmeyeceğinden ne kadar da eminiz  oysa “Fazla naz aşık usandırır.” demiş atalarımız. Tek bir toplu iğne deliği olduğu yerde belli belirsizken, yan yana atılacak çok sayıda iğne deliği, kocaman bir delik açar. Ne delikler açıyoruz sevdiklerimizin yüreklerinde, kapatmaya çalışsak bile iz bırakacak delikler hem de…

Kibar cümlelerimiz, güzel iltifatlarımız ve  hoş bakışlarımız  sevdiklerimizle yaşadığımız sahamızda oynamıyor çoğu kez, yedek kulübesinde bekliyor.

Erkek de kadın da olsak;  hiç tanımadığımız insanlara karşı hep kibarız da gözümüzün içine bakan, yıllarca kahrımızı çekmiş eşimize olabildiğince hoyrat. Bir tatlı sözü esirgiyoruz güzel yürekli karımızdan, anlayışlı kocamızdan oysa dışarıda “Ahh ne tatlı dilli insan!” olarak biliniyoruz.Belki sarf ettiğimiz iki kelimeyle iş arkadaşı, müşteri, konu komşu diye nitelendirdiğimiz insanlardan centilmenliğimize, kibarlığımıza, hoş sohbetliğimize dair övgüler alınca çok mutlu oluyoruz. Halbuki her gün varlığıyla, sevgisiyle, ilgisiyle desteğini hissettiren; yükümüzü sırtında taşıyan cefakar eşimize bir güler yüzü, anlayışı çok görüyoruz. Sonra duyuyoruz ki bir yerlerde hayatını kaybetmiş; hiç bugünlerde terk-i diyar edeceğini  ummadığımız, çok sevdiğimiz, çok genç, çok sağlıklı bildiğimiz bir insan.  Unutuveriyoruz dünyadan ayrılışın sırayla olmadığını… Hemen ardından içimizi bir nedamet kaplıyor, kocaman ve en can yakıcı olanından: “Ya kırdığım, üzdüğüm, hoyrat davranışlarımla gücendirdiğim insan olsaydı bu haberini aldığım; ya onu tekrar görme ve hatalarımı telafi etme şansım olmasaydı.” diyoruz.

Sevdiklerimizi dünya gözüyle bir daha görememe düşüncesiyle silkeleniyoruz yeniden  ama o kadar kısa sürüyor ki bu uyanışın verdiği itina; hemen dönüyoruz eski kıran, kızan ve umursamayan hoyratlığımıza.
Ömür dediğin üç gündür; dün geldi geçti, yarın meçhuldür…
O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür…”
diyor şiirinde Can Yücel.

Arkada bıraktığımız kalp kırıklıklarını toparlamaya vaktimiz olmayacak belki. Belki de en geniş zamanlarımızda kırdığımız insanlar yanımızda olamayacak.  Sevdiklerimiz  hoyratlığımıza kurban edilmeyecek kadar kıymetli ve ömür sadece bugünden ibaretken, bugünümüze değer katan bütün güzel insanların değerini bilebilmeliyiz, kaybetmeden önce…

Beni Hor Görme Kardeşim

Ne kadar farklıydık birbirimizden… Farklı tene, farklı bedene, farklı ruha sahiptik her birimiz ve kimimiz farklı dine inandı, kimimiz farklı ırktan, kimimiz de farklı millettendi.

Yıllarca görmeye duymaya korktuğumuz, yakınlarımızda görmeye tahammül edemediğimiz farklı insanlar vardı hayatımızda. Farklı dine, millete sahip olanları  “bizden olmamak” la suçladık ve bir tehlike  saydık, tehdit kabul ettik kendi dar dünyamızda. “Aman bizden uzak olsun!” diyerek, ne gönüller yıktık. Oysa ne güzel söylemişti, asırlar öncesinde Yunus Emre:

“Bir kez gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi

Elin yüzün yumaz değil.”

Duymazdan geldik doğru olan ne varsa. Çok insancıl, iyimser, hoşgörülü, dürüst ve adil  insanlardık da, konu farklılığa gelince bütün bildiklerimizi unuttuk…

“Ben bütün insanları severim” ,“Hiç kimseyi ayırmam” dedik, süslü cümlelerimize ne övgüler aldık. İş icraata geldi mi de en ala milliyetçi ve dinin en müstesna güzelliklerini unutan bir tutum içine girdik. Söze geldi mi  en dindar kişi oluyorduk oysa ve bu tutarsızlığımızla bütün yaratılmışları bir kalemde siliverdik. Hem de çoğumuz en eğitimli, en kültürlüydük de, aldığımız eğitimin bizi Yaratıcı katında daha yüce yapmayacağını, diğer insanlardan farklı olmadığımızı hep göz ardı ettik.

Farklı lisan öğrenip “Good morning” diyeni modern, çağdaş nitelendirdik de,  kendi ana dilini , şivelerini  konuşan, bizden farklı bir dilde dua edenleri hep dışladık, hor gördük. Vatanımızın bütünlüğü, insanlığın selameti  konusunda tehdit sandığımız o insanların farklılıkları tamamen kötüydü de, bizler, aynı kişiler(!) olarak her zaman melek misali iyi miydik?

Doğduk bir gün bir yerlerde, ne doğduğumuz yeri seçtik, ne anne babamızı, ne milletimizi seçtik ne ırkımızı. Yüce Yaratıcı nerede uygun gördüyse bizler o hayatı yaşamaya başladık.

Oğlumuz bir kızı sevdi, “O bizden değil.” dedik. Kalbine sevdayı biz koymuşcasına çıkarmaya çalıştık, kalbini ellerimizle söküp almak istedik, ele güne karşı mahçup olmaktan korkarak. Kızımız bir gence aşık oldu, ne güçlükle razı etti bizleri, evlendi, o seçtiği genç de bizden değildi (!) ve evlendikten sonra da olsa ayırmak için ne çabalar harcadık. Yalnız ve mutsuz kalan bizim kızımız, ortada umutsuz kalan yavru bizim torunumuzdu. Hayatından babasını çıkartarak iyilik yaptığımızı sandık. Ne kadar iyi anne babaydık kendi gözümüzde… Allah’ın verdiğini ellerimizle bozduk, oyunlarla düzenlerle mahvettik güzellikleri. Bir de yaptığımız yanlışları başarı sandık. “Hepsi senin iyiliğin için…” dedik, çocuklarımızın acı dolu, yaşlı gözlerinin içine bakarken… Mutlulukları için onları mutsuzluğa mahkum ettik bir ömür boyu…

“Ben insan ayırmam, çok hoş görülüyüm” diye havalar attık dost meclislerinde ama bizden yana yakıla rıza bekleyen çocuklarımızı hep zora soktuk.

O kadar emindik ki olacaklar konusunda, mutlulukları konusunda hep hükümler verdik. Yarını bilemeyecek yapıda yaratılan insani acziyetimize inat, kehanetlerde bulunduk.  Sanki yan komşunun çocuğuyla evlense çok mutlu olacaktı da, uzak ve farklıysa evlendiği kişi, kesin mutsuz olacaktı çocuğumuz.

Aynı şehirden evlenmiştik oysa kendi eşimizle de yıllarca ne sıkıntılar çekmiştik. Dört dörtlük olabilmiş miydi mutluluğumuz da, kararlarımızdan çok emin olarak çocuğumuzun geleceğine ambargolar koyduk. Eşlerin kültürel yakınlığının; sıkıntıları azalttığının garantisi yokken, nasıl da emin olabildik uzaklıkların ve farklılıkların mutsuz kılacağına.

Büyük ozanımız Aşık Veysel ne güzel anlatmış dizelerinde, Beni Hor Görme Kardeşim diyerek:

“Beni hor görme kardeşim

Sen altındın ben tunç muyum

Aynı vardan var olmuşuz

Sen gümüşsün ben saç mıyım

Ne var ise sende bende

Aynı varlık her bedende

Yarın mezara girende

Sen toksun da ben aç mıyım

Kimi molla kimi derviş

Allah bize neler vermiş

Kimi arı çiçek dermiş

Sen balsın da ben cec miyim

Topraktandır cümle beden

Nefsini öldür ölmeden

Böyle emretmiş yaradan

Sen kalemsin ben uç muyum

Tabiata Veysel aşık

Topraktan olduk kardaşık

Aynı yolcuyuz yoldaşık

Sen yolcusun ben bac mıyım”

Aynı Allah’ın kuluyken, topraktan kardeş yaratılmışken, yaptığımız ayrımlarla ağlattığımız yürekler, yarın bizden davacı olmayacak mı sanıyoruz? Davranışlarımızın savunucusu olarak göstereceğimiz şahitlerimiz neler olacak?  Hiç kimselere bırakmadığımız kibrimiz mi, yoksa “Beni el aleme rezil etme.” mantığıyla yönettiğimiz anne babalığımız mı ön yargılarımızı açıklar?

Hesap günü gelir de derse ki Rabbimiz “Onca ayrım yaptınız! Kullarımı hor gördünüz! Yüreklerine benim koyduğum sevdayı bile hiçe saydınız! Kibrinize yenildiniz! Ben sizi bilerek ve isteyerek farklı yarattım! Siz ne hakla benim takdirime karşı geldiniz?”. Nasıl cevap vereceğiz?

Yaradan’ın verdiği farklılıklar renkliliktir, dünyaya ışık ve güzellik saçan bir gökkuşağıdır… Gökyüzünde çıkan gökkuşağına “Şimdi bunun işe ne?” demek, Yaradan’ın hikmetinden şüphe duymak olmaz mı?

Biz hepimiz aynı vardan varolmuş insanlarız.Yeryüzünde mutlu olabilmek ve huzur getirebilmek için ne bölmeye, ne sınıflandırmaya ne de yermeye ihtiyacımız var. Sadece biraz hoşgörü, biraz empati bütün sorunları aşacak.

Shakspare diyor ki: “ Bazıları büyük doğar, bazıları büyüklüğü kazanır, bazılarına da büyüklük yakıştırılır. Her insanın bir haritası vardır. Tek ve doğru harita diye bir şey yoktur. Herkes kendi dünya modeli içinde kendisi için en uygun seçimi yapar. Bize düşen ise kendimizi bir başkasının yerine koyabilmektir.”

Hangi ırk, millet, din mensubu olursa olsun her insan bir ana evladıyken, neden bizden farklı olanları hor görmemiz? Herkesin ayrı bir dünyası var… Şimdi “beni hor görme kardeşim” diye çırpınan yürekleri duyma zamanı… Kibrimizden, ön yargılarımızdan sıyrılıp herkese insan olarak bakabilme zamanı…

Adı, dili, dini, ırkı, milleti ne olursa olsun, herkes aynı Allah’ın kuluyken, bizim ayırmaya, hor görmeye  hakkımız var mı?

Eskiyi Getir Yeniyi Götür

Hayat limited şirketi  en cazip kampanyasını sunar…

“ESKİYİ GETİR, YENİYİ GÖTÜR.” kampanyası.

Her yıl değil, ayda bir değil, her saniye başında yenilenen bir kampanya bu… Biten saniyeleri getirin, bütün yaşanmışlıklarla… Hüzünleri, acıları, sıkıntıları, tatsızlıkları, toplayın canınızı acıtan ne varsa, içinize dert olan, kafanızı ağrıtan, getirin bütün eskilerinizi…

Yenisini götürün karşılığında… Hem de hiçbir para talep edilmiyor bu değişimde,  yeni saniyeler sizin, üstüne bir de hediyesi var, geçmişten çıkartacağınız dersler… “Aaa evet bunu bir daha yapmamalıyım, onu bir daha üzmemeliyim, gereksiz şeylere kendimi paralamamalıyım…” farkındalıkları hediye. Bir önceki günden daha mutlu, daha başarılı olmanızı sağlayacak kıymetli hediyeler…

Hayat limited şirketi… 7-24 açık…  Hızlı servis, en cazip kampanya…

Hayat aldıklarının yanında, en yenilerini sunar her saniye. Geçmişe hayıflanırken, çıkan fırsatları fark edemediğimiz için sızlanır dururuz. Oysa nefes alabildiğimiz her yeni gün, yeni sunulmuş bir fırsat.

Bir deniz kıyısındaki dalgalar gibidir yaşanacak her yeni an… Yeter ki yaşanmışlıkları kumsala bırakın ve güvenin hayat limited şirketine… Dalga dalga gelen yeni anlar hayatınızdan çıkartmak istediğiniz eskilerinizi silip gidecek ve tertemiz bir kumsal bırakacak geriye, yenilerini ekleyebilmek ve yaşayabilmek üzere…

Hayat limited şirketi  en cazip kampanyasını sunar…

Kaçırmayın!

Varlığı Dertse Yokluğu Nedir?

 DERT nedir sizce? Hayatta nelere dertlenir, neleri DERT sayarsınız?

Ekmek almak üzere girdiğim markette aldıklarının tutarını ödemekte olan bir kadına rastladım bugün. Biri 3-4, diğeri 6-7 yaşlarında görünen iki sevimli çocuğun annesi, genç, güzel, bakımlı bir hanım… Alışveriş arabasından indirdiği şirin oğlu, ablasının yanına doğru ilerlerken, anneleri olan bu hanımın kasiyer gence söylediği cümle dimağımda takılı kaldı. Ne unutabildim, ne de hazmedebildim. “Çocuğun mu var derdin var.” dedi kadın ağzından rahatça çıkan kelimelerle. Benim duymaktan huzursuz olduğum bu cümleyi, söylerken çok da rahattı. Oysa ne ortalığı inletecek bir çığlık duymuştum, ne de bir çocuk ağlaması. Böyle söylemesini gerektirecek ruh halini haklı gösterecek bir durum yoktu ortada, ki çocukları ortalığı birbirine bile katsa, yine de haklı sayamazdım bu serzenişini. Ses tonundan çocuklar için üzüldüğünü anladığım genç erkek kasiyer “Yaaa öyle demeyin.” dedi. Ama kadının cevabı hazırdı, belki de defalarca aynı sahneyi yaşamış olmanın tecrübesi ve çabukluğuyla, “Olunca anlarsınız” ezici cümlesini , “sen sus” dercesine attı ortaya. Genç kasiyer utandı, mahcup oldu…

Ne cümleler kurmak istedim o an; satırlarca, sayfalarca konuşmak istedim; onlarca soru sormak istedim ama sadece genç kasiyeri destekleyecek birkaç aciz kelime çıkabildi ağzımdan ve sonrasında tutuldu dilim. Söyleyemedim zihnimden geçen düşüncelerin ve yüreğimde canlanan duyguların hiç birini… Söylemek haddim değildi belki de, görevim hiç değil. Daha çok konuşsaydım“Sana ne” diyecekti belki kadıncağız DERT’li(!) haliyle, kendini savunma kaygısıyla…”Sen daha yeni anne olmuşsun, ne anlarsın?” diye de ekleyecekti belki de ardından. Kadın benim hayatımda büyük bir iz bıraktığından habersiz; kendi doğurup, büyüttüğü DERT’lerini yanına alıp uzaklaştı marketten, elinde alışveriş torbasıyla…

Belirsiz bir senaryo bıraktı ardında, benim zihnimde canlanan ve cevaplarını asla bilemeyeceğim onlarca soruyla birlikte. Acaba o çocuklara sormuş muydu, bu dünyayagelmek isteyip istemediklerini? Eşiyle evliliklerinin sefasına doyup; artık zamanı deyip; aldığı karar sonucu, annelik hazzını yaşamak için dünyaya getirmişti belki de yavrularını. “Yaşım geçecek.” kaygısıyla, ya da çevrenin baskısından pes edip acele etmiş de olabilir, bilinmez. Ama anlayamadığım bir konu var ki,madem DERT’ti birincisinden sonra neden vazgeçmedin derdine DERT katmaktan? Neden ikinci yavruyu dünyaya getirdin, yeni bir DERT sahibi olmayı göze alarak?

Öyle anne babalar var ki engelli yavruları olmasına rağmen, DERT demeyip bağrına basıyor, isyan etmeyip, şükrediyorlar anne baba olabildiklerine. “Allah verdi.” deyip sahip çıkıyorlar yavrularına ve onların bu özel hallerine.

Öyle çiftler de var ki, anne-baba olabilmek ve o minik canlıyı kucaklayabilme mutluluğunu yaşayabilmek için nice doktor yolu aşındırıyorlar yıllarca, gözyaşları içinde. Ümitle ümitsizlik arasındaki ince çizgide gidip geliyorlar her yeni gün.

Dert kelimesinin sözlük anlamı üzüntü, hastalık, ağrı, sorun…Hangisiyle açıklayabiliriz evlat sahibi olmayı? Çocuk kelimesi hangisine karşılık gelir? Üzüntü mü, hastalık mı, yoksa sorun mudur çocuk sahibi olabilmek?

Farkında olmamak mümkün değil, muhakkak çok zor bir süreç çocuk yetiştirmek. Ama bu yolu kendisi seçen ve savunmasızca dünyaya getirdikleri canlılardan sürekli şikayet eden anne- babaları da bir türlü zihnim almıyor. Doğduklarında bembeyaz bir sayfa gibi oluyor çocuklar. Anne babalar olarak bizler değil miyiz, o tertemiz sayfayı yazan, çizen, kimi zaman karalayan, kimi zaman da yırtıp atan? Uzmanlar “Çocuğunuzda bir yanlış davranış varsa bilin ki sebebi sizsiniz.” diyor. O halde sürekli çocuklarının huysuzluğundan şikayet eden anne- babanın önce kendisinde araması gerekmez mi sorunu?

“Çocuklar donmamış beton gibidir, üzerlerine düşse iz bırakır.” Diyor H. Jinott. Onu dert olarak gören bir anneyle büyüyen bir çocuk, kendine ne kadar güvenebilir? Kendini hep bir problem, sıkıntı olarak algılayan bu çocuğun, ileride önce kendine sonra çevreye sorunlar çıkarmaması şaşırtıcı olmaz mı? Ömür boyu içinden atamayacağı bir azap bırakmaz mı bu insanın içinde?

Yapılması gereken şey çok zor değil aslında, önce sahip olunan “Anne-baba olma” ayrıcalığının farkında olabilmeliyiz. Sonra da çocuklara bize ait birer eşyaymış gibi davranmaktan vazgeçip, bakış açımızı değiştirebilmeliyiz. Anne-babalar olarak o minik yavruların sahipleri değil, doğal akışında ilerleyen hayatlarının sadece emanetçileriyiz.Onlar her yeni gün yaşama sevincimizi tazeleyen birer mutluluk kaynağıyken, masum temizlikleriyle hayat bulup; onlardan aldığımız eşsiz enerjiyi, yine onların mutluluğu için kullanabilmeliyiz, kendimizinki için değil. Çocuklarımıza ne kadar pozitif davranırsak, onlar da o kadar sakin ve huzurlu olurlar veetraflarına huzur verirler.

“Eşeğe semeri yük değildir.” demiş atalarımız. Anne çocuğuna, eşeğin semerine yakınlığından daha sıkı bağla bağlanmışken, yük müdür yoksa dert mi? Anneye çocuğu asıl dert ortağı, can yoldaşı değil midir ? Büyük Yaratıcı’nın lütfedip verdiği bu canlar, içine girdiği aileyi şenlendiren birer güzellikken, onlara yüklenilen sıfatlarla gelişimlerinin yönünü çizdiğinin ne zaman farkına varacak anne-babalar?

Varlığına DERT denilen bu yavrular, Veren tarafından geri alındığında, hangi kelime doldurur bu kaybedişin acısını? Varlığı DERT’se, yokluğu nedir?


Belirsiz bir senaryo bıraktı ardında, benim zihnimde canlanan ve cevaplarını asla bilemeyeceğim onlarca soruyla birlikte. Acaba o çocuklara sormuş muydu, bu dünyayagelmek isteyip istemediklerini? Eşiyle evliliklerinin sefasına doyup, artık zamanı deyip, aldığı karar sonucu, annelik hazzını yaşamak için dünyaya getirmişti belki de, yavrularını. Yaşım geçecek kaygısıyla, ya da çevrenin baskısından pes edip acele etmiş de olabilir, bilinmez. Ama anlayamadığım bir konu var ki,madem DERT’ ti birincisinden sonra neden vazgeçmedin, derdine DERT katmaktan? Neden ikinci yavruyu dünyaya getirdin?

Öyle anne babalar var ki engelli yavruları olmasına rağmen, DERT demeyip bağrına basıyor, isyan etmeyip, şükrediyorlar anne baba olabildiklerine. Allah verdi deyip sahip çıkıyorlar yavrularına ve onların bu özel hallerine.

Öyle kadın ve erkekler de var ki, anne baba olabilmek ve o minik canlıyı kucaklayabilme mutluluğunu yaşayabilmek için ne doktorlar aşındırıyorlar yıllarca, gözyaşları içinde. Ümitle ümitsizlik arasındaki ince çizgide gidip geliyorlar her yeni gün.

Dert kelimesinin sözlük anlamı üzüntü, hastalık, ağrı, sorun…Hangisiyle açıklayabiliriz evlat sahibi olmayı? Çocuk kelimesi hangisine karşılık gelir? Üzüntü mü, hastalık mı, yoksa sorun mudur çocuk sahibi olmak?

Evet farkındayım, çok kolay bir süreç değil çocuk yetiştirmek ama bu yolu kendisi seçen ve savunmasızca dünyaya getirdikleri canlılardan sürekli şikayet eden anne babaları da bir türlü zihnim almıyor. Uzmanlar “Çocuğunuzda bir yanlış davranış varsa bilin ki sebebi sizsiniz.” diyor. Doğduklarında bembeyaz bir sayfa gibi oluyor çocuklar, bizler değil miyiz, o tertemiz sayfayı yazan, çizen, kimi zaman karalayan, kimi zaman da yırtıp atan? Huysuz bir çocuk sahibi ise, anne baba kendilerinde aramalıdır sorunu. Taa anne karnında geçen süreçten başlayarak.

“Çocuklar donmamış beton gibidir, üzerlerinene düşse iz bırakır.” Diyor h. Jinott. Kendini dert olarak gören bir anneyle büyüyen bir çocuk, kendine ne kadar güvenebilir? Ömür boyu içinden atamayacağı bir azap bırakmaz mı bu insanın içinde.

Kimimiz ya evladız, ya da evlat sahibiyiz. “Eşeğe semeri yük değildir.” demiş atalarımız.Anne çocuğuna, eşeğin semerine yakınlığından daha sıkı bağla bağlı değil midir? Anneye çocuğu asıl dert ortağı değil midir? Büyük Yaratıcı’nın lütfedip verdiği bu canlar içine girdiği aileyi şenlendiren, birer güzellik değil midir?

8/06/2011

Kara Delik ve Tûl-i Emel

İnternette karşılaştığım güzel ve anlamlı bir video var: “The Black Hole”, yani Kara Delik:

Genç bir adam işyerinde mesaiye kalır. Yorucu günün üzerine elindeki kahvesini içerek, fotokopi çekmek üzere fotokopi makinesinin başına gelir. Makine istediği sayfayı bir türlü çekmez ve uğraşları sonucunda üzerinde koskocaman siyah daire olan bir kağıt çıkarır. Yanlışlıkla bu siyah daire üzerine elindeki  bardağı koyunca fark eder ki, bardak içeri düşüyor, elini uzatsa eli içine giriyor. Anlar ki bu bir delik. Her zemine koyup içeriye ulaşabileceği bir kara delik… Hemen odadaki çikolata makinesini fark eder ve üzerine kağıdı koyup, içeriden bir çikolata alıp yemeye başlar. Keşfi sayesinde büyük bir sevinç içerisindeyken, o anda gözü  patronun kilitli odasına takılır. Hızlıca kağıdı kapıya koyarak elini içeriye uzatır ve kapıyı açar, hedef tabii ki kasa. Hemen kara deliği kasanın üzerine koyar ve elini uzatır, bir deste para çıkartır, sonra bir deste daha… Yetmez, kolunu iyice sokar içeriye, destelere yenilerini ekler ama bu da yeterli olmaz. En sonunda beline kadar kasanın içine girer. Sonra ne olur dersiniz? Aynen tahmin ettiğiniz gibi bu da yetmez tamamen içeriye girer, artık genç adam kilitli kasanın tamamen içindedir paralarla birlikte, hepsine sahip olmuştur ama kağıt yere düşer…

Bu hikaye size tanıdık geldi mi bir yerlerden? Her gün doyurmaya çalışıp, bir türlü doyuramadığımız hırslarımıza nasıl yenik düştüğümüzün, kimi zaman özgürlüğümüzden hatta kimi zaman da canımızdan olduğumuzun bir örneği değil midir bu video?

Ünlü bir alışveriş merkezinin reklam sloganını gördüm afişlerde. “ Kendinizi kaybederken, aradığınız her şeyi bulacaksınız.” İnsanları alışveriş çılgınlığına itmek için belirlenmiş dahiyane(!) bir slogan… Alacak, alacak, çılgınlarca alacaksınız, hatta cüzdanınızda para bitecek ve hala alacaksınız, kredi kartlarınızın limitleri dolana kadar alacaksınız, sonrasında borç bulup yine alacaksınız. İşte kendinizi kaybettiğiniz an…

Kendinizi kaybettikten sonra anlamı var mı her şeye kavuşmanın? Kasanın içinde kilitli kaldıktan sonra önemi var mı büyük bir servete sahip olmanın? Aradıklarımızı buldukça ve istediklerimize ulaştıkça kaybettiğimiz benliğimiz oluyor… Kaybettiğimiz kimlik cüzdanlarımız ne kadar önemlilik arz ediyor hayatımızda, ya bulunursa, çalınırsa, kötü işlerde kullanılırsa  kaygıları düşüyor içimize ve yasal zorunluluk olarak ilan veriyoruz gazetelere “Kimliğimi kaybettim, hükümsüzdür. ” diye. Kaybettiğimiz her şey hükmünü yitiriyor, geçerliliğini kaybediyor . Geçerliliğini kaybetmek pahasına da olsa nasıl vazgeçebiliyoruz kendimizden?

Öyle büyüyor ki hayatımızdaki kara delik, uçsuz bucaksız haliyle hepimizi içine sürüklüyor. Kaptırıyoruz elimizi, kolumuzu, sonra tüm bedenimizi ve ruhumuzu… Değil büyük mutluluklar, küçük sevinçlerimiz bile uzaklaşıyor bizden. Kara deliklerde kaybediyoruz tebessümlerimizi.

Tasavvufta bir kavram var, hırs, açgözlülük, tama; bitmez tükenmez hırs ve arzu anlamına geliyor. “Tûl-i emel”… Hiç ölmeyecekmiş ve sonsuza kadar yaşayacakmışız gibi bağlıyız maddi varlıklara. Yetinemiyoruz bir türlü… Bunun zıddı olan “Kasr-i emel” ise kanaat ve tok gözlülük anlamına geliyor. Gözlerimiz o kadar aç ki, değil üç öğün, on öğün yedirsek de doyuramıyoruz. Türlü ziyafetler sunuluyor da her gün, yine aç kalkıyor  sofralardan gözlerimiz. Büyüklerin “Gözünü toprak doyursun.” demeleri belki de bu yüzden.

Eskiden gaz lambalarının ışığında çalışırdık diye anlatır annem, babam… Hırsların az olduğu, kanaatin kıymetinin bilindiği yıllar… Çünkü imkanlar az… Yaşamak için yetinmeyi bilmek zorundasın. Şimdilerde ise birbirinden lüks avizelerle her yer ışıl ışıl… Ama aydınlığın tersine öyle kararmaya başladı ki dünyamız. Her yanan ışıkta karanlıklarımıza yenileri ekleniyor… Daha doyumsuz, daha hırslı hale geliyoruz.

İmkanlar arttı, kazançlar daha da arttı. Eve bir maaş giriyorsa da tükeniyor, iki maaş giriyorsa da. Ne kadar çok kazanılıyorsa o kadar çok harcanıyor. Artan kazançlarımızla birlikte sahip olduklarımız da artacaksa ve mutlu olacaksak, neden bu denli varlığa sahipken mutluluklar azaldı? “Hırs ile mutluluk, birbirlerini hiç görmezler.” der Benjamin Franklin.  “İnsanların hırsı ve tamahı, mesut olmamalarının tek sebebidir.” diyerek hırsın mutsuzluk sebebi olduğunu destekler Fenelon.

Kendimizi kara deliklerde kaybetmeden  Kasr-i emele sahip olabilmek ümidiyle..

 

İhanet

Radyoda haberler var. Seçimler yaklaşıyor…

Seçim öncesi mücadeleler, kim kimin kuyusunu kazıyor belli değil. Kim suçlu, kim haklı bulabilmek imkansız. Kasetler, videolar, evlilik dışı ilişkiler, kurulan komplolar, oynanan oyunlar, ahlak dışı davranışlar, istifalar… Dinliyorum, dinlerken de bir kez daha soğuyorum siyasetten.

Hepsinden geçtim de, asıl konu acıtıyor içimi. Canımın en hassas noktasını yakıyor en derinden. Konuşulmayan, düşünülmeyen asıl konu; arada kadının harcanıyor olması. Hani bir söz var ya filler tepişir çimler ezilir. Kadın ki yaratılmışların en naif ve özel olanı, çimler seviyesine indiriliyor ve ezildikçe eziliyor, un ufak oluyor namert ayaklar altında. Nerede erkeklere düzenlenmiş bir komplo var, orda bir kadın… Nerede yoldan çıkartılmak istenen biri var yine ortada yoldan çıkartıcı, baştan çıkaran şeytan rolünde bir kadın…

Aslında geleceğimizi ve insanlığımızı harcıyor bu filler tepişirken. Kadının kutsallığını zedeliyorlar hırslarıyla. Kendi annesine, bacısına, kızına laf söyletmeyenler, başkalarının annesine, kardeşine, kızına nasıl da kolay laf söyleyip, el uzatıyorlar. Yürekten dua etmek için camiye gelen kızcağızların kıyafetlerini eleştirip de yüzüne vuran bazı bilir kişi amcalar, cami içinde en imanlı kişi, dışarıda ise gözünü kızlardan kadınlardan ayırmayan sözde namus bekçileri. İnançlar ve değerler mekanlara bağlı yaşanmaz ki. Namusluysan her yerde taşırsın  namusunu, yaşıyorsan herkese karşı yaşarsın aynı zamanda.

Kadın kadar kutsal bir vücut var mıdır yeryüzünde? İçinde minik bir canlı oluşup, gelişen bir yuvadır onun vücudu. Taşıdığı kanla yavru büyütüyor kadın. Vücudunda salgılanan sütle yine vücudunun en özel parçasıyla besliyor yavrusunu. Taklidi olmayan ve mucizesine akıl sır erdirilemeyen besin, anne sütü… Bütün hisleriyle, iç güdüleriyle koruyup, gözetiyor anne yavrusunu. Boyundan büyük evlatlar oluyor doğurduğu yavruları, canından can kanından kan kattığı canlılar. Vücudunun en zarif, en güzel halleriyle büyüttüğü bu yavrular bir gün gelip, o özel ve zarif vücuduna ihanet ediyor.

Eğer bir anne, bir kız kardeş, bir kız evlat istismar ediliyor, kötü emeller için kullanılıyor ise fark eder mi kimin anası, bacısı, yavrusu olduğu? Fark eder mi Yaratıcı’ nın kutsallığı ve özelliği bahşettiği bu varlığın kimin yakını olduğu?

Bir gün bir yerde erkek ya da kadın olarak doğduysak ayrı bir anadan her birimiz, kutsallığa ihanet değil midir kadına bu halleri reva görmemiz?

Biz Büyüdük Ve…

“Yenik düşüyor her şey zamana ,biz büyüdük ve kirlendi dünya.” Diyor  Yeni Türkü Telli Turna şarkısında. Aslında biz büyüdük ve büyüdükçe kirlendi düşüncelerimiz… Sonra da bakışlarımız.

Dünya hızla değişiyor ve gelişiyor ama asıl kirlenen biziz, sonra da kirleten dünyayı… “Güzel düşünen güzel görür, güzel gören hayattan lezzet alır.” Sözünde de anlatıldığı gibi, nerede bir çirkinlik görüyorsanız bilin ki sebebi bakış açımız, düşüncelerimiz… Güzellik bakan gözdedir. O zaman güzellik  ve çirkinlik kavramları sübjektif değil midir?

Biz kirlettik dünyayı ve her geçen gün daha da kirletmeye devam ediyoruz. Saflığını ve masumiyetini yitirmiş düşünceler sayesinde sayısız kötülük kol geziyor etrafta…

Her birimiz dünyayı az görerek başlıyoruz yaşamaya,  yeni doğan bir bebeği düşünün. İlk doğduğunda sağlam gözlere sahip olsa bile, net göremiyor aslında. Önce en yakınını görebiliyor sadece, sonra biraz daha ileriyi, sonra biraz daha… Daha sonra meraklı gözlerle dünyayı keşfetmeye başlıyor ve düşünceleri ölçüsünde algılıyor hayatı. Her birimiz bebek masumiyetiyle başladığımız bu yolda çok güzel, eğlenceli ve heyecan dolu bir dünyanın tam merkezindeyiz o zamanlarda… Ayrıca ne ilginçtir ki gözlerimiz mükemmelliğe sonradan ulaşıyor. Ama görüntümüz netlik kazandıkça, görüşümüz, bakış açımız değişiyor ve gördüğümüz dünya bulanıp, kirleniyor. Ne zaman ki düşüncelerimiz saflığını kaybetmeye başlıyor, işte o zaman hayat da güzelliğini yitirmeye başlıyor bizler için.

Etrafımıza bakışımızı çarpıcı bir biçimde ortaya koyan bir hikaye vardır. Kirli cam hikayesi:

“Genç bir çift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine taşınmışlar. Sabah kahvaltı yaparlarken, komşu da çamaşırları asıyormuş. Kadın kocasına;

“Bak, çamaşırları yeterince temiz değil, çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru deterjanı kullanmıyor.” demiş.

Kocası ona bakmış, hiçbir şey söylememiş, kahvaltısına devam etmiş. Kadın, komşusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah aynı yorumu yapmaya devam etmiş.

Bir ay kadar sonra, bir sabah, komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok şaşırmış, bak demiş kocasına çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda merak ediyorum, kim öğretti acaba?’

“Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi sildim” diye cevap vermiş kocası.”

Kim bilir kaç kez kirli camlardan baktık etrafımıza, belki de şu saniyelerde bile böyle bakmaya devam ediyoruz. Kirli gözlerimizle kirlettik etrafımızdaki güzellikleri, kirlendikçe daha kötü göründü gözümüze hayat. Ama o kendimizi kötüyle dolduruşlarımızın verdiği bıkkınlıklarımıza ve yorgunluklarımıza rağmen hiç akıllanmadık. Bizi uyandırmak isteyen en yakınlarımıza kızdık, gücendirdik onları. Ne uğruna? Sonuç olarak kendi mutsuzluğumuz ve sayesinde sevdiklerimizin kırgınlıklarına kavuştuk. Kirli camlarda ısrarcı oluşumuza hiç değmiyor yaşadıklarımız.

Peki siz hayata hangi pencereden bakıyorsunuz? Bu sorunun cevabı o kadar önemlidir ki. Baktığınız pencere hayatınızı belirler. Mutlu olmaya çabalayan mı, yoksa mutsuzluğu seçmiş bir insan mı olduğunuzu ortaya koyar. Bir insan henüz annesinin karnındayken donanmaya başlıyor. Algıladığı ve  hissettikleri ile gelişiyor. Genlerinde ki yatkınlık da önemli. Ama ya sonrası… Sonrası insanın biraz da kendi elinde değil midir? İsterseniz çamurlu bir yolda gidiyor olmanıza kızabilirsiniz, isterseniz bu yıl  çok yağmur yağdığına ve tabiatın yeşerecek olmasına sevinebilirsiniz.

Çok zor bir denklem değil belki de. Üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir kuralı gibi bakış açılarınızın toplamı yaşadıklarınızın ve yaşayacaklarınızın toplamına eşittir.

Hayat telaşı, iş güç kaygısı derken baktığınız pencereyi tahlil edecek zamanınız olmadığını düşünüyor olabilirsiniz. Bakış açınızı saptamak için gönye gibi bir araç gerece ihtiyaç duyduğunuzu zannedip, işinizin çok zor olduğunu da sanıyor olabilirsiniz. Oysa değişmeyi istediğiniz anda değişecek pek çok şey. Değişmeyi ve bakış açınızı değiştirmeyi gerçekten istiyor musunuz acaba? Hızla ilerleyen ve pişmanlıklarınızla geri gelmeyecek bir hayat yaşadığınızın farkında mısınız? Asıl soru farkında olmak ister misiniz?

Eski zamanlarda yaşamış olan ünlü filozof Sokrates’in yönetimle arası açılmış, idama mahkum edilmiş. Rivayete göre, ölmeden birkaç saat önce vedalaşmak için eşi yanına gelmiş. Kadıncağız ağlamaya başlamış ve; “Ah, bu kötü adamlar seni haksız yere öldürecekler!” Demiş. Bu doğrudur ve olaya birinci bakış tarzıdır. Sokrates ise karısına şöyle cevap vermiş: “Evet, haksız yere öldürecekler, haklı yere öldürseler daha mı iyiydi?”

Seçim size ait, sadece size… Ya yaşadıklarınıza sürekli veryansın edip, şikayetlerle hayatı kendinize ve çevrenize zindan edebilirsiniz. O zindanda bir ömür boyu yaşamak ne kadar çekilmez olacak deneyimler ve acı da olsa sonucunu görürsünüz. Gördüğünüzde zamanın çok geç olmaması temennim.

Ya da Sokrates gibi son nefesinizde bile sevinebilecek bir bakış açısına sahip olabilirsiniz. Yeni bakış açınıza kavuştuğunuzda yaşayacak yıllarınız varsa eğer kardasınız, kalan zamanınızı hayattan lezzet alarak yaşarsınız. Eğer zamanınız doldu ise  en kötüsü arkanızda Sokrates’inki gibi mutlu bir hikaye kalır…

El Alem Ne Der?

Kimi zaman kabusumuz olan, kimi zaman düşüncelerini merak ettiğimiz, kimi zaman da içinde bulunduğumuz çevre… Sözlük anlamı herkes, elgün, yabancılar, yârüağyar… El alem…

Hepimizin hayatına yön veren bir  topluluktur el alem. Her birimiz farklı çevrelerde doğup büyümemize ve yaşamamıza rağmen, hepimizin sahip olduğu bir el alem mutlaka vardır.

Doğduğumuzda ne kadar doğaldır bütün hareketlerimiz, özgürdür sevinçlerimiz, üzüntülerimiz… Ağlamak istediğimizde tasasızca ağlarız, gülmek istediğimizde kaygısızca güleriz… Hiç kimsenin bakışına göre değildir davranışlarımız. Kim ne der diye dertlenmeden oynar, coşar, koşarız. Ama büyüdükçe değişir kurallar. El alemin içinde ağladın mı zayıf, güldün mü hafif adlandırılırsın, her bir bakışın anlamını yaşayarak öğrenmek zorunda kalırsın.

El alem hayatımızın her basamağında devrededir. Hayatımızla ilgili karar verme aşamaları, zaten yeterince zor ve zahmetlidir. Bir de el alemin karışmalarıyla işler iyice zorlaşır. Aslında kimi zaman doğrudan karışmaz kimse konuya. Ama yine de varlığı bile yeter el alemin. Alınacak kararlarda bu varlığın ağırlığı hep göz önünde bulundurulur.

Gençler sade bir törenle evlenmek isterler, ama o şaşalı düğünler hep el alem  için yapılır. Düğünde göbek atılmazsa, nikah geçerli sayılmaz. Geçerli olsa da yeterli görülmez. Ailelerin şanına yaraşır bir düğün olmazsa olmazdır. Çoğu kez yeni evlenecek çiftin mutluluğuna en ufak bir katkı sağlamadığı gibi  aksine huzursuzluk ve yorgunlukların sebebidir düğünler. Aileler arası krizlerin oluştuğu ve gerginliklerin arttığı, gereksiz yüklerin altına girilen yegane ortamlardır.

Anne babaların da korkusudur el alem. Senelerce dershaneye giden, saatlerce özel ders alan çocuğu sınavlarda harika puanlar almalıdır. Yoksa el alem ne der? Söz konusu çocuğun mutluluğundan bile önce gelir konu komşunun gönlünün olması. Oysa bilinmez ki el alemi tatmin etmek imkansızdır. El alem hiçbir şeyden mutlu olmaz, hep laf söz edecek bir şeyler mutlaka bulunur.

El alem hiç yorulmaz, 7-24 nöbettedir. Sıkılmaz da, sürekli her şeye ve herkese karışır. Hiç vazgeçmez hayatlara müdahil olmaktan.

Sanatçı Seyyal Taner’in 80’li yıllarda seslendirdiği bir şarkı: El alem ne der?

“Hayatın tadına varamıyoruz,

Yaşıyoruz ama anlamıyoruz,

Hepimizi sarmış sanki huzursuzluk,

Bir şeyler istiyor yapamıyoruz.

Böyle gelmiştir bu hep böyle gider,

Herkes birbirinden durmaz laf eder,

Yalan yanlış doğru herkes bir şeyler söyler,

İşimiz gücümüz el alem ne der.

Gönlünce yaşamak zor olur sana,

Bilir bilmez herkes karışır sana,

Senin için doğru onlar için yanlıştır,

Özgür olmak sözü lafta kalmıştır.”

Hayatın tadına ne varabiliyoruz, ne de izin veriyoruz çevremizdeki insanların hayattan zevk almasına… Huzursuzuz hem de huzur kaçırıyoruz aynı zamanda. Sürekli birilerinin arkasından konuşulan ortamlardan dolayı güvenimiz kalmadı birbirimize. Etraftakilerin ne diyeceğinden çekine çekine iyice içimize kapandık. Güvenemiyoruz ve güvenilemiyoruz.

Giydiğimiz renk bile tartışma konusu oluyor el alem dilinde, onlara göre yaşımıza uygun olmalıdır giysilerimizin rengi. Gençsen canlı renkler üzerine gider de, yaş kemale erdi mi siyahlar ve kahverengiler yakıştırılır. Sevemez mi insan yetmişinde pembeyi, kırmızıyı? Sevse de giyemez, aman el alem ne der?

Bazen de “El alem ne der?” diye en yakınımızı kırarız. O bilip bilmediğimiz kişiler ne kadar da önemlidir hayatımızda. İşin ilginç yanı el aleme kızarız ama bizler de başkalarının el alemi oluveririz kolaylıkla. Giydiklerine laf ederiz gördüklerimizin, o ayakkabı hiç yakışmış mı o giysinin altına?  Başkasının evleneceği kişiyi yakıştıramayız, ya boyu kısadır, ya yaşı küçük. Eleştirmek ve yargılamak çok kolaydır insanoğlu için. Kendimize yapılmasını istemediğimizi başkasına yapmak konusunda oldukça başarılıyız.

Başkasının ne dediği, ne zaman ne giydiği belli ortamlarda sohbet konusu oluyorsa eğer, insanların eleştirilmekten korkması, birbirinden çekinmesi doğaldır. Kimi zaman ön yargılarımız, kimi zaman başı boşluğumuz, kimi zaman da eksikliklerimiz sayesinde kişilere odaklanıyoruz. Şu güzel sözünde “Büyük beyinler fikirleri, orta beyinler olayları , küçük beyinler kişileri konuşur.” demiş Rickover*.

Asıl önemlisi el alemin varlığından yakınıp, dert yanan bizler başkalarının el alemi olmaktan ne zaman vazgeçeceğiz acaba?

* Hyman G. Rickover- Amerikalı general

 

Çöplerimiz

Gün boyunca biriktiririz ve varlığına tahammül edemeden ilk fırsatta çıkartıveririz hayatımızdan. Sonra da kokusundan ve görünüşünden tiksinip, hemen yıkarız ellerimizi. Bizden çıksın da nerelere giderse gitsin onlar. Çöplerimiz… Kimi zaman evimizi temizliyoruz deyip, oraya buraya fırlatarak etrafı kirlettiğimiz, kimi zaman da sayesinde doğanın canlılığını tüketerek, görmezden geldiğimiz mühim konu…

Şimdilerde poşet poşet birikiyor artıklarımız. Tüketim hızından daha hızlı çöp üretiyoruz dört duvarımız arasında. Eskiden bu kadar hızlı dolmazdı çöp kutularımız. Yıllar öncesinde dört kişilik bir ailenin  bile, çıkardığı çöpler şimdi iki kişinin çıkardığı çöpten daha azdı. Acaba bu yoğun çöp üretimimiz yeni ambalajların daha farklı ve zengin tasarımlarından mı kaynaklanıyor, yoksa tüketimimiz çoğaldığı için mi? Belki de israf düzeyimizin bollukla birlikte artmasından kaynaklanıyor.

Ne yazık ki modernliğimizi artırdığımızı, gün geçtikçe geliştiğimizi zannetsek de ne yeni aldığımız eşyalar nede sahip olduğumuz diplomalardır medeniyetimizin göstergesi . Asıl çöp kutularımız içinden çıkanlar, kim olduğumuzu ve nasıl yaşadığımızı ele veriyor. Kimi atıklar yediklerimizi kimileri yemediklerimizi ortaya koyarken, kimileri de aldıklarımızı ve attıklarımızı seriyor gözler önüne.

Hayatın her alanından daha özensiz davranıyoruz çöp konusunda. Nasıl olsa kimse görmez ve  bilmez hayatımızdan çıkardıklarımızı. Poşetler içindeki atıklarımızın yanında israflarımız da kaybolup gider, koskoca bir çöplükte toprağa karışır nasıl olsa hoyratlığımız. Kirlidir, mikropludur ve ailemizden uzaklaşmalıdır bir an önce. Günümüzde bizim karıştırdığımız kağıt, plastik ve cam gibi geri dönüşümlü atıkların ayrıştırıldığını biliriz. Ya belediye kanalıyla gerçekleşir bu ayrıştırma ya da çaresiz eller tarafından. O çaresiz ellerin sahipleri, yanından hızlıca geçtiğimiz, göz göze gelmemeye çalıştığımız, üstü başı kirli diye yadırgadığımız o mağrur insanlar… Aslında bizim israfımızı ve özensizliğimizi ayıklamaya çabalıyorlardır. Artıklarımızın içinden kendilerine rızık çıkartabilme uğraşındadırlar. Arşa varan israfımızın ayıbını kapatmaya çalışırlarken bir de hor görülürler bizler tarafından.

O kadar yoğunuz ki ve o kadar meşgulüz ki, gerekliliğini bilmemize rağmen artıklarımızı ayırmaya ne vaktimiz var ne de yerimiz. Doğrudan işimize yaramayacak bir konuda hassasiyet göstermekte oldukça cimriyiz. Belki de sebebi bilmenin yapmaya yetmediği, hissizlik ve atalet durumu… Aldıklarımızı sığdıramıyoruz ki evlerimize, çöpleri nasıl ayıralım? Geri dönüşümlü olanları bir kaç gün ayrı poşetlerde bekletmek ne kadar da zor, aman elimize ayağımıza dolaşır, evde bir onlar eksik zaten!!! Düzenimiz, titizliğimiz bozulur, hepsini karışık atsak da gidiyor nasıl olsa. Hangi çöpçü itiraz etti ki şimdiye kadar. “Abla niye plastiklerle  ayırmadın da karışık attın yemek artıklarını?” dedi. Hangi kapıcı alırken “abi yine kağıtları ayrı atmamışsın.” diye çöpü geri getirdi. Bu tarz cümleler duyup, cezalandırılma korkusu yaşayıncaya kadar devam edecek bu hoyratlığımız. Bir gün bir yerde hesabı sorulana dek de sürecek israfımız. Bu konuda bizi hiç kimsenin denetleyemeyeceği aşikarken, insan çöp kutusunun başında insafıyla baş başadır. İstediğini istediği biçimde atabilir, vicdanı elverdiği sürece.

Koyu poşetlere doldurup, sımsıkı bağlıyoruz, kimsenin görmediklerini, bilmediklerini de, yaptıklarımızı kendimiz biliyoruz! Kendimize saygımızı kaybetmemek en önemlisi değil midir?

Zengin Misiniz?

Kaç kredi kartınız var? Bankada yüklü hesabınız ya da kiralanmış kasanız var mı, varsa içindekilerin değeri nedir? Eviniz kaç metre kare? Arabanız kaç model?

Bu sorulara verilen cevaplarla ölçebilir miyiz zenginliği? Cüzdanınız dolu, banka hesaplarınız kabarıksa size zengin diyebilir miyiz?

Her ihtiyaç duyduğunu alabilmek zenginlik sayılır toplumumuz içinde. Zengin dediğimiz kişiler vitrinlerin karşısında uzun süre iç çekerek bakakalmazlar, çekinmeden girer ve pazarlık yapmadan en pahalı giysileri rahatça alıverirler. Her giysinin altına başka bir renk ayakkabı, her cekete uygun farklı bir çanta, her  kıyafete uygun yeni bir takı sahibi olmak kolaydır onlar için. Market alışverişlerinde salça reyonunun başında hangisinin daha hesaplı olduğuna kararı vermek için dakikalarca beklemezler, alır ve geçerler aldıklarının fiyatına bile bakmadan. Kasadaki toplam tutara hiç kafa yormadan öder ve çıkarlar marketten, indirimlere bile aldırmadan. İşte gıpta ettiğimiz bu kişiler, acaba gerçekten zengin midir?

“ Hayatta en çok şeye sahip olmak asıl zenginlik değildir; asıl zenginlik en az şeye ihtiyaç duymaktır.” der Eflatun*. Haklı mıdır acaba? Sade bir yaşam insanoğlu olarak hangimizin harcı? Hepimizin “Ah bir zengin olsam” hayali altında, alacaklarımızın ve yapacaklarımızın listesi uzayıp gider. İhtiyaç duyduklarımızın sayısı arttıkça ve sahip olamadıkça zorlaşır bizler için yaşamak. Hiçbir zaman bitmez ki alınacaklar listesi. Sürekli ihtiyaçlara yenileri eklenir. Aldıkça eksilmez tersine aldıkça ihtiyaç artar. Çok azdır ihtiyaçlarını azaltmaya çalışan insan. Zenginlik hayalleri büyüleyicidir çünkü, azıcık aşın kaygısız yapacağına hiçbirimiz inanmak istemeyiz ve hep daha fazlasını dileriz. Daha fazla zenginliğin bizi mutlu etmeye yetmeyeceğini bile bile en  kısa zamanda daha az emekle, daha çok kazanmayı hedefleriz. Daha çok şey alabilmek için…

Eskilerden Tanju Okan’ın bir şarkısı vardır Ah bir zengin olsam diye.

“…

Ah bir zengin olsam

Sana neler neler alırdım

Yaşardın gönlünce sen

Bir zengin olsaydım ben

Çalışmazdık asla

Ne isterdim Tanrı’dan bundan başka ben…”

Az iş yaparak, çok şey kazanmak en temel amacımız, hatta bir fırsatını bulsak da hiç iş yapmadan kazansak diye çabalarız. Çalışmamak ve servet sahibi olmak ne büyüleyici bir hayal. Piyango biletlerine umutlar bağlıyoruz. Büyük ikramiyeyi tutturamayanlar mutsuz, tutturanlar daha da mutsuz. “Servetin batırdığı insan sayısı, kurtardığından elbette fazladır.” Diyor Bacon*. Ne anlamı kaldı o zaman servet sahibi olmanın? Ve ne gereği kaldı aynı zamanda?

Hiç çalışmayalım ve sürekli yatalım. Bu şekilde hangi insan mutlu olmuş ki? Uzun süre uyuduğumuzda bile vücudumuzun dinlenemediğini tersine yorulduğumuzu hissediyoruz.

Bir reklam filmi var, emeklilik reklamı. Emekli bir dedeye torunu “Dedeciğim emeklilik nasıl bir şey?” diye soruyor, o da torununa anlatıyor: “Emeklilik çok zor; sabah istediğin saatte kalk, keyifli uzun bir kahvaltı yap, sahilde yürüyüşe çık, döndüğünde şekerleme yap, sonra arkadaşlarınla buluş saatlerce sohbet et, akşam da yine arkadaşlarınla buluş ye iç, eğlen. Emeklilik zor zanaat!” Rahat ve huzurlu bir hayatın hiçbir şey yapmamak olduğu anlatılmaya çalışılıyor ama hangi emekli erkek, sabahtan akşama kadar boş boş gezmiş de mutlu olmuş acaba? Emekli erkekler, hiçbir iş yapmazlarsa değersizmiş hissine kapılıp, depresyona giriyorlar. Yıllarca çalışmış olmanın verdiği bir ruh haliyle eve kapanmak onları mutsuz, kimi zamanda huysuz yapıyor. Kahvehanelerde oyun oynamak, sabahlara kadar televizyon izlemek, akşamlara kadar uyumak bir yere kadar rahat hissettirir insana kendini. Bu şartlar insanın doğasına aykırı çünkü. Yıllarca çalışmış bir insan, uzun yıllar  boyunca böyle yaşayabilir mi?

“İşleyen demir ışıldar.” demiş ya atalarımız. Ne kadar çok kullanırsak, sahip olduğumuz meziyetleri o kadar enerji ve huzur veriyor insana ve aynı zamanda sağlıklı kılıyor. Psikolojik hastalıklardan korunmanın en temel yöntemi meşguliyettir bu yüzden.  Faydalı işlerle meşgulseniz zihniniz gereksiz ve zararlı düşüncelerle meşgul olamayacağı için hem olumlu olmanıza yardımcı olup, hem de daha verimli olmanızı sağlıyor. Her konuda hem de. Hayattan daha fazla keyif almamızı ve sevdiklerimizin mutluluklarına da katkı sağlamayı sağlıyor meşguliyet. Sahip olduğumuz fiziksel ve zihinsel yetkinlikleri kullanmayacaksak, ne anlamı kaldı insan yaratılışımızın?

Hiçbir şey yapmadan yaşamanın insanı mutlu etmediği gibi çok varlıklı olmak da  yetmiyor mutlu olmak için. Araştırmalar intihar edenlerin %80’inin varlıklı insanlar olduğunu söylüyor. O halde salt zenginliğe ulaşma çabaları neden bu kadar karşı koyulamazdır her birimizin içinde?

İnsan zenginliği, bir şeyin önce varlığını sonra yokluğunu tadınca anlıyor aslında. Mal mülk ve para dışında sahip olduklarının ne büyük varlık olduğunu anlayınca ulaşmış olur insan mutluluk noktasına. İclal Aydın’ın Zenginlik şiirinde anlattığı gibi:

“Zenginlik;

Merdivenleri yardımsız çıkabilmektir.

Pencereden bakıp, yoldan geçenleri görebilmektir.

Her akşam kendi kapını kapatabilmektir.

Saçının okşanmasıdır.

Kolundaki saatin geleceği göstermesidir.

Bir sonraki hafta için plan yapabilmektir.

Güzel günleri bekleyebilmektir.

Bazen bir tabak makarnadır.

Bazen iki tane domates ve bir taze ekmektir.

Kendine inanabilmektir.

Zenginlik varlığından mutluluk duyabildiğin her şeydir…

Fakirlikse…

Bir kez tanıyıp,

Sonra yokluğunu öğrenmektir…”

Ne zaman ki diş ağrısından doktor yolu aşındırdık, o zaman anlarız sağlam dişlerimiz olduğu için ne denli zengin olduğumuzu. Ne zaman ki baş ağrısından kıvranıp uyuyamadık o zaman fark ederiz bir başımız olduğunu. Ne zaman ki gözlüğümüz kırıldı, lensimiz kayboldu o zaman deriz ki görmek ne büyük zenginlikmiş. Bizler kaybedince anlıyoruz kıymetini sahip olduğumuz her şeyin. Yokluğunu tadınca anlıyoruz elimizdeki varlıkların bizim olduğunu.

“Eğer, miden, göğsün ve bacakların sağlam ise, şahane servetler bu hale bir şey daha ilave edemez.” Der Horatius*. Kanuni Sultan Süleyman da şu ünlü dizesiyle sağlığın en büyük zenginlik olduğunu vurgular:

“Muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”

Hz Muhammed (sav) şu sözleriyle zenginliğin sahip olunan mal çokluğu değil, kalp güzelliği olduğunu belirtiyor:

Zengin, çok mala sahip olana denmez, zengin kalbi olana denir.”

“Bir insanın gerçek zenginliği, onun bu dünyada yaptığı iyiliklerdir.”

Sakıp Sabancı da bu düşünceyi şu ifadesiyle destekliyor: “Kızarım, biri bana sadece zengin derse; ben sosyal kişiliğimle ve gönül zenginliğimle mutluyum.

Cebinizin kabarıklığı, sofranızdaki yemeklerin çeşitliliği bir yere kadar sizi varlıklı kılar. “Ne kadar zengin olsan, ancak yiyebileceğin kadar yersin. Denize testiyi daldırsan, alabileceği kadar su alır, gerisi kalır.”  dediği gibi Mevlana’nın.

Ev işi, meslek ya da bir başka faydalı amaçla bir yerlerde bir şekilde çabalıyorsanız, sağlığınızı ve sevdiklerinizi kaybetmeden değerinin farkındaysanız ve kalbinizin güzelliğiyle birilerini gülümsetebiliyorsanız, ZENGİNSİNİZ demektir, sahip olduklarınızın kıymetini bilin.

*Platon (Eflatun)- Yunan filozof

*Francis Bacon- İngiliz filozof

*Quintus Horatius Flaccus- Romalı şair

 

Muhterem Televizyon

1225769858906691038rg1024_old_television_2_0_svg_hi

1924 yılında John Logie Baird adında İskoç bir mühendis tarafından bulunan, Amerikalı  Philo Taylor Farnsworth adında bir genç tarafından geliştirilen, etrafına görüntü ve ses saçan bir cihaz, televizyon…

Büyükler anlatırlardı ve hep çok gülerdim. Eskiden televizyonun evlerde yeni yeni yer almaya başladığı zamanlarda, tüm konu komşu televizyonu olan evlere toplanırmış. Ev  sahipleri misafirlere hizmet edeceğim diye o gece sabırsızlıkla bekledikleri heyecanlı filmi seyredemezlermiş. O gün başlamış televizyona hizmet, şimdi de yanına kocaman bir minnet eklendi. Evimizin ve hayatımızın en güzel köşesine yerleşen, hizmet ettiğimiz, minnet duyduğumuz muhterem televizyon…

Kendisi büyüyüp, görüntü kalitesi arttıkça, hayat kalitemizi düşüren muhterem, yani saygıdeğer televizyon. Evlerimizin en baş köşelerinde kurulmuş oturan, ailemizin en kadim üyesi… Birbirimizin gözlerinin içine bakmıyoruz ona baktığımız kadar. Birbirimizi dinlemiyoruz onu dinlediğimiz kadar. Hangimiz birbirimize ayırıyoruz ona harcadığımız kadar zamanı? Kumandaya dokunduğumuz kadar birbirimizin ellerine dokunsaydık, olur muydu bunca anlaşmazlık aramızda? Onun başında geçirdiğimiz zamanları uç uca dizsek, buradan aya yol olurdu, onunla meşgul olduğumuz kadar kitap okusaydık, her birimiz en iyi profesörler olurduk. Onunla ilgilendiğimiz kadar çocuğumuzla ilgilenseydik, işlenir miydi bu kadar suç? O mahkumlar elleri kelepçeli mi doğdu annelerinden? Onlar da masum bir melek değil miydi bebekken? Anne babalarının ilgisine ve sevgisine doysalardı, yaparlar mıydı bu denli büyük yanlışları.

Sayesinde öyle yabancılaştık ki birbirimize, ama en çok da kendimizden uzaklaştık. En güzel zamanlarımızı karşısında tükettik fütursuzca. Zenginliğimiz ölçüsünce sayısını artırıp, her odaya birer tane koymayı marifet saydık.  Onun bozulması en büyük kabusumuz oldu, elektriklerin kesilmesi ise en büyük stres kaynağımız. Televizyona öyle büyük bir yer açmışız ki hayatımızda, boşluğunu hiç birşeyle dolduramaz hale geldik. Korkuyoruz onsuz kalmaktan. Çünkü o giderse ortaya dökülüverecek herşey, iletişimsizliğimiz, başarısızlıklarımız ve beceriksizliklerimiz… Oturma odalarımızda nice yeteneklerimizi körelttik oyuncuların film setlerinde ustalıkla sergilediği yeteneklerini izlerken. Biz kaybettikçe onlar kazandı, o tanımadığımız kişiler… Ne güzel resim yapardık eskiden, kimimiz şiire meraklıydı, kimimiz müziğe aşıktı, kimimiz ne büyük bir hitabet ustasıydı…

Ailemizin masumiyetini kaybettik, yeni çıkan dizilerdeki kurgulanmış oyunları izlerken. Mutluluklarımızı tanımadığımız insanların hayatlarından haberdar olmak pahasına yitirdik ve merakımızla değiş tokuş ettik aynı zamanda. Yayındaki dizilerde oynayan çocukların film icabı üzülmelerine ağladık da, yanı başımızda bizden medet umarak, etrafımızda fır dönen çocuğumuzun üzüntülerinden bihaber kaldık. Umursamazlığımızla küstürdük onları. Yalanların ve ahlaksızlıkların yanlış olduğunu anlatırken, izlediğimiz ve izlettiklerimizle çelişkiler sunduk geleceklerini hiçe sayarak. Bunca karmaşayı anlayamayacak kadar saf ve  masum beyinlerini, en çetrefilli görüntülere yönelttik, bilerek ya da bilmeyerek tükettik minik yavrularımızın masumiyetlerini.

90’lı yıllarda ilk özel kanalın açılmasıyla başladı bu debdebeli ve parıltılı tükeniş. “Televizyon iyi bir öğreticidir.” diye kandırdılar hepimizi. İzlediğimiz gerekli gereksiz görüntüler tertemiz bilinç altımıza işlendi  teker teker ve hiçbir işimize odaklanamaz hale geldik. Ne çok sevinmiştik yeni kanallar açılıyor diye, özel kanalların “özel”liğinin  özel hayatımızı hedef almasından  kaynaklandığından habersizdik.

Şimdi “Çıkar hayatından televizyonu.” desek çoğu aileye, birbirine yabancı yığınlarca insan görürüz. Aynı yatağı paylaşan, aynı kaptan yemek yiyen, aynı soyadı taşıyan ama birbirini hiç tanımayan. Ufak bir elektrik kesintisinde bile stres yaşayan insanlar, aman dizimiz kaçmasın diyerek dost ziyaretlerinden vazgeçenler, misafir kabul etmeyenler televizyon uğruna ve onun yokluğunda da yapayalnız kalacak olanlar… Yazık değil mi güzel gözlerimize, yazık değil mi ki boş bilgilerle doluyor da zihnimiz, bir türlü dinlenemiyor. Dinlenmek üzere karşısında saatlerce yatıyor, ama bir türlü rahatlayamıyoruz. Aksine daha çok  yoruluyor vücudumuz, artıyor hayata karşı tedirginliklerimiz ve güvensizliklerimiz.

Televizyon başına çocuğunu oturtup evi pırıl pırıl yapan sevgili anne, farkında mısın evin ışıldarken evladının gözlerinin ışığı sönüyor, masum boş zihni nelerle doluyor farkında mısın? Artık öyle bir çağdayız ki, şu televizyonlar olmasa, bu zenginlik içinde çocuklarımız açlıktan ölürlermiş. “Reklam olmadan çocuğum yemek yemiyor.” diye anlatıyor kimi anneler. Eskiden annelerimiz, babalarımız aç mı kalmış televizyon hayatlarında yok diye. Sağ salim çıkabilmişler bu güne. “Gece yarılarına kadar uyumuyor bu çocuk” diye dert yanan babalara sormalı. Genlerinde bir televizyon hayranlığıyla mı doğdu bu televizyon müptelası çocuğunuz? Acaba sebebi anne ve babasının saatlerce gözlerini alamadığı bu sesli ve renkli kutuya çocuğun da duyduğu doğal merak olabilir mi?

Reklamların şatafatı karşısında çocuğunun şaşkınlıkla açtığı ağzına tıktığı her lokmayı kar sanan anneler, farkında mısınız ki her kaşıkta zehir gönderiyorsunuz minik yavrunuzun ruhuna? Böyle yemek yemesindense yememesi belki de daha doğru. Çünkü açlık bir şekilde kapatılır da,  ruhu zarar gören çocuğunuzun ruh sağlığının telafisi yok. Televizyon başında büyüyen çocuklar, tek taraflı iletişime uzun süre maruz kalmaktan, sosyal hayatta kendilerini ifade edemiyorlar, dikkatlerini toplayamıyorlar ve saymaya kalksak sayfalar tutacak bir sürü yapamama durumu.

Son 1 yıldır hemen hemen hiç televizyon izlemiyorum. Bir şey kaybettiğimi de düşünmüyorum. Hala nefes alabiliyorum ve hala sağlıklıyım. Tersine neden bu kadar geç kaldım kapatmak için diye üzülüyorum boşa geçen zamanlarıma. Keşke izin verseydim, geçen senelerde eşimin “Televizyonu pencereden aşağıya atalım” teklifine. O zaman daha erken başlamış olurdum gerçekten yaşamaya. Onun parçalanmasını izlerdim, zihnimde açtığı yaralar ve benden çaldığı zamanlar yerine.

Evimizde hiç televizyon izlenmemesine rağmen eşimle yapacaklarımız konusunda zamanı yetiremiyoruz. Kitap, gazete okumak, heyecanla ve özenle seçtiğimiz filmleri izlemek, kendimizi geliştirmek üzere çalışmalar, sohbet edip çayımızı yudumlamak, fırsatını buldukça doğaya çıkmak, temiz havada yürüyüş yapmak boş zamanlarımızı süsleyen güzelliklerden. İhtiyacımız yok ki televizyon açmaya. O kadar bol zamanımız da yok zaten. Ayrıca hakkımız yok ki, masum minik meleğimizin saf ve temiz zihnini gereksiz ve faydasız onlarca şeyle doldurmaya. Televizyonun onun gelişimine zarar vereceğini, ileride ciddi kişilik sorunları yaşayacağını bile bile nasıl müsaade ederiz minik kızımızın bu zarara maruz kalmasına. Ayrıca Hürrem’in entrikalarını bilmemek, Fatmagül’ün suçunu öğrenmemek hiç bir şey eksiltmiyor ki hayatımızdan… Tartışma programları derseniz, reyting kaygısıyla birbirlerini nasıl yiyip bitireceğini düşünen adamların hayatımızda olmaması daha iyi. Haberlere gelince, yemek soframızda radyodan dinlemek daha keyifli, günlük gazetemizden haberleri okumak daha kolay ve eğlenceli.

Muhterem televizyon, çok bile kaldın, çık artık hayatımızdan…

Hayat Ne Zaman Başlar?

Kaç yaşında yaşamaya başladınız acaba? Peki şimdi kaç yaşındasınız? 40’ın altında mı yaşınız, üstünde mi? 40 yaş altı olanlar, “Daha çoook yılım var yaşanacak, ne acelem var ki?” diye düşünüyorsunuz belki de. 40 yaş üstü olanlara sormalı şimdi, nasıl geçti 40 yıl diye? Büyüklerden aldığım cevap “Göz açıp kapanıncaya kadar…” oluyor sıklıkla. “Hiç bir şey anlamadım ben bu hayattan.” diye de ekliyorlar ardından. Hayata anlam katması gereken engeller sayesinde, yorulup, pes edip çekilmez kıldığımız hayat, yaşanması imkansız hale geliyor. Nelere takılıp kalıyoruz ki hayatta, kaçıyor avucumuzun içinden yıllar. Ne yaşadığımızdan bir şey anlıyoruz, ne aldığımız soluğun farkına varıyoruz.

Hayatta hep bir engel var aşılması ve çözülmesi gereken. Kaçınılmaz, hayat bu, olacak zorluklar ve sıkıntılar elbette… Peki ya bizler farkında mıyız, kimi zaman kendimize, kimi zaman da “Koruyorum” dediğimiz sevdiklerimize hayatı  daha da zorlaştırdığımızın? Oysaki engeller üzerinden atlayabilmek için vardır ve hedefler hayatın akışını iyiye götürmek için olmalıdır hayatta.

Saatlerce nefesimizi tutup, “İstediğim şey olunca nefes almaya başlayacağım.” deme şansımız olmadığı gibi, hiçbir güzelliği erteleme lüksümüz de yoktur. Her yaşın güzelliği kendine hastır ve yaşanmazsa eğer insanın içinde büyük bir pişmanlıkla kalacaktır yıllar sonra fark edilmek üzere.

Peki siz gençler neyi bekliyorsunuz hayata başlamak için? Sınavların bitmesini mi? Peki ya hangi sınav SBS mi, YGS, LYS, yoksa KPSS’den hemen sonra mı? Ne zaman başlayacaksınız yaşamaya? “Annem, babam izin verirse ben yaşayacağım da, yaşatmıyorlar mı diyorsunuz?” Ya çocuklar kendilerini hırpalayacak kadar mükemmeliyetçi, ya anne-babalar.  Sınavlar bizim daha iyi bir geleceğe ulaşabilmemiz için bir araçken, amaç olmuş oturmuş hayatımızın tam ortasına. Mükemmelliği istemek güzel de, hangi insanoğlu ulaşabilmiş ki o mertebeye?

Anne babalar aralarında yarışır olmuş çocuklarının sınav sonu sıralamalarıyla. Eş dost meclisinde övünç kaynağı olmuş çocuklarının aldığı puanlar, peki ya olmuş da mutlu olabilmiş mi, haaa orası kimin umurunda? Çocukları onların yüzünü güldürsün de, o masum çocuk suratlar asılırsa asılsın ne yazar.

Sevgili hırslı anne, babalar çocuğunuzun da bir kapasitesi olduğunu ne zaman kabulleneceksiniz acaba? Zavallı çocuğunuzun çabaları arşa ulaşmış, ama sizin gözünüz bir türlü doymuyor. Bu tüketici hırsınıza bulduğunuz kılıf “ben çocuğumun mutluluğunu istiyorum.” oluyor hep. Kendinizi kandırdığınız yetmezmiş gibi, çevrenizi de kandırmaya çalışıyorsunuz da, çocuğunuzun yaşayamadığı güzelim gençlik yılları iki satır ders kitapları ile sınav pusulaları arasında harcanıp gidiyor da haberiniz yok. Komşunuzun kızından, arkadaşınızın oğlundan daha başarılı olmalı diye kahroluyorsunuz da, bu zehir olmuş hayatın içinde yitip giden çocuğunuzun suskun gözlerindeki feryadını duyun artık. Başarı zannettiğiniz yüksek puanlarla, büyük şehirde üniversite kazanmış olmak, mutlu olmak ile eşdeğer midir gerçekten? Belki de müzisyen olmayı istiyor zeki oğlunuz mühendis değil, doktorluk sizin hayaliniz olabilir de, öğretmen olmak istiyor güzel kızınız, farkında mısınız? Hiç sordunuz mu hayalini ya da çocuğunuz sizinle konuşmaya hiç cesaret edebildi mi? Yaşayamadığınız hayat, sizindi, bitti gitti…

Çekin ellerinizi çocuğunuzun hayallerinden. Bırakın yaşasınlar seçimlerinin sonucunu özgürce, hayallerince. Doğrusuyla yanlışıyla.“Biz çok sıkıntı çektik, onlar çekmesin.” mi gerekçeniz? Kozadan çıkmaya çalışan yavru kelebeğin hikayesini duymadınız mı hiç? “Koza içindeki hayatını tamamlayan kelebek,yumuşacık başıyla önce kozayı deler. O narin ve hassas vücudu ile kozada açtığı küçücük delikten dışarı çıkmaya çalışır. Ama bu çok da kolay olmaz. Çünkü delik küçük ve kelebeğin vücudu büyüktür. Yavru kelebek, önce kafasını, sonra vücudunu o incecik  delikten dışarı çıkartmak için mücadele eder. Rengarenk ve hassas kanatları “ha yırtıldı, ha yırtılacak” korkusu ile bir sağa bir sola yalpa yaparak dışarı  çıkmaya başlar. Eğer anne kelebek olarak yavru  kelebeğin bu kıvranışlarına üzülür ve “yavrum dışarı daha kolay çıksın” diye, deliği genişletirse kelebek bir ömür boyu uçamaz. Çünkü yavru kelebek, o daracık delikten çıkmaya çalışırken koza içinde, vücuduna bulaşmış bir sıvıyı da kanatlarından sıyırmaya çalışmaktadır.”*

Kendi çabalarıyla kanatlarını bu sıvıdan temizlemeden, ıslak yapışkan ve ağır kanatlarla ömür boyu uçamayacak olan kelebekler gibi, siz de yavrularınıza iyilik yapıyorum diye ellerini kollarını bağladığınızın farkında mısınız? Onlara yaşama fırsatı vermeden, nasıl öğrenebilirler hayatı?

Ya annesi babası hırstan uzak, her konuda akılcı ve destekçi davranmaya çalışmasına rağmen, mükemmeliyetçi davranan gençler, siz ne zaman hayattan keyif almaya başlayacaksınız?  Yaş 16,17,18,19… Hızlıca geçiyor hayat, bir daha geri gelmeyecek. Saatlerce çalışıyorsunuz da , bir saatçik ayıramıyor musunuz gökyüzündeki yıldızları seyretmeye? Açan çiçeklerin farkında mısınız bahar dallarında? Yazılılardan kaybettiğiniz puanları papatyalardan toplayıp taç yapın başınıza. Yanlış yapma hakkı tanıyın kendinize… Yeni doğan bebekleri izleyin. Yeni insanlar, yeni hayatlar tanıyın… Yeni kitaplar okuyun, yeni yerler gezin. Hayatın keyfi kazandığınız üniversitede başlamayacak. Hayat siz o yolda ilerlerken yaşadığınız bir serüven. İstediğiniz üniversitenin anfisinde otururken ulaşacağınız mutluluk eminim ki tarif edilemez olacak. Ama mutluluğu erteledikçe, ulaşılamaz olacak ve siz yetinemeyeceksiniz daha azıyla. Siz kovaladıkça o kaçacak sizden. Mutlulukları bozuk zeminlere oturtmak zor ve yorucudur. Sağlam basın siz adımlarınızı, tadına vararak geçin 10’ lu yaşlardan… Bütün saflığı ve masumiyetiyle yaşayın bugününüzü, acele etmeyin büyümek için. Topuklu ayakkabılarla yormayın dingin ayaklarınızı, yormayın fanatik hırslarla beyinlerinizi… Sonra 20’ler gelecek… Sonra hızla 30’lar, 40’lar ve daha sonrası belki var, belki yok. bilinmez ki işte takdir-i İlahi… Yıllar geçince diyeceksiniz ki ben ne zaman başladım hayata, daha hiç yaşamadım ki..

Bizler bu hayattaki 40 yılımızı, tabii ona da ömrümüz yeterse, pişmanlıklarla doldurmak üzere mi geldik bu dünyaya? Yıllar elimizin altında abaküs üstünde dizilmiş boncuklar mıdır ki, istediğimiz de sağa, istediğimiz de sola ayıralım, keyfe keder yeni baştan alıp tekrar tekrar sayalım? Hayır maalesef tekrarı yok hiçbir yaşın…

“Hayat kırkında Başlar” diyor sanatçı Esin Noyan 90’lı yıllarda söylediği şarkısında… Katılır mısınız bu görüşe? Ömrümüz 40’lı yaşlara ertelenecek kadar uzun mu acaba? Hepimizin farklı zamanlarında yaşadığı çıkmazı nasıl da bütünlük içinde anlatıyor şarkı, kulak vermek ister misiniz?

“Doğdum!

Ne annemi babamı

Ne yeri ne zamanı

Özgürce seçebildim,

Bebeklik yıllarımda

Mutlu olmadım asla.

Büyükler hayatı

Zehir ettiler bana.

Mamalar hakkındaki

Fikrimi sormadılar.

Oramı, buramı

Mıncıklayıp durdular.

 

Derken,

Okul çağına geldim.

Sevindi büyüklerim.

Bir kurt düştü içime, birden.

Hayatın tadı kaçtı.

Korkunç günler başladı.

Onbir yıl boyunca

Okul beni bunalttı.

 

Yıllarca hep ders çalış

Gece, gündüz, yaz ve kış.

Her sınav bir kabus,

Bitmek bilmez bir yarış.

Bir gün,

“okul bitti.” dediler.

Üstümden kalktı yükler.

Meğer çok yanılmışım, çöktüm.

 

Onsekiz yaş sevinci

Hiç de uzun sürmedi.

Çırpındım ben boşuna,

Hiç kimse aldırmadı.

“sus!” dediler “çok gençsin.”

“hayatı tanımazsın,

Tecrüben bile yok

Bir işe yaramazsın.”

 

Daha nefes almadan

Üniversite filan

Para yok, problem çok

Her gün başka imtihan

İş buldum, bulamadın.

Çok sevdin, alamadım.

Çılgın gibi bir koşu,

Bu işten ne anladım?

 

Geçti en güzel yıllar.

Hiç göz açtırmadılar.

Umudum kırıldı,

Beni çok yıprattılar.

Yetti!

Bir gün çok sinirlendim

Ve birden karar verdim.

Kurtuldum, rahatladım.

Bitti!

 

Şimdilik sağlıklısın.

Daha kaç yıl yaşarsın?

Tüketme kendini,

Sonra pişman olursun.

Yaşanacak çok şey var,

Hızla geçiyor yıllar.

Toparlan ve uyan

Bu fırsat nasıl kaçar?

 

Hayat kırkında başlar.

İnanın bana dostlar.

İnsan kırkından sonra

Gerçekten yaşar.”

Hayat kaygılarla tüketilemeyecek kadar değerli. Kimse sahip çıkmıyorsa bile sen sahip çıkmak zorundasın. 40’ından sonraya ömrümüz, sağlığımız yetecek mi bilinmez… Hadi soluğumuz 40’ına yetti diyelim, ya sonrası? Kocaman bir muamma. Sınav, ders, dert hepsi 10 yıl sonra bir hiç olacak hafızalarda.  ŞİMDİLİK hayattasın, “Şimdilik sağlıklısın, daha kaç yıl yaşarsın?

 

* Uzman Pedagog Adem Güneş, Çocuk Terbiyesinde Doğru Bilinen Yanlışlar,Sf 55

 

Neden Evleneyim Ki?

“Neden evleneyim ki?” diye sorular geliyor yakın çevremden. “Etrafımdaki evlilikler hep mutsuzken, evlenenler ayrılıyorken ben neden evleneyim?” diyor evlenme arifesindeki dostlarım.

Bu soruyu sorabilmek de zordur, buna cevap bulabilmek de.  Cesaret ister evlenme kararı almak elbette. Çünkü belli bir yaşa kadar yalnızsındır. Arkadaşlarınla gezip dolaşmış, eğlenmiş, kafana göre yaşamışsındır hayatını. Kimseye hesap verme ihtiyacı duymamışsındır. O zaman “Hayat böyle yalnız da  yaşanıyorsa bu yaştan sonra neden evleneyim?” diye düşünmeden edemez insan.

Evlenmek fazladan bir yük gibi gelirse insana tabii ki evlenmekten korkar ve şöyle der: “Bu yaşıma kadar hep yük çektim zaten omuzlarımda, bu yaştan sonra iki kişilik yükü neden taşıyayım?” Ama gerçek evlilik omuzlarındaki yükü paylaşabilmektir ve aynı zamanda hafifletebilmektir yanındakinin yükünü.

Evlenmek bir evi otel gibi kullanıp, dış dünyanın kahrını evde söndürmek değildir. “Yemek yapmak, temizlik yapmak zorunda kalacağım, eskiden tek kişilik bulaşık, çamaşır, yemekle uğraşırken şimdi ikiye katlanacak işler” diye düşünen insan tabii ki evlenmek istemez. Ama evliliğin anlamı bu değildir ki. Gezmek, eğlenmek, arkadaşlar, her şey bir yere kadar mutlu edebilir insanı. Belli bir yaşa geldikten sonra insan evinde, kapısını dış dünyanın keşmekeşine, telaşına, gürültüsüne kapatıp, evinde sakin ve huzur içerisinde olabilmenin hayalini kurar. Dizine yatıp uyuyabileceği, omzuna yatıp ağlayabileceği bir dostun sürekli onunla olduğunu bilmeye ihtiyaç duyar. Bilir ki herkes gitse de hep yanındadır o kişi, her an sıcaklığıyla, desteğiyle yanındadır, canındadır. İşte o yaş geçti mi evlenmek de zorlaşır, evlenmeden yaşamak da.

Eğer doğru kişiyi bulmuşsa insan kaçırmamalıdır fırsatı, hayat çok hızlı akıp gidiyor çünkü. Yıllar sonra yalnız ve gözü yaşlı halde kim kalmak ister? Cebinizi ve kasanızı paralarla doldurmuş, yatlar katlar almış bile olsanız, insan sahip olduğu varlık ve  güzellikleri yaşayacak birinin varlığını ister yanı başında. Ne güzel anlatıyor şarkı:

“Neyleyim köşkü sarayı

İçinde salınan yar olmayınca”

“Peki evlendiğimde mutlu olacağım kesin mi?” diye soruyor olabilirsiniz. Bir saniye sonra hayatta olup olmayacağımızın garantisi olmadığına göre, hiç kimsenin mutluluğunun garantisi de yoktur. Ama mutsuzluğunuzu da kimse garanti edemez. Hayatımızı garantilemeye çalışarak yaşayamayız zaten. Emin olayım da öyle evleneyim derseniz, asla evlenemezsiniz. Çünkü hayat riskleri göze alabilmekte saklıdır. Evlenmeden mutlu olabileceğimizin garantisi de yoktur, hatta yalnızlık insanı daha güçsüz kılar hayatın zorlukları karşısında. “Evlilik badem içine benzer, yemeden acı mı, tatlı mı bilinmez.” der Fontaine*. O bademi kıracak ve tadına bakacak yegane kişi sizsiniz, sadece kendiniz. Herkesin bademi farklıdır. Başkalarının “benim badem içim çok acı” deyişiyle, evliliğe küsüp, bütün bademlerin acı olduğunu düşünemezsiniz. Çoğu insan evliliklerini mahvedip, kendi kendilerine hayatı zehir ederken, pek tabii ki tatlı bademler de var, mutlu çiftler de.

Mutlu evliliklerin en temel özelliği, çiftlerin  iletişimi yaşantının merkezine oturtmalarıdır. Evlilikte en önemli faktör iletişim kurabilmektir. Tartışmalar, kavgalar kaçınılmazken, iletişimi kuvvetli olan çiftler her tartışma sonrası daha da sıkı bağlanırlar birbirlerine. Tartışmalarla daha da güçlendirirler iletişimlerini, çünkü bu tür durumlar birbirlerini daha iyi anlamalarını sağlar.

Günümüzün mutsuz çiftlerine sormak lazım. Gereken önemi ve özeni gösteriyorlar mı evlilikleri için? Bu günün çiftleri günlük programlarında değil tartışmak, konuşmaya bile zaman ayırmıyor. Karı koca koştura koştura işlerinden çıkıyorlar akşam vakti, hızlıca yeniyor akşam yemeği… Kadın işten gelmiş yorgun haliyle saatlerce yemek yaptığı yetmezmiş gibi mutfağı toplamaya koyuluyor, erkek bu sırada televizyon başına koşuyor programlanmış gibi. Kadın mutfak sonrasında  kendini yalnız ve yardımsız bırakan eşe sinirlenip diğer odaya geçiyor ve dizi izlerken uyuyup kalıyor, erkek maç izlerken sızıyor başka bir odada. Bir evde iki televizyona neden ihtiyaç duyar ki insan. Bir tanesi bile insanın en değerli zamanını çalıyorken, ikisinin yol açtığı bu faciaya bakar mısınız? Tartışmaya bile zaman yok. Sabahları da zar zor uyanıp, kahvaltı bile yapamadan evden fırlayan iki insan. Birbirlerine yabancı… Fanatiği olduğu takımın forvet oyuncusunu karısından daha iyi tanıyan bir erkek, dizide hayranı olduğu oyuncuyu kocasından daha iyi bilen bir kadın… Bunun adı evlilik mi sizce? Birbirini tanımayan insanlar, birbirlerini anlayabilir mi? Aynı yatakta bile yatsa bu iki kişi birbirlerinden habersiz değil midir?

İki insanı birbirinden ayıran mesafeyi şair Can Yücel şu dizeleriyle ne güzel ifade ediyor:

“En uzak mesafe ne Afrika’dır,

Ne Çin,

Ne Hindistan,

Ne seyyareler,

Ne de yıldızlı geceleri ışıldayan…

En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir

Birbirini anlamayan…”

Günümüz evliliklerinde her şeye zaman var, çalışmaya, uyumaya, yemeye, gezmeye… Ama eşinin gözlerine sevgi dolu bir bakış konduracak zaman yok. Eğer birbirinizin gözlerine bakmaya zaman ayırmayacaksanız, hiç evlenmeyin. Çünkü o zaman bu evlilik değil, eziyete dönüşür. Erkeğin evlilikten anladığı iyi yemek yapacak biriyle evlenip, karnını doyurmaksa, çok güzel ev yemekleri yapan lokantalar var. Her akşam istediği yemeği ısmarlayabilir, temizlik, çamaşır, ütüsü için ise bu işte usta firmalardan hizmet alabilir. Böylelikle rahatlıkla televizyon başında uzun zaman geçirebilir. Kadın alışveriş yapmaktan evine gelmeye fırsat bulamıyorsa, kocasının mutlu olması için sevdiği yemeği yapmaya bile tenezzül etmiyorsa, tabii ki bir anlamı kalmıyor evliliğin.

Eğer birbirinizin hayallerine merak duymayacaksanız, hiç evlenmeyin. İster aşk evliliği, ister görücü usulü olsun, birbirinizi hissedebilmeniz ve anlayabilmeniz güzel kılar birlikteliği. İnsan hissedemediği ve anlamaya gayret göstermediği kişiyi kabullenemez, kabullense bile gönülden sevemez.

Eğer birbirinizin kalbine dokunamayacaksanız hiç evlenmeyin. İnsan ilişkilerinde en büyük gerekliliklerden biri olan vicdan evlilikte de başrollerdedir. Kadın kan ter içinde, iki büklüm saatlerce temizlik yapacağım diye uğraşırken, erkek ayaklarını uzatıp yatabiliyorsa , hele bir de ikisi de işten gelmiş ve yorgun vaziyette iseler o zaman vicdan devreye girer. İnsan sokakta gördüğü, tanımadığı düşkün bir insana, hatta bazen zavallı durumdaki bir kediciğe bile acırken, nasıl olur da bir ömrü birlikte yaşamaya karar verdiği eşine bu haksızlığı reva görür. Nasıl olur da eşinin yorgunluğuyla yorulmaz insan, nasıl olur da kıyabilir aynı yastığa baş koyduğu eşine?

Evliliği yürütmek kolay değil elbette. Ama “Evlilik çok zormuş” deyip, bir kenara çekilmek çok yanlış, çünkü eğer hayat görüşlerinizde ciddi ayrılıklar yaşamıyorsanız, sevgi dolu bir yürekle çoğu sıkıntının üstesinden gelebilir insan. Evlilik emek, sabır, fedakarlık ve anlayış gerektiriyor. Ama tek taraflı değil, her zaman karşılıklı olmalı bu çaba.

Eğer  birbirinizin hayallerine en az kendinizinki kadar heyecan duyuyorsanız, gözlerine baktığınızda içiniz yanıp tutuşuyor, elini tuttuğunuzda kendinizi güvende hissedebiliyorsanız, ama en önemlisi konuşup, sohbet edebiliyorsanız hayatınızdaki insan doğru kişi demektir. Kaçırmayın!

 

*Jean de La Fontaine- Fransız şair ve yazar.

 

 

Hiç Yıldız Çaldınız Mı?

Hayal kurar mısınız? Ya hayallerinizin gerçek olmasının ümidini ne kadar taşırsınız?

Hayaller puslu bir gecede parlayan yıldızlar gibidir. Kimi zaman gözümüzü kapatıp, oraya bakmasak bile hep oldukları yerdedir onlar. Kaç gece uyur uyanırız, ama onlar geceye bağlanmış yıldızlar gibi asılı kalır hayatımızda. Biz istemediğimiz sürece çıkmazlar hayatımızdan, bizi asla terk etmezler, ancak biz kovarsak kaybolurlar gökyüzümüzden.

Çocuklukta hayallerse bir başkadır… uç uca eklenmiş rengarenk balonlardır gökyüzüne bıraktığınız… Görülemeyen ve bilinemeyen geleceklere uzanırlar minik avuçlardan. Meşguliyet daha az ve zihin daha berraktır o yaşlarda. Daha çok hayal kurulur, daha çok inanılır ve daha sıkı bağlanılır hayallere. Saf, deli  dolu ve coşkuluyuzdur. Çoktur heyecanımız ve hayata dair beklentilerimiz. Kimimiz kırmızı büyük tekerlekli bir kamyoneti olmasını istemiştir, kimimizse doktor olmayı… Örneğin ben resim defterlerimin son sayfalarını çeşit çeşit kıyafetler giydirdiğim kız resimleriyle süslemiştim; stilist olmaktı hayalim.

O zamanlar bol bol hayal kurardık ve gerçekleşmeyenlerin acısını unutmak kolaydı. Hemen ikna olur ve küçük sebeplerle mutlu olurdu minik yüreklerimiz. Kısa vadeli hayallerimizin olmadığını gördüğümüzde biraz ağlar, sızlar ama hemen yeni hayallerin kollarına bırakırdık kendimizi. Kimi hayallerimizin gerçekleşmesi içinse büyümemiz gerekiyordu. Zaten büyüyene kadar ne değişimlere maruz kalırdı  çocukluk düşlerimiz. Bu yüzden belki de o uzun mesafede hayallerimiz de  fazlalaşıyordu. O zamanlar gecelerimiz ışıl ışıldı; parlak ve hiçbir zaman sönmeyen o kocaman yıldızlarımız sayesinde.

Şimdi kimilerimiz için geceler zifiri karanlık. O kadar meşgulüz ki bugünün işleriyle, yarına ayıracak enerjimiz yok. Müthiş bir hızla yaşıyoruz günlerimizi, yastığa kafamızı koyar koymaz kapanıyor gözlerimiz ve gözümüzü açar açmaz fırlıyoruz yataktan. Zihnimiz uykuda bile dinlenemiyor. Hayal kurmayı çocukluk eğlencesi saydığımızdan belki de, bu tür işlerle uğraşacak vaktimiz olmadığına inanıyoruz. Oysa hayal kurmak bir zenginlik ve ne kadar çok hayalimiz varsa o kadar zenginiz demektir. Küçükken hayallerimiz çok ama gerçekleştirme imkanımız az iken, şimdi büyüdük ve belki de bütün gücün elimizde olduğunu bilmek  korkutuyor bizi. Hayaller sadece, çocukluğumuzun parlayan yıldızları değildir aslında, günümüz bilim dünyasının da ilgilendiği bir konudur. Bilim adamlarının yaptığı araştırma sonuçlarına göre; beyin gerçek ve hayali ayırt edemiyor. Yani siz hayalini kurduğunuz geleceği ne kadar detaylandırıp, ne kadar çok düşünürseniz, beyniniz de o kadar çok size bu konu ile ilgili yardım ediyor. Daha güçlü ve enerjik oluyorsunuz, çabalarınız daha hızlı sonuç veriyor. Bu sayede istediğinize ulaşabiliyorsunuz. Çünkü bedeni yönlendiren beyindir. Günümüzün en büyük gerçeklerinden biri beynimizi ne kadar iyi programlarsak o kadar iyi bir kılavuz olacaktır bedenimize.

Hayal kurabilmek aynı zamanda yaşadığımızın farkında olabilmektir. “İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar.” der Yahya Kemal*. Mark Twain* de şu sözüyle aynı düşünceyi destekler:“Düşlerinizi kovmayın, çünkü onlar gidince belki siz kalırsınız ama artık yaşamıyorsunuz demektir.”

Hayallerinizin karanlık gecelerinizi aydınlatan bir yıldız olduğunu düşünürseniz, zihninizi hayaller için rahatlıkla serbest bırakabilirsiniz. Bizler hayal kurmaktan çekiniriz çünkü hayal kırıklığına uğramaktan korkarız. Oysaki her zaman davranışlarımızın sonucunu yaşıyoruz. Eğer gerçekten istersek hayallerimizi yaşama lüksüne sahibiz. Hayalimizin gerçekleşememesi aslında bizim onu gerçekten istemeyişimizle ilgilidir. Tarih, hayal ettiğini çok isteyip de gerçekleştirenlerin hikayeleriyle doludur. Bu hikayelerden bir tanesi oldukça etkileyici:

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır.Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını ister hocası… Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.

Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi. Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi… İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir “0″ ve “Dersten sonra beni gör” uyarısı vardı. “Neden “0″ aldım?” diye merakla sordu hocasına, çocuk…

“Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal” dedi, hocası… “Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız.” ve ekledi: “Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.” Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü.Babasına danıştı.

“Oğlum” dedi babası “Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!.” Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına… “Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin.” dedi.. “Ben de hayallerimi.”

O orta iki öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı.

Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine “Bak” dedi, “Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. Öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. Allah’ tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın.”

Beyin imkansız görüneni bile gerçekleştirmeye muktedirdir. Yeter ki bizler istediklerimizi net ve ayrıntılı olarak belirleyebilelim. Sonrasında karşımızda  türlü fırsat kapıları açılacak ve  hayallerimizin sahip olduklarımıza dönüşmesine şaşırırken bulacağız kendimizi.

Hayal kurmaktan koktuğumuzdan bahsettim ancak, asıl korkulması gereken; hayal kurmak değil, hayal hırsızlığıdır. Dünyada her türlü zenginlik birtakım saldırılara uğramıştır zaman zaman. Hayal zenginliği de herkesin ulaşamadığı bir ayrıcalıkken; saldırılara uğraması kaçınılmazdır. Eğer karanlık gecelerinizi aydınlatan ışıl ışıl yıldızlarınız varsa, onlara sahip çıkın. Öyle sıkı sarılın ki, hiç bir güç onları söndüremesin. Hiç kimse çalıp alamasın yıldızlarınızı gökyüzünüzden.

Hayal kuranlardan ve hayalleri için çabalayan insanlardan olabilmek kolay değildir. Kimimiz için bu durum ulaşılamaz, kimimiz için de saçmalık olarak göründüğü için, pırıl pırıl gözlerle bize hayallerini anlatanlara, hemencecik gerçek dünyayı göstermek isteriz. Kimi zaman çocuğumuzdur hayallerine saygı duymadığımız bu kişi, kimi zaman en yakın dostumuz… Oysa hakkımız yok hiçbir gönlün hayal hırsızı olmaya. Bu hırsızlığın pişmanlığı da çok can yakıcıdır, ömür boyu inmez bu yük omuzlarımızdan. Çevremizde hayal kurabilen insanlar varsa şanslıyız demektir. Onların hayallerine saygı duyup, enerjilerinden güç almak ne büyük fırsattır görebilene.

“Hayal gücü, ruhun gözüdür.” der  Joubert*. Gözümüz kapalıyken bile hayaller sayesinde canlı kalır ruhumuz. Yaşayan gönüllerle hayal kurabilmek ve  hayallerine sahip çıkan yüreklere destek olabilmek ümidiyle…

 

*Yahya Kemal Beyatlı- Türk şair ve yazarı.

*Mark Twain- Amerikalı yazar.

*Joseph Joubert- Fransız deneme yazarı.

 

 

Tükenen Sermaye

“Vakit nakittir” derler. Oysaki vakit nakitten defalarca daha kıymetlidir.

Kazandığınız parayı bugün harcar, yarın yeniden kazanırsınız. İstediğiniz zaman borç verir, istediğiniz zaman da borç alırsınız. Oysaki harcanan zamanın geri dönüşü olmadığı gibi, “Benim vaktim kalmadı, bana biraz  borç zaman verir misin?” deme şansı da hiç kimsede yoktur. Eğer insanlar olarak birbirimizden zaman isteme hakkına sahip olsaydık, her birimiz beyhude geçen yıllarını geri kazanabilmek için birer zaman dilencisi olup çıkardık. Ne diller döker, ellerimizi açar birbirimizden zaman dilenirdik. Ama maalesef zamanın ne geri dönüşü var, ne de onu başkasından isteme şansımız.

Mesnevi’de bir hikayede şöyle anlatılır:

Bağdat’ta Ağustos sıcağı ortalığı yakıp kavurmaktaydı. Herkes, serinleyeceği gölge bir yer, ferahlatacak bir rüzgâr arıyordu. Çarşı-pazar kurulmuş, alışveriş başlamıştı.

Bu arada bir adam, yüksek dağların mağaralarından ge­tirdiği buzları satıyordu. Buz kalıpları eriyip ziyan olma­dan bir an önce onları satmalıydı. Gel gör ki, ekonomik durgunluk sebebiyle fazla buz satılmıyordu.

Öğle sıcağı bastırınca buzlar yavaş yavaş erimeye başla­dı. “Mal canın yongasıdır!” ya; tek sermayesi olan buzları­nın gözü önünde eridiğini görmek, adamın içini de eriti­yordu.

Erimenin hızlanmasıyla içi yanan adam şöyle bağırma­ya başladı: “Sermayesi sürekli tükenen bu fakirden buz alan yok mu?”

O sırada talebeleriyle oradan geçmekte olan büyük veli Cüneyd-i Bağdadî bu sözleri duyunca birden durdu ve ol­duğu yere çöktü. Başını ellerinin arasıma aldı. Talebeler te­laşlandılar ve “Ne oldu hocam?” diye sordular.

Cüneyd-i Bağdadî, “Şu adamın söylediklerine dikkat edin!” diyerek, buz satıcısının tarafına baktı. Adam, içinin yandığı sesinden belli olacak şekilde sürekli bağırıyordu: “Sermayesi tükenen buzcudan alışveriş yapan yok mu?”

Büyük veli talebelerine döndü:

“Bu sözler beni sarstı. Eriyenin sadece buzlar değil, aynı zamanda ömrüm olduğunu fark ettim. Sıcak, adamın maddî sermayesi olan buzları eritip tükettiği gibi, zaman da asıl sermayemiz olan ömrümüzü tüketiyor. Saniye sa­niye, dakika dakika ömür buzumuz eriyor, hissedebiliyor musunuz? Sahip olduğunuz en değerli sermaye ömürdür. Adamın buzlarının erimesine olduğu ka­dar, ömürlerinin boşa tükenmesine karşı içi sızlamayanlara yazıklar olsun…”

Peki bizler farkında mıyız acaba, sahip olduğumuz bu buzdan sermayenin? Herkese eşit dağıtılmış tek zenginlik: Zaman… Herkesin koskoca 24 saati var. Ne bir eksik ne de fazla. Hepimiz aynı zenginlikle uyanıyoruz her yeni sabaha, buzu eriyip tükenenler dışında…

Harcamak ne kadar da kolay, ama kaybedince anlıyoruz kıymetini… Ah çocukluğum, ah gençliğim diye yanıp tutuşuyoruz da, avucumuzun içinden eriyip tükeniyor ömrümüz farkında olmadan. Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini ve buzların erirken, gençliğimizi de eritip yanında götürdüğünü ancak eski fotoğraflara bakınca anlıyoruz.

Hayatınızı seviyorsanız zamanınızı boşa harcamayınız, çünkü zaman hayatın kendisidir.” der Benjamin Franklin. İş söz söylemeye gelince hayatı, yaşamayı her şeyden çok severiz de, gözümüzün önünde eriyip giden ömrümüzün seline kapılıp aktığımızın farkında değil miyiz?   Parayı pulu, açılmaz kasalar ardına saklayıp, servetimize sahip çıkışımızla övünürüz.

Ama asıl servetimiz  ZAMAN, hiçbir kasada saklanamayan, hızla eriyip, tükenen ve  akıp giden hayatımızdan…

 

 

 

 

Sana Bana Yeter

“Sana bana yeter artar bile dünya

Nedir bitmeyen kavga anlaşsak aramızda

İkimiz aynı yolda varlıkta ve yoklukta

Paylaşırsak herşeyi senin olur benim olan da

Tanrı zengin kul fakirse onları görür sen üzülme

Duayla sevgi birleşirse gözü yaşlı kalmazdı kimse…”

Ajda Pekkan’ın 90’lı yıllardan bir şarkısı çalındı kulağıma… Sözleri oldukça etkiledi beni, ne kadar güzel ve doğru bir yaklaşım. “Tanrı zengin kul fakirse…”

Sürekli olmayana odaklandığımız için, eksiklerimiz bir türlü bitip tükenmiyor. Her yeni gün bize binlerce zenginlik sunarken, hep fakirliğimizden yakınıyoruz. Oysa, her birimiz kendimize özgü verilmiş farklı bir hazineye sahibiz… Ama yine de bir türlü paylaşamıyoruz dünyayı, birimiz bir tarafından çekiyoruz, diğerimiz öbür yanından. İstesek sana bana ve herkese yetecek artacak bile bu dünya ama yetinemiyoruz.

Bir pazaryeri getiriyorum gözümün önüne, bir hastane yakınında yan yana bulunan eczaneler ve gözlükçüler ya da bir kuyumcular çarşısı… Yan yana aynı üründen satan onlarca insan ama hepsinin müşterisi ayrı, hepsinin kazancı ayrı ama Rızıklandıran’ı aynı.

Pazarda gezip dolaşıp fiyat sorar, en taze, en ucuz, en güzel karnabaharı, en yeşil maydanozu, en yıkanmamış havucu arar, sonunda bir satıcıda karar kılarız. Kimi zaman birden fazla tezgahta bütün bu aradığımız şartların eşit olduğunu görürüz ama ayaklarımız bunlardan bir tanesine gider. Hangisinde karar kılarız peki, acaba nedendir onu seçişimiz?

Kuyumcular, eczaneler ve gözlükçüler  de hep yan yanadır. Bir sebeple herhangi birini tercih ederiz. Tercih sebebimiz olabilecek çeşit, fiyat gibi kriterler aynıyken bile, içlerinden birinin kapısından girişimizin nedeni ne olabilir?

İşte bu durumda farkında olmadan, bizim dışımızda gelişen, ama bizim vesile kılındığımız  ilahi bir düzenin varlığı sayesinde içimizden gelen sese kulak verdiğimizi düşünürüm hep. Yüce Yaratıcı zengin, hem de dar zihnimizle tahayyül edemeyeceğimiz kadar çok zengin ve herkesi görüyor… O halde O her şeyi görüyorken, verdiği fakirliğin de, zenginliğinden bir anlamı olmalı. Bizi belli yerden almak ya da satmak üzere yönlendirişinin mutlaka bir nedeni olmalı.

O’nun zenginliğini unutup,  kendi kapımız içindeki müşterilerle yetinmeyip, karşı dükkana girip çıkanların derdine düşeriz. Hatta ellerindeki poşetlerde neler vardır, neler almışlar çok da merak ederiz. Durdurup aldıklarının fiyatını sorup, ben de daha ucuzdu diyecek kadar basitleşenimiz bile vardır kimi zaman.

Başkasının yaptığı, sattığı, aldığı ve kazandığı ile  ilgilenmektense kendimize dönebilmek lazım. Hani derler ya “Nasip ise gelir Hint’ten Yemen’den, nasip değil ise ne gelir elden.

Nasibimizi kısmetimizi çoğaltmak için muhakkak çaba göstermeli, temiz bir niyetle çalışmalı. Ama sonrası takdir-i ilahi.

Ozanlarımızdan Hodlu Noksani’nin de dizelerinde söylediği gibi:

Nasip kısmet ne verdiyse ezelden
Takdir mukaddere boyun eğmeli.

 

*Hodlu Noksani- Arvtin’in Hod köyünde doğmuş bir Türk halk ozanı.

 

 

 

Bu Bahar Temizliği Başka

Mart ayı geldi ve etrafı yeşiller sardı. Güneş paltosunu çıkardığından olsa gerek, artık daha çok ısıtıyor yeryüzünü. İnsan daha bir enerji dolu başlıyor güne bu sıralar. İşte tam temizlik zamanı… Bahar temizliği…

Ama bu temizlikte camları silip, perdeleri yıkamak, koltukları, halıları temizlemek yok. Bu temizlik başka temizlik… Kararan kalbimizi parlatıp, vicdanımızın tozunu almanın zamanı, bakıp da görmeyen gözlerimizi, duyup da anlamayan kulaklarımızı temizlemenin günü bugün.

Belki bu bahar yaşayacağımız en son bahar olacak, kim bilebilir ki? Temizlik için ne çok geç,  ne de çok erken… Dün artık yok, yarın belki de hiç gelmeyecek, ama bugün tam zamanı.

Hanımları pek çok konuda savunabilirim de bir konuda asla… Alma ve biriktirme hastalığına tutulmuşuz çoğumuz… Bazen çok ucuz bulup, bazen de bir gün lazım olur diye aldıklarımız ve evin ücra köşelerine yığıp, sakladığımız onlarca hatta tonlarca kıyafet… Bunların içinden kullanmadıklarımız bugün ihtiyacı olanların kullanması için el değiştirmeli belki de ne dersiniz? Biliyoruz ki daha zayıf olmamızı bekliyor pek çoğu. Kilo verebildiğimizi bile düşünsek, dolabımızda yıllarca bekleyen o kıyafetleri giymek yerine, bu büyük zayıflama sevincimizi yenilerini alarak kutlarız. Bu demektir ki bugün giymediklerimiz yarın da giyilmeyecek. O zaman bekletmemizin anlamı ne?

Aldığımız yeni giysilerle ne kadar da yenilenmiş görünüyoruz, ya her yenilikte eskiyen vicdanımız? Yardıma ihtiyacı olanların değil farkında olmak, yanından bile geçsek görmüyoruz, çünkü vitrin ışıkları gözlerimizi kamaştırıyor. Mağazaların albenisine kapılıp gidiyoruz. Şu zavallı halimize yine kendimiz acıyoruz, “Koskoca bir ay oldu hiçbir şey almadım üstüme” diye üzülüyoruz. Sıklıkla “Giyecek hiç bir şeyim yok” diye dert yanıyoruz. Varlıkta yokluk bizimkisi. Yardım deyince bu yoksul halimize güzel bir alışverişle yardım etmek geliyor aklımıza… Zavallı biz, gerçekten de yardıma ihtiyacımız var. İnsanlığımızı yeniden kazanmak için muhtacız en büyük yardıma…

Sürekli favori rengimiz değişiyor. Aldığımızın farklı renklerinden de birer tane sahip olabilmek için bahaneler üretiyoruz durmaksızın. “Bugünlerde kırmızıyı çok seviyorum”, “Mor kendimi daha iyi hissettiriyor bu mevsimde.” Diyerek, gardıroplarımızla birlikte üstümüz başımız da renklenip gökkuşağına dönüyor, ama zifiri karanlıklara boğuluyor kalplerimiz.

Belki bu bahar son bahar olacak yaşadığımız… Bırakın sehpaların üstü tozlu kalsın, camlardaki yağmur izlerinin kimseye bir zarar olmaz, halıdaki lekeler de bir süre daha bekleyebilir. Bu sefer temizliğe giymediklerimizi bir kenara ayırmakla başlayalım. En azından bir sene boyunca giymediğimiz her şeyi çıkaralım dolaptan. Kilo vereceğim diye beklettiklerimizi de ayıralım, emin olun ki onları hiçbir zaman ya giymeyecek ya da  giyemeyeceksiniz.

Mağazalarda kampanyalar, indirimler 365 gün sürerken, her güne alışveriş yapma zorunluluğu doğuruyor, bir hafta bir şey almadığımızda, gözümüze uyku girmiyor ve bu eksiği tamamlayabilmek için alışveriş mağazalarında fazla mesai yapıyoruz. Kimilerimiz mağazalarda çocuklarımızı kaybedecek kadar kendimizden geçiyoruz, parıltılı reyonlarda… Bitmek bilmeyen mesailerde zaman ve paramızı da kaybediyoruz ama asıl kaybettiğimiz kanaatkarlığımız.

Gittiğimiz altın günlerinde, gezmelerde en şık olmalıyız, en çok iltifatı toplamalıyız da, bu beğenilme arzusunun sınırı nerede? Şanımız yürüse gitse, giydiklerimiz, taktıklarımız, aldıklarımız dilden dile dolaşsa ne yazar? Ömrümüzün birkaç metrelik beyaz bir bez parçasında  son bulacağı gerçeğini hangi şöhret değiştirebilir. Bizi bugün giydiğimiz giysilerce değerlendirip iltifatlara boğan insanlar gerçekten  dost mudur ki, bizim için hayati önem taşıyor söyledikleri? Gerçek dostlar üzerimize çuval giydiğimizde bile, gözlerimize sıcacık bakabilenlerdir. Önemli olan bedenin üzerini saran renkli kumaşların şatafatındansa,  iç dünyamızdaki gönül zenginliği değil midir?

Biz bu diyardan bir gün göçüp gideceğiz, uzun yaşayanı olmuş da, burada temelli kalanı var mı tanıdığınız? Biriktirip de, tonlarca para harcayıp da, servet haline getirdiğimiz mal varlığımızı gardıroplarda saklayıp, kimselere vermeye kıyamadığımız o güzelim giysileri, biz terk-i diyar yaptığımızda gözü yaşlı ailemiz ihtiyacı olanlara dağıtacak. Ardımızdan dağıtılacağına, kendi ellerimizle ulaştırsak ihtiyaç sahiplerine, olmaz mı?

İşsiz bir babanın uykusuz gecelerine bir fener olsa dolap bekleyen kazaklarımız, aceleyle aldığımız ama aylardır giymediğimiz o yepyeni elbise, giydikleri üzerinde paralanan annenin gözlerini parlatan bir neşe olsa… Üçüncü paltomuzu gözden çıkartabilsek de, askıda bekleyeceğine, üşüyenlerin sırtını ısıtsa… Yarın uyandığımızda onlarcasının içinden bir çift ayakkabımız eksilse hayatımızdan, ne çıkar? Dolaplarımızda aylardır, hatta yıllardır nöbet tutan eşyaları artık özgür bırakma zamanı, aynı zamanda cömertliğimizi kurtarma zamanı hapsettiğimiz hücreden.

Ne mi olacak sonra? Kullanmadıklarımızı ayırıp, ihtiyacı olanlara ulaştırabildiğimizde kalbimizi boğan karanlık, vicdanımızın üzerine binmiş kalabalık kalkacak. Evimizin dolapları boşalıp, kullanmadığımız eşyalar eksilirken, asıl hafifleyen gönlümüz olacak. Denemeye var mısınız? Çok büyük bir yük kalkacak omuzlarınızdan.

Bu bahar hafiflemeye ne dersiniz? Mutlu edebilmek ve mutlu olabilmek için…

Dünya Mı Geçiyor Biz Mi?

 

“Akıp giden denizden yol alan gemidekiler kıyıdaki kamışlık gidiyor sanırlar.

Biz de şu dünyadan geçip gidiyoruz da, giderken dünya yürüyüp gidiyor sanıyoruz.”

 

Ne güzel anlatmış Hz. Mevlana, hayatın içinden geçip gidişimizi… “Günler çok çabuk geçiyor.” deriz de, farkında bile olmadan asıl geçen biziz bu dünyadan…

Hepimiz bu dünya sahnesinde birer figüranız. Bizden öncekilerin devam ettirdiği oyunda sahne alıyoruz şu an ve bizden sonrakiler de aynı rollere bürünüp devam ettirecekler oyunu… Geçmiştekilerin de giydiği aynı kostüm, bizden sonrakilerin de giyeceği üstümüzdekilerin aynısı… Aynı replik tekrarlanmış yıllar öncesinde, yıllar sonra da şimdikilerin aynısı dolaşacak dillerde…

Sahip olduğumuz her şey kalacak ardımızda, yanımızda gelecek yok… Hani derler ya, kefenin cebi yok… Ne kadar pahalı elbiselerimiz de olsa, bizden sonra başkaları taşıyacak üstünde… Para dersek; bugün bizde, yarın başkasında olacak bir kağıt parçası… Zaten hep aynı kâğıt değil mi dolanıp duran orta yerde?

İlkbaharda yeşerip, sonbaharda sararan yapraklar gibiyiz… Önce kupkuru dallarda filizleniyor, büyüyor, gelişiyor ama nihayetinde sararıp kuruyoruz… Sonra da düşüyoruz dalımızdan… Hızlıca gelip geçiyoruz bu hayattan… Ama ağaç küsmüyor yaşamaya, baharda yeni yapraklara açıyor kollarını… Düşen yapraklar toprak olup giderken, boş kalmıyor dallar. Bizden önce buralarda yaşandı, bizden sonra da hayat devam edecek.

Doğduk bir gün bir yerlerde, çığlık çığlık ağlamalarımız inletti ortalığı, sonra göbek bağımız kesildi annemizden, hayata bağlandık  sıkı sıkıya… Bebek olduk hepimiz, çocuk olduk, genç, orta yaşlı, yaşlı…  Kimimiz abla, abi; kimimiz anne, baba; kimimiz dede, nine… Ama sonuçta hepimizin başlangıç noktası ve bitiş noktası hep aynı…

Bir daire çiziyoruz kendi etrafımızda, yaşadığımız ölçüde genişliyor bu daire. Ağaç kütüklerindeki yaş halkaları gibi… Yaşamamızda yaptığımız her şey  halkanın içine dâhil oluyor, yetişemediklerimiz ise dışarıda kalmaya mahkûm.

Nihayetinde  başladığımız yere döneceksek hepimiz,  önemli olan dairemizin içini güzel yaşanmışlıklarla doldurmak değil midir? Hem de biran önce… Dairemizin çizgisi başlangıç noktasına kavuşmadan, bu dünyadaki seyahatimiz tamamlanmadan… Çünkü hızla geçiyoruz ve göçüyoruz bu diyardan.

 

Dinmeyen Susuzluğumuz

“Dünya malı deniz suyu gibidir, içenin susuzluğu artar.” diyor büyük mutasavvıf Muhyiddin-i Arabi.

İçtikçe içiyor, daha çok susuyoruz ve tekrar  tekrar içiyor ama bir türlü doyamıyoruz. Aç gözlülüğümüzün verdiği fakirlik payesi sayesinde sürekli susuzuz. Doymadıkça içmek için daha da hırslanıyor, içtikçe daha çok susuyoruz.

Hepimiz insanız ve insanın aç gözünü doyuracak tek şeyin toprak olduğu gerçeği bu denli aşikarken, sürekli daha fazlasını elde etme arayışının esaretinden bir türlü kurtulamıyoruz.  Kazancımız ikiye katladığında bile kendimizi hep daha fazlasını kazananlarla mukayese edip, yine fakirlikten dem vuruyor, halimize ver yansın ediyoruz. Hep daha fazlası olmalı derken, aslında hırsımıza yenik düşüyoruz.

Bu devirde ev sahibi olup, kira ödemek zorunda olmamak kolay bulunmaz bir zenginlikken, en yakınımızın aldığı evin bizimkinden daha yeni ve büyük olduğunu görünce bir anda kendimizi fakir sayıyoruz. Daha iyi bir eve sahip olamadığımıza hayıflanıp, acıyoruz şükredilecek halimize. Peki, küçük ve eski evi olanlar kendisini fakir sayarsa, evsiz barksız kalıp, sokakta yaşamak zorunda olanlar ne yapsın?

Hayat bu denli sınırlıyken bizler zaten hiçbir zaman her şeye sahip olamayacağız ki… En son model arabayı satın alsak da hep daha farklısı, daha iyisi, daha yenisi çıkacak karşımıza…

Bu derin susuzluk bizim içimizdeyse, neyle kanar ki insan bu hayatta? Yağmur olup yağsa üstümüze mal mülk, bu sefer de damlaların küçüklüğünden şikayet edecek susuz yanımız.

“Mal sahibi mülk sahibi,

Hani bunun ilk sahibi?

Mal da yalan mülk de yalan

Var biraz da sen oyalan.”

Yunus Emre’nin dizelerinde söylediği gibi, bu dünyada sahip olduğumuz bütün varlıklar gelip geçici iken, dünyayı bu kadar sahiplenişimiz neden?  Dünya bir oyun parkı ve elimizde küçük  küçük oyuncaklar, oynuyoruz, bir o yana bir bu yana koşturarak… Bütün oyuncakları avuçlarına sığdırmaya çalışan, ama hepsini küçücük elleri arasında tutamayıp, hırslanan, hırçınlaşıp ağlayan bir çocuk gibiyiz. İnsanız ve kabul etsek de etmesek de sınırlıyız işte.  Zaten her şeye sahip olabilsek bile, sonuçta bu hayat bir oyun… Oyunun bittiği gün, herkesin eli bomboş kalacak..

Bu açıdan Harge’in şu sözü oldukça manidardır: “Zenginlik, kendisine sahip olana ya hizmet eder ya da hükmeder.”

Her gün servetimize yenilerini eklemenin, yatlar, katlar sahibi olmanın hayallerini kuran bizler, zenginliğin hükmettiği birer köle haline mi geliyoruz farkında olmadan?

Günümüz yaşam koşullarında tüketim sektörünün birer  parçası oluyoruz. Tüketerek daha çok zengin, daha çok mutlu olacağımız söyleniyor pazarlama kanallarınca. Ama aslında bilinmiyor ki Allah insanları almakla değil vermekle mutlu olacak şekilde yaratmış.  Bu nedenledir ki sürekli alanlar varlıklı olsalar bile tam mutluluğa ulaşamıyor.

Bu doyumsuz mizacımızla mutluluk diye çırpınıyorken, içimize biraz olsun su serpmenin ve susuzluğumuzu azaltmanın yegane yolu, sahip olduğumuz insani güzelliklerin farkında olmak belki de… Mutluluk mutlu edebilmekte gizli, asıl zenginlik gülümsetebildiğimiz yüz sayısı… Tapuların çokluğu, cüzdanların doluluğu ise “bir varmış  bir yokmuş” la başlayan bir masal sadece.

 

Polyanna’nın Suçu Ne?

Pozitif olmak çok zor bu devirde…

Neden mi? Çünkü pozitif olmaya çalışırsın, “Bu kadar da olmaz be kardeşim!” derler. Her şeye rağmen, yaşananların iyi tarafını bulmaya çalışırsın, “Tam bir Pollyanna’sın sen.” diye alay ederler. Hep huysuz, sinirli, her şeyden şikayet eden bir insan olmalısın ki, herkes gibi asık suratlı davranıp, herkes tarafından kabul görebilesin… Sivri dilli,  herkesin korktuğu insan olmak en temel başarıdır da, Polyanna’ya benzemek hep suçtur.

Keşke hepimiz birer Pollyanna olabilsek… Ünlü kadın romancı Eleanor Porter’ın kitaplarında Poli Anna (Türkçe’de Pollyanna) karakteri olarak anlattığı kız, küçük yaşta yaşadığı kayıplara rağmen, hayatın iyi tarafını görmeye çalışan biri… Günümüzde iyimserliğini kaybedip, depresif günler geçirdiğinde hangi psikologa gitsem diye kara kara düşünenlerin sayısı gittikçe artıyorsa, herkes birer Pollyanna olabilmeye çalışıyor demektir. Buna rağmen, iyimser olmaya çalışanların ise hemen hevesleri, yaşama sevinçleri kırılıverir. Bu heves kırıcı insanlar, her şeyden şikayet edip, sürekli sızlanırlar ve her şeyi eleştirirler. Sürekli olumsuzluklara odaklandıkları için, çevrelerinde iyi ve güzel şeyler görmeye tahammülleri yoktur.

Gülmekten bahsetmeye çalışırsın, “Zam zam zam herşeye zam, ama maaşa zam yok… Nasıl gülelim?” derler. Tamam gülmeyelim hep birlikte ağlayalım o zaman, faydası olacaksa… Çözecekse sıkıntıları her gece yatmadan, sabah kalkınca ve her yemekten sonra sinirlenelim bu hayata… Günde iki kez aç karna 2’ şer damla gözyaşı, sabahları tok karna bir büyük öfke krizi… Hadi bakalım, hep birlikte uygulayalım, bakalım hangi soruna çözüm olacak bu reçete? Hangi dertliye derman olacak?

Hayat bize her zaman istediklerimizi sunmuyor. Ama o zaman sunduklarına razı olmak gerekiyor ki mutlu yaşayabilelim. Değiştirebileceğimiz durumlardan bahsetmiyorum, elimizden ne geliyorsa yapmalı yaşantımızı daha iyi hale getirebilmek için. Ama yok eğer değiştiremiyorsak, dışımızda gelişen olaylarsa bizi sıkıntıya sokanlar, o halde kabulleneceksin o durumla yaşamayı.

Bir Çinli atasözünde şöyle diyor:

“Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirme gücü ver. Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmemi sağla. İkisini ayırt edebilmem için de akıl ver.”

Her şeye zam ama paran yetmiyorsa, gidip daha iyi bir iş bulup, daha çok para kazanacaksın. Haa yok aynı iş, ama daha çok para, daha az maddi sıkıntı diyorsan, o zaman da harcamanı kısacaksın… Sigara parandan fedakarlık edeceksin mesela… Yoksa “Hem şoför mahalli hem  beş kuruş.” la olmuyor, oturduğun yerde sana türlü fırsatlar sunmuyor bu dünya.

Pozitif olmalı derken, cenaze evlerinde zil takıp oynamaktan, herkes sinir krizleri geçirirken sürekli gülüyor olmaktan bahsetmiyorum. Pembe gözlükler takıp, her yeri pembe bulutlardan ibaret sayalım da demiyorum.  Bulutlar kimi zaman gri, kimi zaman simsiyah, ama kimi zaman da pamuk gibi bembeyaz… Her zaman hava güneşli değil, kabul ediyorum, ama her zaman zifiri karanlık da değil… Güzellikleri görmesini bilmek lazım… Bu iş güç kaygısında nasıl güzellik görelim diyorsanız, bir gün mide spazmı, yüksek tansiyon, kalp krizi derken, işiniz gücünüz son bulmak zorunda kaldığında, bir hastane odasında yatarken bunu yapmak eminim çok daha zor olacak.

Hiçbir şey sağlığımızdan ve pozitif bakış açımızdan daha kıymetli değil… Sağlığımızı zedeleyen ve pozitifliğimizi engelleyen ne varsa bir bir çıkarmalı hayatımızdan. Bu bir iş, bir arkadaş, belki de kendi huylarımız olabiliyor kimi zaman.

Pozitif olmak bir yaşam biçimi… Düşünce şekli… Hayata bakış tarzı… Nasıl görmek istiyorsanız öyle görüyorsunuz dünyayı. Güzeli görebilmek için  baktığımız açıyı değiştirmek yetecek sadece…

İki mahkum, yağmur sonrası demirlerin arasındaki küçük pencereden dışarı bakar.

Biri der ki “Öf her taraf vıcık vıcık çamur oldu!”

Diğeri der ki “Kaldır kafanı bak gök kuşağı çıktı rengarenk!”

Bir Pollyanna olamayabilirsiniz, olmak istemiyor da olabilirsiniz. Ama bu her şeye rağmen pozitif olmaya çalışan insanlara çelme takmanız anlamına gelmez. Siz sürekli şikayetleriniz ve negatifliklerinizle sızlanmaya devam ederken, hayatı hem kendinize hem de çevrenize zehir ediyorsunuz. Yaşama biçimi herkesin kendi tercihi de bir türlü çözemediğim konu:

Polyanna’nın suçu ne?

 

Bu Yolda Yalnızsınız Hanımlar

Günümüzde araba kullanmak zor, hele kadınsanız çok daha zor…

Kadın erkek eşit olmalı deyip, klasik feminist edebiyatı yapmayacağım. Feminist değilim, zaten kadınlar her zaman daha üstün kanaatimce. Bu yüzden trafikte uğranılan haksızlıkları kabullenemiyorum.

Direksiyonun başına geçersiniz bütün cesaretinizi toplayıp, hemen kırıverirler cesaretinizi… Hem de en yakınınız başlar size yapamazsın demeye… Ya eşinizdir, ya babanız, ya da abiniz… Eee o zaman el alem ne yapmaz ki? Trafikte sıkıştıranı mı ararsınız, sözlü olarak taciz edenleri mi, arşa yükselen “Ee bayan ne de olsa!” cümlelerini mi?

Bayan olmak araba kullanmak için her zaman bir dezavantajdır. Büyük bir yenilgiyle başlarsınız bu yola, en az 5-0. Çünkü erkekler çocuk yaşta babalarının arabalarını kaçırıp, arkadaşlarıyla doyasıya öğrenecek fırsata sahip olurlarken, kızlar evde taze fasulye ve arpa şehriyeli pirinç pilavı yapmayı öğreniyordur. Zaten bunun dışında yapacakların “Kız kısmı hanım hanımcık oturur, çok gezmez.”, “Çok gezenin ayağına çamur bulaşır.” sözleriyle sekteye uğrar.

Yaşın ilerler. En iyi öğrenme çağlarını zaten çoktan geçmişsindir. Lise, üniversite çağına gelirsin, yaşın onsekizi geçince bir ehliyet kursuna gidersin ve alırsın sonunda bir ehliyet. Cüzdanında çok havalı durur, uzun yıllar bekler. Evlenirsin ve dersin ki ne kadar anlayışlı bir kocam var, bana mutlaka öğretir, beni seviyor, ondan iyi hoca mı olur?

O gün çok mutlu ve heyecanlısındır, birlikte binersiniz arabaya… İlk kez bindiğin arabada; direksiyonu tutarken aynı anda sinyal veremezsin, Allah Allah… Nasıl olur da frene basacağın ayağınla debriyaja basarsın, olur olmaz yerlerde nasıl da stop edersin?!  Aaa nerde o beni seven adam, nerde anlayış, hoşgörü? Hayallerinle birlikte hepsi bir anda kaybolup gitmiştir ve asıl trafik canavarı o an yan koltukta oturan, suratı kıpkırmızı kesilmiş, sinir nöbeti geçiren  kişidir. Sanki kendisi annesinin karnından çıkarken elinde direksiyon, ayağı debriyajda, dördüncü viteste gelmiştir dünyaya… Bir türlü tanıyamazsın yanındakini… Ne senden ona öğrenci olur, ne de ondan sana öğretmen… Acı gerçeği anlarsın sonunda: “Bu yolda yalnızsınız hanımlar!” Ya şehir içi direksiyon hocası tutup, parasıyla öğreneceksiniz, tonlarca parayı alan hoca size gıkını çıkartamaz. Ya da atlayıp arabaya, kendi başınıza caddelerde dura kalka öğreneceksiniz, tabii kulaklarınızı çok bilmişlerin bütün kornalarına tıkayarak.

Ben ikinci yolu seçenlerdenim. Bu zor ama keyifli araba kullanma serüvenimden işte bir anı..

Heyecan içinde işe arabayla gittiğim ilk gün, iş dönüşünde gaza basıyorum ama araba hızlanmıyor. Sağa çekip lastikleri kontrol ettim, ne göreyim? Yakınlarda benzin istasyonunun bile olmadığı bir yolda patlamış ve jantlara kadar inmiş bir ön lastik… Fark edince durdum ve düşünmeye başladım bu durumda ne yapılacağını… Acil durumlarda arayacağınız kişiler ne hikmetse böyle zamanlarda bir türlü açmazlar telefonlarını… Artık iş sadece dualara kalmıştı ve oturup Allah’ tan yardım beklemeye başladım. O an anladım ki Allah’ın yol yardımı, 155 polis arabasıydı ve polis amcalar durdu yanımda.

Yedek lastiğin nerde olduğunu sordular, bilmediğimi söyledim. “Kadınlar böyle zaten, hem bilmezsiniz hem yola çıkarsınız.” cümlelerine sadece kibarca gülümsedim.. Patlamış lastiğin başına geçti bu iki polis amca, önce biri denedi, olmadı. Sonra öteki denedi, yine yapamadı. Kan ter içinde kaldılar ama eski lastiği yerinden çıkaramadılar ki yeniyi takabilsinler. Yoldan geçen en az üç arabayı durdurdular. Bu sürücülerden biri işten anlıyormuş ki, söküverdi tekeri yerinden. O an, “ Trafiğe çıkmak için erkek olmak da yetmiyormuş, değil mi?” demek istedim ama diyemedim.

Bunca ön yargıya, engellemeye, bunca cesaret kırıcı davranışa rağmen araba kullanabilen bütün hanımları kutlamak gerek. Çünkü erkeklerden en az 10-15 yıl sonra geçiyorlar direksiyon başına… Bu yüzden erkeklerden çok daha becerikli ve cesaretliler.

Zamana Musluk Takmalıyım

İşe gidip koşuşturan da, evde oturan da, genci de yaşlısı da herkes aynı şeyi söylüyor. “Zaman çok hızlı akıp gidiyor”. “Eskiden böyle değildi” diyor büyükler. “Ahir zaman işte çabuk geçiyor.” diye de ekliyorlar.

Sabah erken kalktığımda bile nasıl akşam olmuş anlamıyorum. Akşam ise uykum gelmesin diye gözümü açık tutmaya çalışıyorum ama nafile… Bir bakmışım uyumuşum ve sabah olmuş. Yapacak çok şey bekliyor, bilmediğim çok şey var, okunacak çok kitap birikti, günlük gazetelerin haberleri sürekli bayatlıyor… Eee gönül yatıp saatlerce uyumak istiyor. Yetmiyor saatler… Bir çözüm bulmalıyım bu işe…

Evet sanırım buldum bir yolunu… Hayat çok hızlı ve mahalle çeşmesi gibi sürekli akıyorsa,  su gibi akıp giden bu zamana bir musluk takmalıyım…

Bir tesisatçı mı çağırsam acaba? Vestiyerin çekmecesinde arka sokaktaki tesisatçı amcanın telefon numarası olacaktı.

Yok yok kendim halletmeliyim bu işi. Bir musluk bulmalıyım, bir de  İngiliz anahtarı… Gerisi kolay olmalı…

Kaç yaşıma geldim artık. Tamam anladık içinde hala balonlar için deli olan, eline yüzüne pamuk şeker bulaşmış haylaz çocuk ip atlıyor. Ama yaşın gençliğin son basamaklarına doğru ilerliyor… Adım adım mı? Hayır maalesef, yürüyen merdivenlerle, hatta asansörle, en  hızlısından… Yapılacaklar listesine sürekli yeni maddeler eklenirken, kitaplığın dolup taşmasına rağmen okunanların sayısı değişmezken, yaş ilerliyor hızla, tükeniyor ömür…

Deniyorum evet, işte musluk, İngiliz anahtarı… Olmuyor, musluk takılmıyor bu zamana, musluğu da alıp götürüyor beraberinde… Tazyikli bir su gibi adeta… Takamıyorum  musluğu, tutamıyorum zamanı, avuçlarımdan kayıp gidiyor…

Oysa ne güzel olurdu yapabilseydim. Uyurken kapatırdım çeşmemi, hiç boşa akmazdı zamanım, saatlerce televizyon izlerdim ve hiç eksilmezdi saatler. Kızgınlıklarımda, alınganlıklarımda kapatır, sadece mutluluklarımda ve sadece iyi  şeyler yapacağımda açardım. Sevdiklerimle birlikteyken, kitap okurken açık olurdu musluğum mesela, sonra kapatırdım sımsıkı, boş otururken zamanımı hiç ama hiç akıtmazdım.

Ama denedim işte, olmuyor. Yapamayacağıma göre, zamana musluk takıp keyfimce durduramayacağıma göre, ona uyup birlikte akıp gidebilmem lazım… Geriye dönmek istemeyeceğim şekilde yaşamalı, ah boşa aktı zamanım demeyeceğim şekilde değerlendirmeliyim.  Keşkeler, pişmanlıklar faydasız… Zaman hızla akıp gidiyor ve ben çok istesem de, bir türlü tutamıyorum zamanı.

Tatlı Yer Misiniz?

“Tatlı yer misiniz?” sorusuna kimse kolay kolay hayır demez. Ama sıra tatlı sunmaya gelince durum değişir.

Tatlı dil böylesi bir şeydir işte… Herkes güzel sözler duymak ister, güzel ricalar, sayısız iltifatlar… Ama sıra söylemeye gelince konuşma özgürlüğü savunucusu kesilmek kolaydır; emirler, hakaretler kolaylıkla savrulur dudaklardan… Üzerinize giydiğiniz kıyafetin yakışması hakkında en güzel yorumları duymayı beklersiniz, ama başkasında bir güzellik gördüğünüzde bunu ona dile getirmeye hiç lüzum görmezsiniz. Tatlı yemek her zaman daha kolay gelir,  ikram etmekten.

Kimilerince hazır cevaplılık  sanılan hiçbir lafın altında kalmamak meziyetten sayılır. Size söylenen kötü sözlere aynı şiddetle karşılık vermezseniz altta kalmakla suçlanırsınız. Oysa ki asıl insanlık, karşındaki kişi saygıyı hak etmese bile, içinden nice nahoş cümlelerle ona cevap vermek geçse de, susabilmekte ve en ağır tahrike rağmen kendimize olan saygımızı kaybetmemektedir.

Sivri dilli olmak kolaydır. Ama siz dilinizle can yakmaya alışmışsanız, yanınızdakiler mecburen yanınızdadır. İlk fırsatta kaçacak ve bir daha yakınınıza uğramayacaklardır. Güzel Anadolu’ muzda böyle insanlara  “Sözleri bir okka balla yutulmaz.” derler.  Bir de ağzından bal damlayanlar vardır ki işte bu insanlar aranan dostlardır.

Dil kolaylıkla tat değiştirir. İsterseniz onu çayınıza şeker diye katıp, misafirlerinize en mükemmel ikram yaparsınız, isterseniz onunla  karşınızdakini etkisiz hale getirecek en kuvvetli zehiri yapıp, yıkımlara yol açan etkilerini naklen izlersiniz. Ama bilmelisiniz ki bu zehirin panzehiri yoktur. Bir kez girdi mi damarlara, imkansızdır artık geriye dönmek. Laf ağızdan bir kere çıkar derler ya, artık bin kere pişman olsanız da  faydasızdır.

İngilizce, Almanca gibi dilleri öğrenmek için yıllarımızı verir, tonlarca para harcarız… Oysa en hakiki dil tatlı dildir ve öğrenmeye gerek olmayan yegane dil… İnsan en saf, en tatlı haliyle doğuyor çünkü.. Tatlı dilli olmayan bir bebek tanıdınız mı hiç? Ne kadar masum, ne kadar sevimlidir insan yavrusu.. Ama büyüyene kadar paslanıyor tatlı diller…

Meşhur bir Ezop masalı vardır:

“Varlıklı, bilgili ve zarif efendilerden biri birkaç günlüğüne dostlarını konağına çağırır. Zengin sofralar kurup engin sohbetler etmektir niyeti. Kahyasına tembih eder:

- Haydi göreyim seni, koştur pazara, dünyanın en tatlı şeylerinden misafirlerime şöyle mükellef bir sofra kurdurt.

Kahya gider. Ama pazara uğramak yerine kasaba uğrar. Bütün misafirlere yetecek miktarda dil alıp aşçılara emirler yağdırır. Akşam misafirler iştahla otururlar sofranın başına. Evvela bir dil çorbası gelir. Nefis!.. Ardından bir dil haşlaması. Âlâ!.. Bir dil söğüş. Eh!.. Ara sıcak niyetine dil ızgara… Derken misafirlerde homurdanmalar başlar. Beklerler ki şöyle yağlılardan, pilavlardan, baklava ve revanilerden tepsiler gelsin. Ne mümkün!… Ardından bir dil kızartma konulur önlerine. Konak sahibi artık tahammül edemez ve kahyasını çağırtıp öfkesini tokat edip yüzüne vurur:

- Bre ben sana pazardan en tatlı şeyleri al demedim mi?

- Evet efendimiz ben de aynen sizin emrinizi yerine getirdim. Dünyada dilden daha âlâ ve tatlı ne tasavvur olunabilir? Marifet ve ilmin anahtarı, mutluluğun ve saadetin başlangıcı o değil midir? Gönüller onunla şen, bilgiler onunla ruşen olmazlar mı? Anlaşmazlıkları çözen de o, adaleti bildiren de!.. O kadar kutsal ki, ibadetler onunla yapılıyor…

Ağa, duyduklarına cevap veremez ama yine de konuklarına mahcup olmamak için haykırır:

- Pekala madem dediğin gibidir, o halde yarın pazara gidip bu sefer en fena yiyeceklerden bir sofra hazırlat bize. Bakalım görelim.

Kahya ertesi gün yine kasaba uğrar, yine aynı yemekleri hazırlatır. Sofraya oturanlar aynı sıra ile başlarlar: Dil çorbası, dil haşlama, dil söğüş… Ve elbette yine aynı sorgu sual. Kahyanın cevabı ibretliktir:

- Efendimiz, emin olunuz emrinizi ayniyle yerine getirmek için bu yemekleri hazırlattım. En fena yiyeceklerden istemiştiniz; Allah aşkına dünyada dilden daha fenasını kim tasavvur edebilir?!.. Bütün kötülüklerin, bütün belaların, bütün kavgaların sebebi bu değil mi? Kim yalanın ve iftiranın güzel olduğunu söyleyebilir; kim, riya ve dalkavukluğun yararından bahsedebilir?!.. Bütün bu fenalıkları dil yaptıktan sonra hangi azık dilden daha kötü olabilir ki?!..

Misafirlerin hepsi o gün sofradan bir dimağ lezzetiyle kalkmışlar ve kahyayı sohbet halkasına dahil etmişler.”

Bizimle konuşan herkesin tatlı dilli olmasını bekleyen bizler, hiç baktık mı kendi ağzımızdan çıkan cümlelerin tadına? Marifet  güzellikleri duyabilmekten çok sunabilmektedir.

 

Kalabalığımdaki Yalnız

Çocukluğumun en dolu, en huzurlu ve en kalabalık yıllarında bir Fadime Teyzem vardı. Benim kalabalığımda yapayalnız, kendi kalabalığından da itilmiş… Etrafının fakirliğine inat zengin yürekli, gönlü zengin teyzem. Nereden bulmuştum onu, nasıl çıkmıştı karşıma hatırlayamayacağım kadar uzaklaştı benden mazideki o günlerim.

O dünya güzeli gözlerinin  bilip tanıyamadığı bir evi vardı, köhne ve soğuk… Küçük bir sobası, içinde odunları ve üşüdüğünde kibriti çakıp küçük odasını ısıtan çilekeş elleri, yatağı, minderi ve o… Daha ötesi kazınmamış zihnime, beyaz yazması arkasındaki, görmeyen iki güzel gözü dışında… Bir de mutfağı vardı derme çatma, bir gün gelip düzenleyip temizlemeyi hiç akıl edemediğim karışık bir mutfak, soğuk ve karanlık. Ama belli ki düzensizlikte bir düzeni vardı. Gözü olmuştu elleri ve aradığını çabucak buluverirdi.

Fadime Teyzem bir anneydi, bir anneanneydi, bir babaanneydi. Bu kadar çok anneydi ki o karanlık ve soğuk evdeki çaresiz yalnızlığını hiç anlayamamıştı dar zihnim.

Sıcak evimizdeki anneciğim yaptığı yemeklerin tencerelerinden annemle tabaklara koyduklarımızı, koşar adım götürürdüm sofrasına, “Bak Fadime Teyze bu çorba, bu kuru fasulye, pilav, bu da elma” diyerek tanımlardım tepsiye sığdırabildiklerimi. O ise dilinden dökülen duaları bitirmeden kayboluverirdim hızlıca, içim yanarak ve veda ederek…

Çok zaman sonra öğrendim benim mahzun, hüzünlü teyzemin güzel gözlerinin neden göremez olduğunu… Analığının kanatları altına alamadığı yavrusunun hapishaneye girmesiyle kabaran geniş yüreğinin dayanamayıp, sürekli çağlayan gözyaşlarının sonunda tükenip, göz pınarlarının kurumasıyla kapanmış gözleri… Yavrusuna ağlamaktan… Evladının üzüntüsünden dünyasını karartan bir annenin, diğer evlatları nasıl olur da onu yalnız ve kimsesiz bırakıp gidebildiler hiç çözemedi kalbim…

Belki de ben onu tanıdıktan sonra daha büyük sorumluklar yüklenmişti omzuma… Ama ömür boyu içimden atamayacağım bir burukluk kalacak yüreğimde… Neden onunla daha çok zaman geçirmedim… Neden girip koluna onu gezdirmedim, neden onu alıp evime getirmedim, neden onu daha çok dinlemedim…

Yıllar sonra duydum ki hayata gözlerini yummuş Fadime Teyzem, göremeyen gözleri tamamen kapanmış yaşamaya… Yine yalnız mıydı acaba, soğuk tek göz odalı evinde, sobasını yakabilmiş miydi acaba, midesine giren sıcak bir tas çorbası var mıydı?  Var mıydı acaba başucunda kimsesi?

Ah Şu Merak

Herkesin hayatında meraklı bir çevre mutlaka vardır, her şeye karışan, her şeyi merak eden ve sürekli konuşan.

Kimi zaman komşu teyzeler, amcalar, kimi zaman en yakın akrabalardan..

Üniversiteye başlarsın, “Ne zaman bitiyor okul?” diye sorarlar. Uzatma ihtimalin varsa, vay haline, bir türlü açıklayamazsın durumu… Bir de okuduğun bölüm tatmin edici olmalıdır onlar için, yani işletme falan okuyorsan “Neyi işleteceksin?” tarzı sorulara katlanman gerekir… Olur da bölümün genetik mühendisliği gibi sıra dışı bir bölümse anlat anlatabilirsen ne iş yapacağını… Ancak ve ancak öğretmenlik ve tıp  okuyorum dediğinde diller kapanır, ama bu sefer de gözler açılır onların yerine.. Öğretmen olacaksan önünde saygı ile eğilirler, tıpsa bölümün hemen şikayetlerini sıralayıverirler. O an bütün hastalıklar ortaya dökülür, hadi evladım topla toplayabilirsen… Mühendislik bile tatmin etmez meraklıları, hatta bazen “Daha fazla puan alamayıp öğretmen olamadın mı?” derler. Anlatmak istersin “Benim zamanımda mühendislik daha yüksek puanlıydı, ben tercih ettim…” Ama fark edersin ki karşındaki sana hala acıyan gözlerle bakıyor. Sorulan bu sorulara yetişebilme ve  ikna etme çabalarının verdiği karın ağrıları eşliğinde üniversiteyi bitirirsin nihayet..

Okul sonrası şöyle bir dinlenip nefes alma şansın yoktur, “Falancanın oğlu, filancanın kızı işsiz kalmış” diye yapıştırırlar üstüne… Zar zor bulup orta karar bir işe başlarsın, önemli olan bir yerden başlamaktır çünkü… Sadece devlet memuru isen dokunulmazlığın vardır, onun dışında bir mesleğin varsa aldığın maaş hep en büyük merak konusudur. Maaşın artıkça, senden bahsedilirken adının önüne konulan olumlu sıfatlar artar. O kadar okumuşsundur, kaç seneni vermişsindir, kafa patlatıp dirsek çürütmüşsündür, maaşın aldığından hep daha fazla olmalıdır bu yüzden, yoksa içlerine dert olur. Kanaatkar olmanın nasihatleri etrafta kol gezer, ama asla yetinmemenin baskısı yapılır üzerine…

Az buçuk kazanıyor, hayata alışmaya ve düzenini oturtmaya çalışıyorsundur, nasip ya hayırlı bir kısmet henüz çıkmamıştır karşına… Ama hep merak edilir ne zaman evleneceğin… Okul bitene kadar hep bir sebebin vardır da, okul bittiği gün, bahanelerinin bittiği en zor andır… Erkeksen şanslısın “Daha önümde askerlik var” dersin de, kızların bu şansı da yoktur. (Tabi askerlikten sonra baskılar en az beş katına çıkar, işte o zaman hiç kurtuluşun yok). Kızlar için ise “Benim yakışıklı oğlum var, bekar…” diyen teyzeler sokakta yolunu keser, parmağında yüzük yoksa her an biri için uygun bir gelin adayısındır… Evlenmek için hep acele ettirilirsin, sanki kendileri erken evlenmiş de ne olmuş bilinmez… Söze geldi mi her şey nasip kısmettir, ama sana geldi mi en hayırlısı hemen evlenmektir… “Anlaşabileceğim uygun insan çıkmadı karşıma.” dersin, ama dinletemezsin…

Sonunda çıkar bir kısmet ve söz, nişan yapılır. Kısa bir nişanlılık, ardından düğün… Sonunda “Meraklı gözler artık üstümden gitmiştir, muratlarına erdiler, kurtuldum.” dersin, ama hiç de öyle değildir durum..

Meraklı çevre çocuk telaşına düşmüştür… “Geç olmadan bir tane al artık” derler. Sormak istersin hangi pazarda satılıyor diye ama terbiyen müsaade etmez. “Çok meraklıysan kendin doğur” dememek için kendini çok zor tutarsın, iyi aile terbiyesi almış olmana işte bir tek burada hayıflanırsın. Sürekli küçük bahanelerle geçiştirmeye çalışırsın. Aslında içinden geçen “ Yapsam sen mi gelip bakacaksın teyze?” demektir ama dilinin ucuna gelir de bir türlü  söyleyemezsin.. Belki çok istiyorum ama olmuyor meraklı teyzecim, belki de hiç istemiyorum. Nedendir bu ısrar bir türlü çözemezsin…

Daha çok yenidir evliliğin, eşini tanımak, birlikte biraz zaman geçirmek istersin… Manevi sürecin yanında, maddi olarak da hazır olmak istersin küçük bir misafiri ömür boyu ağırlayabilmek için… Meraklı baskılara katlanabildiğince katlanıp, duymazlıktan gelmeye çalışırsın bir süre… Sonunda nur topu gibi bir bebeğin olur… Oh dersin artık kimse hayatıma karışamaz… Ta ki “Ee güzel kızım yalnız bırakma bunu, bir tane de buna kardeş al” cümlelerini duyana kadar.

Pıtrak Dikenleri

Dost acı söyler derler, ya dost olmayanların söyledikleri?

Dostun acısına tatlısına katlanır da insan, ya dost olmayanın hissettirdikleri?

Gün gelir yıllardır görmediğin birileri çıkar karşına, hiç ummadığın bir anda.. Hayatının çok kısa bir döneminde tanışmışlığın vardır, arkadaş değil, dost desen hiç değil.. Hatırlamakta zorlanırsın önce, haaa dersin ve hatırlarsın sonra, kısa bir hoşbeşin ardından, hoşça kal kısmına geçmeden, karşındaki “aman içimde kalmasın” heyecanıyla yılların verdiği değişikliği vuruverir yüzüne.. O anda kalakalırsın aslında ve gayri ihtiyari gülümsersin…

Pıtrak dikenleri vardır? Aslında zararsızdırlar. Ama eğer çıplak ayaklarla dolaşıyorsan,  yanlarından geçerken ayaklarına batıp canını yakarlar. Ya da üstüne başına yapışırlar. Bir süre yanında taşırsın, sen onları paçandan ayıklamaya çalışırken biraz elini acıtırlar, hepsi o kadar… Fırlatıp atar ve kurtulursun, ama ne zaman yeniden karşılaşacağını hiçbir zaman bilemezsin. Rahatlatıcı olanı onları ve verdikleri acıyı ömür boyu taşımak zorunda değilsindir yanında..

Bu insanlar da öyledir işte, pıtrak dikenleri gibi… Ansızın girerler hayatına ve sözleri biraz acıtır canını, hepsi o kadar… Sözlerinde vurgulu bir AMA vardır, AMA’ nın öncesi sahip olduklarını, sonrası ise kaybettiklerini niteler. Hayatın sana verdikleri aşikarken, aldıklarını da vurgularlar ki, kendi eksiklerini örtbas etsinler… Söylenenlerden ve bakışlarından hissedersin söyleyemediklerini… Doğrudur belki de, görüşülmeyen uzun yıllar insanın hayatına neler getirip, neler götürüyor, bilinmez… Ama kısa bir an da olsa acıtır canını ve donakalırsın öyle cümleler duyduğunda… O anda fark edersin aslında onun da ne kadar yıpranmış olduğunu ama söyleme gereksizliğini aklından bile geçirmezsin. Geçen yılların söyleyenin üzerinde etkisi de o kadar ortadayken, dilin alışkın değilse batmaya, içine batırırsın dikenini karşındakine değil..

Önce kızarsın, anlayamazsın ama sonra acırsın o kişiye.. Cümlesini tartamayacak kadar hoyrat ve eksikliğini AMA’ lar ardına gizleyecek kadar dertli.. Düşünürsün, senin fazladan aldığın kilolar miktarınca mutluluk girmiştir hayatına, yüzünde oluşan izlerin sayısınca güzel gün  eklenmiştir yaşantına.. Ne kadar yıprattıysa seni yıllar, bir o kadar da huzur katmıştır ve aslında “değer” dersin, nelere sahip olmuşum, bütün sonuçlara değer..  Oysaki karşındaki için bir dertleşmedir… Bunun farkına vardığında o kişi için sevinirsin, sen çok şeye sahipken, belki biraz olsun içini dökebilmesine vesile olabilmişsindir AMA’ larının ardında..

Pıtrak dikenleri çoktur etrafta.. Ne onları ne de hissettirdikleri olumsuz duyguları yanımızda taşımanın faydası var.. Üzerine yapıştığını fark ettiğin anda, fırlatıp atmak lazım hayatından..


Yepyeni Bir Yıl

Yepyeni bir yıl başlıyor, taptaze..

Fırından yeni çıkmış, hiç bölünmemiş sıcacık bir ekmek gibi.. Dokununca elin yanıyor, ama yemek için sabırsızlanıyorsun.. İstediğin gibi bölebilirsin, ister bir bıçakla ince dilimler halinde, ister ellerinle büyük parçalar şeklinde.. İstediğin gibi yiyebilirsin ister yemeğin suyuna doğrayıp, ister tek başına..

Dilimlenmemiş koca bir tepsi damla çikolatalı kek gibi.. Mis kokulu.. Yanında bir fincan kahve ya da az şekerli açık bir çay ile tadabilirsin, istersen en sevdiğin misafirinle birlikte..

Yepyeni bir yıl başlıyor, tertemiz..

Henüz okunmamış bir kitap gibi.. Roman tadında, kalın ama sürükleyici… İster geceleri birer sayfa okuyabilirsin, istersen bir çırpıda bitiriverirsin..

Hiç yazılmamış yeni bir defter gibi.. Çizgili ya da kareli.. Büyük ve küçük sesli uyumuna uymak zorunda olmadığın, kafiye gerektirmeyen,  kendince ve gönlünce yazabileceğin.

Hiç binilmemiş bir araba gibi, en son model, sıfır kilometre, bütün ayarları tam.. Lastikler pırıl pırıl, koltuklar da öylesine.. İstikamet sana bağlı, istediğin yere gidebilirsin ve istediğin hızla.

Yepyeni bir yıl başlıyor, capcanlı..

Karlarla kaplı hiç yürünmemiş geniş bir bahçe gibi… Hiç ayak izi yok, bembeyaz.. Yolu çizecek olan sensin… Bu zevk senin, adımların belirleyecek yolları.. İster hızlıca geçer gidersin, istersen daha güçlü basarsın ki yolu olmayanlar arkandan gelebilsin..

Hiç izlenmemiş bir film gibi.. Heyecanlı.. Henüz çekilmemiş aynı zamanda.. Yönetmeni sen, başrollerde sen, replikler senin dilinden, senaryo seçimi sana ait, kostümler senin istediklerin,  figüranlarını kendin seçebileceğin.. Aksiyon, romantik komedi, macera.. Seçim senin.. Bu filmin adını bir tek kendin koyabilirsin..

Hazine

Hiç sordunuz mu kendinize zengin miyim, fakir miyim diye? Sormuyoruz çünkü hep fakir, hep muhtaç, hep eksiğiz… Hep sahip olamadıklarımızı görüyor, en büyük hazinemizin farkında bile olmadan yaşıyoruz, daha da doğrusu yaşamaya çalışıyoruz.

Oysaki en büyük servete sahibiz… Hem de “çaldırma tehlikemizin olmadığı tek servetimiz; kendimiz..”

Başkası tarafından çalınma tehdidi yok evet, ama kendimiz için en büyük tehlike yine kendimiz… Her günün koşuşturmacasına mahkum ediyor ve yoruyor, bıktırıyoruz kendimizi yaşamaktan.. Bir derin nefes almayı çok görüp, hep bir yerlere yetiştirmeye mecbur ediyor, o işin arkasından, bu işin önünden derken ayaklarımız birbirine dolanıyor ve yığılıp kalıyoruz bir köşede.

Çalıyoruz kendimizi kendimizden.. Bitmek bilmeyen bir maraton sanki hayatımız.. Hep koşuyor, hep bir şeylere ulaşmaya çalışıyoruz.. Her biten günün ardından, bir yaprağı daha kopartılan takvimler gibi eksiliyoruz.. Oysa hayatın güzellikleri şu anda ve kendimizde gizli.. Biraz durup dinlenip, ışıkları söndürebilmeli ve bütün bitmez işlere birer virgül koyup, ayaklarımızı uzatabilmeli… Tembellik değil kastettiğim, bencillik hiç değil… Tam tersine daha verimli, daha mutlu olabilmek ve etrafımıza daha çok enerji yayabilmek için… Artık dünya o kadar gürültülü ve etrafta o kadar çok ışık var ki, daha fazla sese ve daha çok ışığa ihtiyacımız yok… Aksine sessizlik ve karanlıkta parlayan umudumuzu, hayallerimizi ve kendimizi bulma zamanı…

Hayat içinde biz olduğumuz için hayat.. Kendinizi hayatınızdan çekip aldığınızı hayal edin…  Adınıza okunan bir sela, adınıza yazılmış bir mezar taşı ve ardınızdan dökülen gözyaşları… O zaman elde ne kalıyor ki? Sizin içinde olmadığınız bir hayat, başkalarının hayatı.. Başkalarının hayatları biz bu diyardan çekip gittiğimizde zaten yaşanacak. Henüz sağ ve sağlıklı iken, bu dünyadan alacak nefesimiz, içecek suyumuz var iken hala, sahip çıkmalı en kıymetli hazinemize, sahip çıkmalı kendimize, kendimizi kaybetmeden önce..

Esperenza

Şili’de metrelerce yerin altında iki aydan fazla kalan 33 madencinin hikayesini hatırlar mısınız? Bütün gazeteler manşetlerde yazdı, bütün kanallarda naklen dinledik…

“33 işçi, 5 Ağustos’ta San Jose altın ve bakır madeninde gerçekleşen göçüğün ardından, oturma odası büyüklüğündeki bir sığınakta mahsur kaldı. 22 Ağustos’ta öldükleri sanılırken, madene inen bir matkap ucuna “Yaşıyoruz ve kurtarılmayı bekliyoruz” notu iliştirince yaşadıkları anlaşıldı. Madencilere o tarihten bu yana açılan 6 ayrı 15 cm’lik delikten yiyecek, içecek ve oksijen gönderiliyor. Madenciler yerin altında geçirdikleri 2 aydan fazla süre boyunca çıkış kapsülüne sığabilmek için diyet ve egzersiz yaptı.

Madencileri yaklaşık 70 santimetre genişliğindeki tünelden dışarı çıkarmak için özel olarak Amerikalı bir teknisyen tarafından tasarlanan, 4 milimetre kalınlığındaki çelik kapsül, 2,5 metre uzunluğunda ve 54 santimetre çapında. 250 kilogram ağırlığındaki kurtarma kapsülünde, 3 saat süreyle yetecek oksijen ve acil durum çıkışının yanı sıra ses ve görüntü sistemi de bulunuyor.”

Madencilerin yeraltında oldukları süre boyunca kendilerine sayısız hediye ve iş teklifi gönderildiğini duymak beni öyle çok mutlu etmişti ki, derin bir  oh çekmiştim içimden bu işi tekrar yapmak zorunda kalmayacaklar diye.

İki aydan daha uzun zaman sonra müthiş bir operasyonla kurtulan bu madencilerden kimisi çıkar çıkmaz sevdiğine evlenme teklif etmiş, kimisi de ailesine sımsıkı sarılmıştı kameraların önünde… Madencilerden birinin yeni doğan bebeğine UMUT anlamına gelen ESPERENZA ismini koyması ise yüreğimde fırtınalar estirdi. Esperenza, ne kadar da güzel bir isim… Umut olmasa kim dayanabilir, metrelerce yerin altında…

Kurtarılma sonrasında yaptıkları açıklamada “Hepimiz çalışmaya devam edeceğiz, madenci yüreği işte böyle bir şey.” demeleri beni hayretler içinde bıraktı. Biz ki arızalanan asansörde on dakika mahsur kalsak, asansör fobisine kavuşur, bir daha binmemek için taklalar atarız. Bindiğimiz uçak hava şartlarından dolayı bir saat fazladan havada kalsa, artık uçağa binmemeye ne yeminler ederiz. İtiraf ediyorum ben böylesi bir maden kazasından sağ kurtulsam, sanırım bir madenin yakınından bile geçmezdim.

Umut bu insanları öylesine birbirine bağlamış ki… Acaba bu yürekliliğin sebebi  umutla bağlanan kader ortaklığı mı, yoksa yaşadıklarının sebepsiz olmadığını düşünmeleri mi?


Sözlerimi Geri Alamam

“Sözlerimi geri alamam

Yazdığımı yeniden yazamam,

Çaldığımı baştan çalamam,

Bir daha geri dönemem.

Akıyorsa gözyaşım kurumasın,

Coşup seven gönlümse durmasın,

Dost bildik anılarım çağırmasın,

Bir daha geri dönemem.

Hiç bi kere hayat bayram olmadı ya da

Her nefes alışımız bayramdı.

Bir umuttu yaşatan insanı.

Aldım elime sazımı.”

Hayatta gidiş dönüş biletleri yoktur hiçbir zaman. Zaman bir daha yaşanmamak ve geriye dönememek üzere kayıp gider avucumuzdan.. Hayat hep tek yönlüdür, tek gidiş olan, aynı yoldan bir daha asla geçemeyeceğiniz bir seyahattir. İster yarin kollarına, ister baba ocağına, ister dost sofrasına çıkıyor olsun yollarımız.. Bir geçtiğimiz yoldan bir daha dönememek üzere geçeriz.

Söylenen sözler bir daha silinmemek üzere çıkmıştır dudaklarımızdan.. İster kötü söylemiş olalım ister iyi, ister anlamlı ister anlamsız. Kurduğumuz cümleler de asla söylenmemiş olamayacaklar.. Sözlerimizi geri alamayacağımızı bile bile neden hala cümle kurmakta bu denli hoyrat ve acımasız oluşumuz?

Her nefes alışımızı bayram kabul etmeli belki de, Bulutsuzluk Özlemi’nin şarkısında söylediği gibi.. Güzel sözlerimizi  düğünlere bayramlara saklamak yerine bal damlamalı dudaklarımızdan, güzel sözlerce cömert olmalı dilimiz, olumsuz cümlelere bırakmalı cimriliğimizi ve geri almak isteyeceğimiz cümleleri hiçbir zaman kurmamalı.. Çünkü belki de mutlu olmak ve mutlu etmek üzere beklediğimiz bayramlar hiçbir zaman gelmeyecek.. Dilimizle yaraladığımız kalpler, özürlerimizle bile tamir olamayacak..


Sağlıklı Gülüşler

Hayatımız ağzımızdaki dişlere benzer çoğu zaman.. Nasıl dişlerimize ne kadar iyi bakarsak o kadar rahat gülümsüyorsak, hayatımıza da gösterdiğimiz özen ölçüsünde mutlu oluruz.  Özensiz davrandığımız zaman çürükler oluşur dişlerimizin üzerinde, hayatımızın da ihmal ettiğimiz tarafları çürüyerek kendini hatırlatır bizlere.

Çürükler artıp da ağrılara sebep olduğunda bu çürükler temizlenmeli ve dolgu ya da kanal tedavisi yapılmalıdır. Hayatımızda da çürüyen taraflar ağrı ve sıkıntı yaratır bizler için.. Kimi zaman ihmalimizle kimi zaman da yapısal olarak çürükler artar. Çoğu zaman farkında bile olmadan günler aylar geçer. Hafif sızılar dayanılmaz hale gelmiştir ve çekilmez olmuştur hayat.. Çürüklerden temizlenen dişler gibi,  hayatımızın çürüyen ve artık bize sıkıntı veren kısımlarını atma zamanı gelmiştir hayatımızdan..

Artık keyif almadığımız işimiz hayatımızın çürüyen bir tarafıdır, eğer o çürüğü temizlemezsek diğer dişlerin de çürümesi gibi, hayatımızın diğer tarafları da zarar görmeye başlar.

Ne zaman ki bir sızı hissetseniz hayatınızda bilin ki ya çekilecek dişiniz, yani hayatınızdan söküp atacaklarınız vardır.. Ya da küçük bir dolguyla, yani yeni kararlarla yeni baştan başlamak gerekecektir… Sızlayan yerleri sonradan da olsa doldurabilmeliyiz yeni güzelliklerle..

Belki de artık hissizleşmiştir kalbinizin bir tarafı, çürüklerle dolmuştur ama bir türlü kendinizden uzaklaştırmaya cesaret edememişsinizdir. Yani çoktan bitirmeniz gereken bir ilişkiniz vardır her gün sizi mutsuz eden..  Artık içini boşaltıp kanal tedavisi yapma zamanı gelmiştir, yeni ilişkilere merhaba demek üzere…

Çekilen dişler, yapılan dolgular ve kanal tedavileri.. işte tertemiz ve sağlıklı dişler.. Hayatımızda da tedavilere ihtiyaç duyarız kimi zaman.. Eğer çürüyen ve bize sıkıntı haline gelen taraflar varsa hemen temizlemeli hayatımızdan bu çürükleri, koca bir dişin çekilmesi anlamına bile geliyor olsa yine de korkmamalı. Çünkü sonunda rahatça gülümseyecebileğimiz, nefes alabileceğimiz yepyeni bir hayat bizi bekliyor olacak..

 

İnci Taneleri

İstiridyeleri bilir misiniz? Ya içinde büyüttükleri kıymetli incileri?

İnci taneleri istiridye kabuklarının içinde oluşur. Bu oluşum istiridyenin çetin bir hastalığa karşı kendini korumak amacıyla verdiği tepki sonucu gerçekleşir.

İstiridyeler kabuklarını araladıklarında içlerine kum, kurt gibi zararlı yabancı maddeler dolar. Bu maddeler onlar için bir hastalıktır ve kendilerini korumak amacıyla hemen salgısı olan sedefi salarlar. Yabancı cisimleri sedefle kaplayarak zararsız hale getirirler. Birkaç yıl içerisinde bu sedefle kapladıkları pislikler, parıldayan inci tanesini meydana getirir.

Karşımıza çıkan her olumsuzluktan şikayet edip, yorulan ve pes eden bizlerin bu kabuklu okyanus canlılarından öğrenmemiz gerekenler yok mu? Her engel bir basamak, her olumsuzluk sonrası için bir fırsatken, sürekli ah vah edip, kendimizi çıkmazlara sürüklemek nafile. Kopardığımız feryatlar hiçbir soruna çözüm olmadığı gibi yeni sorunları da beraberinde getiriyor.

Bizim de kıymetli bir sedefimiz var aslında, o da bakış açımız. Kabuklarımız arasına sızan kötü olaylar, zor engeller, arkamızdan atıp tutan kötü insanlar, kötü hatıralar… Kötü olan, bizi üzen her şey, biz onlara izin verdiğimiz için hayatımızdalar. Bakış açımızla bütün olumsuzlukları sarıp sarmalayıp fırsata dönüştürmek ve incilerimizi oluşturmak elimizde.. Bakış açımız her olumsuzluğa çare.

Ömrümün dört senesinin her sabahını çok yoğun ve stresli bir işe gitmek için harcadım. İçinde yaşadığım o süre için bu duruma katlanmak oldukça zordu benim için. Ama sabretmem gerektiği için dayandım. Çünkü kolay iş yoktu ve benim de orada olmamın mutlaka bir sebebi vardı. Bu uzun zaman sonunda gördüm ki sıkıntılar benim birer incim olmuş, sabretmeyi öğrenmişim. Artık küçük zorluklarla yıkılmamayı öğrenmişim.

Şimdi var mısınız, birer istiridye olabilmeye? Dünyamıza giren her olumsuzluk birer inci adayı.. Karşılaştığımız her olumsuzluğa meydan okuyup, bakış açımızla onları zararsız hale getirip, fırsat incileri oluşturmaya var mısınız? Yaşadığımız olumsuzlukların bir sonraki güzel günlerin habercisi olduğunu düşününce eksiliyor sıkıntılar. Ne kadar çok zorluk yaşarsanız, küçük mutluluklar o kadar çok mutlu ediyor sizi ve yıkılmıyorsunuz en ufak sıkıntıyla. Her soğuk ve karanlık gecenin ardından mutlaka güneş doğuyor. Zorlukların bizi yıkılmaz yapması yanımıza kar kalıyor.. Ne kadar çok engel görürseniz hayatta, mutluluklarınızın önüne o kadar az duvar örüyorsunuz. Yeter ki hayata bakışınızı değiştirin.

Sıkıntıları sedef bakış açılarımızla kapladığımız nice inci tanelerine dönüştürebilmek ümidiyle..

 

Şikayetçiyiz

Arabam yok sürekli yürümekten şikâyetçiyim.

Ayaklarım felçli, yürüyememekten şikâyetçiyim.

Yarın pazartesi iş var, işe gitmekten ve çalışmaktan şikâyetçiyim.

Yarın pazartesi, gidecek bir işim yok, işsizlikten ve çalışamamaktan şikâyetçiyim.

Evliyim, çok sıkıldım bu adamdan, evlilikten şikâyetçiyim.

Bekârım, çok yalnızım, evlenememekten şikâyetçiyim.

Karnım çok doydu,  yine çok yedim, bu kiloları verememekten şikâyetçiyim.

Karnım çok aç, yine yemeğim yok, bir lokma ekmek bulamamaktan şikâyetçiyim.

Evim çok dar, 2 oda 1 salon sığamıyoruz çocuklarla, evimin küçüklüğünden şikâyetçiyim.

Evsizim, sokaktayım, bir göz odaya razıyım, evsizlikten şikâyetçiyim.

Hepimiz şikâyetçiyiz, her şeyden ama her şeyden… Sahip olsak da şikâyet ediyoruz, sahip olamasak da… O halde ne önemi kaldı sahip olduklarımızın?

Hayat nasıl bir tezatlarla dolu ki, her anımız şikâyetlerle dolu… Şikâyet yani bulunduğu halden hoşnutsuzluk durumu. Ne varlıkla yetiniyor, ne sahip olduklarımıza seviniyoruz. Hep bir eksiğimiz, olamadığımız ya da yapamadıklarımız çıkıyor karşımıza…

Hep daha güzel olmalıydık, daha uzun boylu, daha ince…

Hep daha yeni ayakkabılarımız olmalı, daha parlak bileziklerimiz…

Bugün vitrinde gördüklerimiz, hep dün aldıklarımızdan daha güzel…

Aldığımız mavi elbisenin sarısı her zaman daha güzel duruyor o tanımadığımız kadının üstünde, biz de o renkten almalıydık.

Artık yüz metrekareye bile sığamayan yaşamlarımız, yüz seksen metrekarelerden de taşar oldu. Eskiden büyükbaba, büyükannelerle kalabalıklaşan çok çocuklu dar evlere nice büyük mutluluklar sığarken, şimdi gittikçe çekirdekleşen halimizle büyük evlerde, küçük mutlulukları bile arar olduk…

Büyüdükçe büyüyor ihtiyaçlar, maaşlar artıyor ama huzur eksiliyor hayatımızdan… Daha fazla kazanmak için daha çok çalışıyor, çalışmaktan kalan dar zamanlarda da maddiyatla yorduğumuz, kırık dökük hayatımızı ayağa kaldırmaya çalışıyoruz.  Pahalı doktorlara gidiyor, bir kuru kahve falına tonlarca para veriyoruz ama nafile, gelmiyor yaşanan zamanlar geri…

Hep şikâyet ediyoruz, sahip olsak da olamasak da, o halde ne farkı kaldı varlığın yokluktan?

Sahip olduklarımız bize ebediyen ait değil ki, neden şikâyetlerimizle daha da eksiltiyoruz kendimizi?

 

Ev Hanımı Olmak Neden Daha Zordur

Ev hanımı iseniz yağmurun rahmeti bile, “zahmet” olarak yağar omuzlarınıza…

Ev hanımlığı en zor meslek.. Bu mesleğin yeterliliği için üniversite okumak gerekmiyor ya da kurs katılım belgesine ihtiyaç yok. İşte belki de bu yüzden ev hanımlığı daha zor ve ev hanımları daha zeki olmak zorunda.

Size hiçbir yerde öğretilmiyor, ev hanımlığı nasıl yapılır diye. Nasıl güzel yemek yapılır, temizlik nasıl yetiştirilir, nasıl misafir ağırlanır, nasıl sabırlı olunur, bir, iki hatta bazen üç çocukla birlikte nasıl gün akşam olur?

Çalışan bir kadınsanız yapmadığınız ya da yapmak istemediğiniz her şey yapamadıklarınız olarak silinip gidiyor. Neden camların kirli? Çünkü çalışıyorum. Perdelerin tozdan kararmış, ee ama vaktim yok. Ev hanımı iseniz bunlar ve çok daha fazlası beceremedikleriniz hanesine büyük harflerle yazılıyor. Zaten evdesiniz nasıl olur da camlarınızda yağan yağmurun izleri olur. Gelen misafirinizin camlarınıza imalı bakışlarından anlarsınız ki meraklı  gözler yağan yağmurun rahmetinin yanında zahmetini de indirivermiştir omzunuza.

Çalışan bir hanımsanız tek çeşit yemekle de geçer öğün, zaten akşamın o saatinde ancak kolay yemekler yapılır. Kalkıp da nasıl yapılır akşam karanlığında yaprak sarması? Kim uğraşır o saatlerde köftelerle, “ayaklarım zaten köfte gibi oldu” diyen hanımlar, başka köfte değil yapmak görmek bile istemezler. Ha karşı komşu, koca bir tabak köfte getirse kimse hayır demez ayrı konu. Şayet ev hanımı iseniz salatasından tatlısına kadar eksiksiz bir sofra hazırlamak zorunda hissedersiniz kendinizi. Hele bir de eşiniz bugün yediğini bir daha yemeyenlerden, “ısıtılmış yemeği hayatta yemem” diyen çok düşünceli nadide eşlerdense mesainiz buzdolabının önünde başlar, ocağının önünde son bulur. Öyle menemenler de yemekten sayılmaz, kızartma mı o da ne? Çalışan hanımların ana yemeğini oluşturan tarifler ev hanımları için garnitür ya da meze olarak kalır, her ne kadar kendileri öyle düşünmeseler de eşleri bu eşsiz yemekleri “onla karın mı doyar” diyerek ellerinin ve dillerinin tersiyle itiverirler.. Eşlerinin kalplerini kırdıklarının farkında bile olmadan.

Bu arada ev hanımlarının öyle çalışan hanımlar gibi kalplerinin kırılmaya, morallerinin bozulmaya hakları yoktur. Motivasyon kelimesi iş yerinin koridorlarında yankılanır sadece, evlere hiiiç uğramaz. Hele ilgi istemek, konuşmaya, sohbete ihtiyaç duymak işten bile değildir. “Aman canım sen de akşama kadar evin içindesin, yemeğini yap otur, canını sıkacak birşey mi var”. “Elin adamından laf mı duyuyorsun benim gibi, ağız kokusu mu çekiyorsun”.. Tam da kendinizi iyi hissetmediğiniz bir günün akşamında “Benim de bugün pek keyfim yok hayatım” demek üzere açtığınız  ağzınız bu şen cümlelerle kapanıverir ki farkında bile olmazsınız ne günün yorgunluğunun, ne de kalp ağrınızın.. Çalışan bir hanımsanız zaten işiniz çok yoğun ve yorucu geçmiştir, kimsenin afrasını tafrasını çekemezsiniz, dönüverirsiniz sırtınızı ve kolayca küsersiniz. “Bu günlerde çok alıngan” olmaya hep hazırsınızdır.

Ağrı demişken, öyle hasta olmak da yoktur ev hanımlarının kitabında.. zaten fırsat da yoktur. Zaten bu yüzdendir ki hastaneler hanımlarla dolar taşar.. Hafif ağrılarla kendini gösteren ağrılar, çok işim var bahanesiyle ertelenir, ertelendikçe büyür. Büyüdükçe ağrılar çekilmez olur, ne zamanki ev hanımı ayağa kalkamaz olur işte o zaman bir doktora gitme  hakkı doğmuştur. Çünkü kaçınılmaz olmuştur. Çalışan hanım en küçük rahatsızlığında işinden izin alıp, muayenesini olur. Tedavisini de ihmal etmez.

İki grubun da istisnası olur. Eşi ev hanımı olup da el üstünde tutan, emeğine saygı duyan, hatta ona kalbiyle ve gücüyle yardımcı olup kadir kıymet bilen saygıdeğer beyefendileri tenzih ve takdir edip, bu gruba girmeyenlerin de acil şifasını dilemek lazım.

Çalışan hanım olmak da hiç kolay değil, gün boyunca ayakkabılar içinde şişen ayaklarınızı akşamları dinlendirme fırsatınız bile olmaz. Eve gelirken ne yemek yapsam diye kara kara düşünürken hatırlı bir komşunuz bir tas sıcak çorba getirse dünyalar sizin olur. Çalışan hanım olmak zordur evet, ama herkes zorluğunun farkındadır. Eşler, komşular, misafirler.. herkes..

Bunca satırda uzayan  lafın kısası;  basit ve hor görülmesi ev hanımlığını çalışan hanım olmaktan daha zor kılıyor..